Nietzsche Tragedyanın Doğuşunda Ne Demek İstiyor?

Güncelleme tarihi: 28 Haz

Bu yazı Nietzsche'nin Tragedyanın Doğuşu kitabının Ahmet İnam tarafından okunarak yorumlanması videoları takip edilirken kaleme alındı. Yorum olarak yazdığım kısa yazıları gözden geçirip yayınlamak istedim. Yazının devamına şuradan ulaşılabilir: https://www.okundugugibi.com/post/nietzsche-tragedyanın-doğuşunda-ne-demek-i̇stiyor-bölüm-2


Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu metninin okumaları

"....yaşamın tümü görünüşe, sanata, yanılsamaya, optiğe, perspektifsel olanın ve yanılgının zorunluluğuna dayanır. Hıristiyanlık, başından beri, özünde ve temelinde, yaşamın yaşamdan duyduğu tiksinti ve bıkkınlıktı; bir "başka" ya da "daha iyi" yaşama duyulan inanç altında yalnızca örtüyor, yalnızca gizliyor, yalnızca süslüyordu kendini. "Dünya"dan nefret etme, duygulanımları lanetleme, güzellikten ve tensellikten duyulan korku, bu dünyaya daha iyi kara çalmak için uydurulmuş bir öbür dünya, aslında hiçliğe, sona, kalıbı dinlendirmeye yönelik..."

Sayfa 10


*********************

Kim bu yaşayanlar? Yaşantı/yaşam hakkında atıp tutuyoruz da "yaşayan" kim? Adına hristiyanlık demeyelim de insanlara bir düzen öneren her hangi bir sistem diyelim, insanların nasıl yaşamaları gerektiğine dair yol gösterici diyelim (din neden var, din neden gerekli sorusu ve tartışmasını da akıl da tutarak) Yani adına ne dersek diyelim bir öneri var ortada. Hristiyanlık gelmeden önce insanlar çok mu mutlu idi? İnsanlar sanat içinde mi yaşıyorlardı? Tüm insanlar Diyonissos'un keyfine mi dalmışlardı? Sanki kendi kendimize aslında var olmayan bir kurgu yaratıyoruz sonra da bu kurgunun peşinden gidiyoruz gibi. Hrisitiyanlığa atıp tutmak kolay. Din, bir arada yaşayabilmek için formüller arayan insanın icadı değil midir?


Sanki her şey güllük gülüstanlıktı da dinler geldi bunu bozdu gibi sakat bir anlayış çok yanlış. İster hristiyanlığın ahlakı olsun ister başka bir şeyin. Bir şekilde bunlar sayesinde birbirimizi yemeden bir arada yaşayabiliyoruz. İstersen şu şekilde eleştirebilirsin "insan neden böyle, insan neden kötü, insan neden cani, insan neden zayıf olanı ezmekten çekinmiyor" vb. Bu eleştiri ne kadar anlamlı? Öyleyiz ve değiştiremiyoruz. Lanet olsun ki insan evrimleşirken bu özelliklere sahip olanlar hayatta kalabilmiş. Şimdi ne yapmışız, zayıf olanlar, ezilenler, hayata tutunmaya çalışanlar ne yapmışlar? Bu böyle gitmez, eğer bazı kuralar koymazsak bizler boktan bir hayatın içine doğmuş olanlar, yok olup gideceğiz. Bir şekilde bu kötüleri dizginleyecek bir şeylere ihtiyacımız var.


Nedir yani, adına hristiyanlık diyelim, islamiyet diyelim, hukuk diyelim... ne dersek diyelim. Bunlar olmasaydı cennetde mi yaşayacaktık? Sen de çok iyi biliyorsun ki bu ve benzeri kuralları icat etmemiş olsak bugünleri göremezdik. İçgüdüleri ile yaşayan bir insanlığın nereye gideceğini düşünüyorsun? Kültürü yaratabilen bir türüz, medeniyete ihtiyaç duyan bir türüz. Acı ama gerçek bizler böyleyiz.


*************

"... Ahlakın kendisi – nasıl? Ahlak "yaşamın olumsuzlanması isteği", gizli bir yok etme içgüdüsü, bir bozulma, küçültme, kara çalma ilkesi, sonun başlangıcı olmamalı mıydı?..."

Sayfa 10


*******

Az önce bir arada yaşayabilmek için kurallara ihtiyaç duyduğumuzu söylemiştim. Tabi bu kuralların içeriğinin ne olacağı da bize bağlı. Neden kuralları belirlerken böylesini katı olduk? Sanırım öylesine acılar çektik ki yüzyıllarca, öylesine korktuk ki ölmekten, tecavüze uğramaktan, malımızın çalınmasından bir şekilde bunları durdurmaya çalıştık.


Şuna kesinlikle karşı çıkıyorum, insanlar mutlu ve mesut değillerdi, sanki semavi dinlerden önce yani bizler paganken çok iyi yaşıyorduk gibi bir yanlış anlama var? Ya da ben böyle zannedildiğini zannediyorum. Eğer böyle bir ima yoksa şu anda yazdıklarım boş ama ben doğru anladığımı düşünüyorum. Nietszche hristiyanlık öncesine, Diyonisos'a methiyeler düzerken her halde başka türlüsünü kast etmiyordur diye düşünüyorum.


Fizikteki etki tepki yasasını bu ahlak konusuna yansıtabiliriz. O kadar zor, korkutucu, acı bir hayatımız vardı ki bunun bertaraf edebilmek için aynı sertlikte karşı kurallar getirmek zorunda kaldık. Özellikle kadınlar konusunda. Sanırım en büyük acıyı da onlar çekiyordu. Erkek güçlü, kuvvetli, savaşçı, vahşi, kadın ise narin, zayıf, uysal. Fakat ne tüm erkekler yukarıdaki tarife tam olarak uyuyordu ne de tüm kadınlar. Bazı erkekler de savaşçı değildi, vahşi değildi, kuvvetli değildi. Ama onun da eşi vardı. Beri ki erkek bu ikinci erkeğin karısına göz koyduğunda ne yapacaktı. Savaşsa yeniliyor, dövüşse öldürülüyor... kadın ise tecavüze uğramaya açık, kaçırılabilir, öldürülebilir çocuklarından, evinden her an koparılabilirdi. Bu durum mutlaka yaşanmış olmalı. 10 emiri hatırlayın, öldürme, çalma, zina yapma vs...


Nietszche bu yazdıklarımı bilmiyor mu? O da farkında ama o ne istiyor? İnsanlar sanatla meşgul olsun, insanlar gelişsin, "über" olsun. Yoooo, öyle değiliz. Kötüyüz, vahşiyiz... Ne olacak şimdi? Güdülere kaldıysa işimiz, devam edemeyeceğiz. Güdülerimiz bencil, onu dizginleyecek bir şeyler icat etmek zorundayız. Aslında evrimsel olarak en uygun olanın hayatta kalması ilkesi gereği dini icat ederek yolumuza devam edebilmişiz. Ahlak bu şekilde yorumlanmayabilir miydi? Hayır, olamazdı. Aynı derecede sert bir karşı önlem olarak ortaya çıktı ahlak (din).


Şimdilerde artık medeni kanunlara evrilmiş durumdayız. Bu da bir gelişmedir. Logos evresinin içindeyiz ve bu da bir başka şeye evrilecek. Belki 300 yıl sürecek belki bin yıl ama evrilmeye devam edeceğiz. Bundan bin yıl sonra bambaşka ahlak kuralları ile yolumuza devam edeceğiz. Ama bu günlerde bunları yaşamak zorundayız.


**********

“Nihayet, bir gün eline düştüğünde sormuş Silenos'a kral, insanlar için en iyi ve en mükemmel şeyin ne olduğunu. Kaskatı ve kıpırtısız durarak susmuş daymon, kral tarafından zorlanıncaya kadar; sonunda kulakları çınlatan bir kahkahayla birlikte şu sözler dökülmüş ağzından: "Zavallı, bir günlük ömürlü tür, rastlantının ve kederin çocukları, duymamanın senin için en hayırlısı olduğu şeyi söylemeye niye zorlarsın beni? En iyi şey senin için tamamen ulaşılmazdır: doğmamış olmak, var olmamak, hiç olmak. En iyi ikinci şey ise senin içindir – en kısa zamanda ölmek.”

Sayfa 19


**********

Yunan halk bilgeliğinin temsilcisi olarak seçilen Dionysos'un eşlikçisi Silenos kimdir? Satirlerin en yaşlısı ve sürekli sarhoş olan. Halkın bilgeliğinin sözcüsünün neden sarhoş bir satir olduğunu sorgulamayalım mı? Kralın akıl danıştığı bilge kişi kim? Akıl almak durumda olduğumuz bir kişi sürekli sarhoş gezen bir kişi olması bize ne gösteriyor? Bu bilge bize ne diyor? "Aslında hiç doğmasan daha iyiydi, madem doğdun o zaman bir önce öl." Neden böyle bir tavsiye verir bir bilge hem de kendisi de ayık olarak yaşayamayan bir bilge. Çünkü yaşamak zor, çünkü yaşamla baş etmek zor. Çünkü bir yandan güdülerimizle baş ederken bir yandan bir toplumun üyesi olmak zor. Hem çevrende sevişmek istediğin güzel kadınlar olacak hem de eğer sevişmek için harekete geçersen rededileceksin. Bu çelişkili durumdan nasıl kurtulacaksın. Hem çalışmadan para kazanmak isteyeceksin hem de hayatta kalmak için sabahtan akşama kadar çalışmak zorunda kalacaksın.


Güdülerini susturmak medeni olmanın ön koşulu. Peki medeni olmak zorunda mıyız? Aslında güdülerinden vazgeçmek bir çeşit ölüm değil mi zaten. Yapmak isteyip de yapamadan tükettiğimiz ömür. "İntihar etmeyeceksek içelim o zaman" diyen yazarın sözü gibi. Silenos intihar etmemek için içmeyi seçmiş ve diğerlerine de onu tavsiye ediyor. Ya Dionysos gibi yaşa toplum dışı ol ya da topluluk için de bir ölü gibi. Hayatta kalabilmenin başka yolu yok.


***********

Eğer Midas insanlar için en iyi ve en mükemmel şeyin ne olduğunu Dionysos'un eşlikçisine değil de bir başka tanrısal varlığa sorsaydı ne cevap alırdı? Diyelim direkt Zeus'a sorsaydı, yada bir başka tanrıya yada eşlikçisine. İlla ki cevapları Silenos gibi olmayacaktı değil mi? Sen git, "acı dünya" içinde zevk düşkünü olan yaratığa sor bu soruyu. Ne bekliyordun ki? Silenos da biliyor acı gerçeği, gününü gün et yaşa dese gerçekci değil, otur oturduğun yerde kurtlanma dese kendisi ile çelişecek. Bu yüzden keşke hiç dünyaya gelmeseydin demekten başka çaresi yok. Yani dürtülerimiz ile içinde bulunduğumuz dünya birbirine tezat oluşturuyor. Hayatta kalabilmemiz için dürtülerimizi dizginlemek zorundayız.


Ayrıca zevki peşkeş çekenine bu soruyu özellikle soruyor Midas. Onu zor durumda bırakmak istiyor. Sen bana kendinden geçmelerden bahsediyorsun, zevkten, şehvetten, seksten bahsediyorsun ama bununla da karın doymuyor. Sanki mükemmelmiş gibi duruyor ama değil. Söyle bana zevk peşinde koşmaktan bahsederken acaba özünle sözün bir mi diyor. Silenos neden ye, iç, şarkı söyle, dans et, gez, toz, alemler yap diyemiyor? Diyemez çünkü gerçekci değil. Çünkü insan için en mükemmel, en iyi olan şey bunlar değil. Ama tabi olduğu (be subject to) tanrı Dionysos alemci. Ne olacak şimdi? Riyakar, yalancı durumuna düşmemek için kestirip atıyor. "Ulan neyine senin yaşamak, keşke ölsen" diyor. (bkz: Nur Yerlitaş / İlber Ortaylı )


************

"Burada, en büyük istenç tehlikesinde, kurtarıcı, şifa bilgisine sahip büyücü olarak yaklaşır sanat; yalnızca o kırabilir, varoluşun korkunçluğu ya da saçmalığı hakkındaki tiksinti düşüncesini, kendini yaşattığı tasavvurlarda: bunlar, korkunç olanın sanatsal itaat altına alınışı olarak yüce olan ve saçma olandan duyulan tiksintinin sanatsal boşalması olarak komik olandır."

Sayfa 29


***********

Yani Nietsczhe hayatın anlamsızlığını yenmek için din yerine sanatı öneriyor diyebiliriz. Bu arada varoluş hakkında neden tiksiniyoruz? Gerçekten anlamak güç. Tamam hayatın anlamsız olduğunu anladık ama bu durum neden tiksintiye yol açsın? İnsan neyden tiksinir? Midesini bulandıran şeylerden olabilir; kendisine çok acı çektirmiş kişilerden olabilir... varoluşun korkunçluğu ve saçmalığı neden tiksindirici olsun ki? Sanırım hayatın anlamlı olduğuna dair daha önceden edindiği bilgiler onda bir kandırılmışlık hissi yaratmış. Babasının dindar olması, kendisini dindar yetişmesi hatta dinsel bir kariyer hedefi ile yola çıkmış olması ama geldiği noktada aslında bir tanrı olmadığını görmesi onda hayal kırıklığı yaratmış olmalı. Din midesini bulandırmış sanki, kendisini kötüye kullanılmış gibi hissetmiş, bir çeşit tecavüze uğramak gibi. Sonunda hakikati gördüğünde bunun basıncına dayanamamış.


Çözüm arıyor, hayatın anlamsızlığını görmüş ama bir anlam yaratma derdinde. Nihilizmin girdabından kaçmak istiyor. Kendisinden önceki ateistlerin yardımını da almak istememiş. Onları bile aşağılıyor büyük ihtimalle. Her neyse bu ayrı bir konu. Sanat tabi ki bir anlamsızlık için bir çözümdür. Şunu görmek gerekiyor sanırım. Becerebilenler dinin dışında başka anlamların peşinden gitmeye çalışıyorlar. Zaten bu emeği harcamayı göze alamayanlar dinin konforlu aldatmacası içinde basit hayatlarına devam ediyorlar.


Bir şeye ne kadar aşırı tepki gösteriyorsan bil ki orada bir hastalık vardır, sağlıksız bir durum vardır.


**********

"burada gerçek insan, tanrısına alkış tutan sakallı satir çıkmıştır ortaya. Onun karşısında, düzmece bir karikatüre dönerdi kültür insanı. Trajik sanatın bu başlangıçları açısından da haklıdır Schiller: koro, baskın veren gerçekliğe karşı canlı bir duvardır, çünkü o –satirler korosu– genellikle kendini biricik gerçeklik olarak gören kültür insanından daha hakikatli, daha gerçek, daha tam serimlemektedir varoluşu. "

Sayfa 29


******

Nietzsche kültür insanı olarak bizleri gömüp aklı fikri güzel kadınların peşinden koşup, içip içip kendinden geçmek olan satirlere övgüler düzüyor. Aslına bakarsanız sanırım tüm erkekler böyle bir hayatı hayal eder. Bundan daha keyifli bir şey olabilir mi? İd ile yaşayıp süperegoyu yok saymak çok havalı duruyor ama gerçekci mi? Eğer o şekilde yaşasak bugünlere ulaşabilir miydik? Bugünlere ulaşmış olmamız illa ki iyidir demek de doğru değil ama bu satırları yazan ben, o satırları yazmış olan Nietzsche eğer varsak atalarımızın Satir gibi yaşamayı seçmemiş olmasından değil mi? Yine denilebilir ki, keşke atalarımız dyonisosçu orgylerde gününü gün ederek yaşasaydı, esrimeler içinde ömürlerini geçirselerdi de bizler yani kültür insanları oluşmasaydık.


Açıkcası Dionysosu övelim iyi hoş da kafamızda yarattığımız bu dünya gerçekten yaşandı mı? Dionysosu överken aslında neyi övüyoruz? Geçmişte ataerkil olmadığımızı "sandığımız!" o dönemde nasıl bir hayatımız vardı? Avcı toplayıcı iken daha mı mutluyduk, bugünkü kadın erkek ilişkilerinin olmadığı dönemlerde daha mı mutluyduk? Derdimiz ne? Neyi kanıtlamaya çalışıyoruz. Kültüre çamur atmak kolay. Aslına bakacak olursak şu an mutlu, huzurlu olanların kültüre olumsuz bakmasını bekleyemeyiz, asıl sorun bugün mutsuz olanlarda sanırım. Kendi mutsuzluğunun sebebini kültürde bulmak, aslında satirler gibi yaşasak mutlu olurduk demek değil mi bu? Peki satirleri övüyorsun da kadınlar ne der bu işe?


****************

"Sophokles, Yunan sahnesinin en acılı figürü, bahtsız Oidipus'u, bilgeliğine karşın yanılgıya ve sefalete düşmeye yazgılı, ama çektiği korkunç acılar sayesinde ölümünden sonra da etkisini sürdüren büyülü bir uğurlu güce sahip olmuş soylu bir insan olarak anlamıştır. Bu soylu insan günah işlemez, demek istiyor bize ince duygulu şair: Oidipus'un eylemi yüzünden her türlü yasa, her türlü doğal düzen ve hatta ahlak dünyasının kendisi yerle bir olabilir; ama tam da bu eylem sayesinde, yıkılmış eski dünyanın harabeleri üzerinde yeni bir dünyayı kuracak olan daha üst bir büyülü etkiler çemberi çizilecektir. Bunu söylemek ister bize şair, aynı zamanda dindar bir düşünür olduğu sürece: şair olarak önce, yargıcın yavaş yavaş, tek tek, kendini mahvetme pahasına çözdüğü mükemmel oluşturulmuş bir olaylar düğümünü gösterir; bu diyalektik çözümden duyulan sahici Helen sevinci o denli büyüktür ki, böylelikle tüm yapıtın üzerine, söz konusu düğümün ürpertici ön koşullarının keskinliğini her yerde törpüleyen bir baskın neşelilik dalgası yayılır. "Oidipus Kolonos'ta"da[34] aynı neşeye bu defa sonsuz bir ululuğa yükseltilmiş olarak rastlarız; başına gelen her şeye, salt bir acı çeken olarak teslim olmuş, olağanüstü büyük bir felakete maruz kalmış olan ihtiyarın karşısında – tanrısal alandan aşağıya inen doğaüstü neşe vardır ve bu neşe bize, kahramanın, katıksız edilgin tavrıyla, yaşamının çok ötesine uzanan en üst etkinliğine ulaştığını, önceki yaşamındaki çabalamalarının ise onu yalnızca edilgenliğe vardırdığını ima eder. Böylece, Oidipus öyküsünün ölümlü gözler nezdinde çözülemez bir biçimde dolanmış olan olay düğümü yavaş yavaş açılmaya başlar – ve diyalektiğin bu tanrısal karşılığında, en derin bir insani sevince kapılırız. Bu açıklamayla şairin hakkını teslim etmiş olsak da, böylelikle mitosun içeriğinin tüketilmiş olup olmadığı sorusu hâlâ sorulabilir: ve burada şairin tüm kavrayışının, iyileştiren doğanın uçuruma bir bakış attığımızda bize sunduğu o fotoğraftan başka bir şey olmadığı görülür. Babasının katili, annesinin kocası Oidipus, Sfenks'in bilmecesini çözen Oidipus! Bu yazgı eylemlerindeki gizemli üçleme, ne söylüyor bize? Kadim, özellikle Perslere ait bir halk inanışına göre, bilge bir büyücü ancak bir ensest ilişkisinin ürünü olarak doğabilirmiş: buna dayanarak, bilmeceyi çözen ve annesiyle evlenen Oidipus açısından, hemen orada, kehanet ve büyücülük güçleriyle şimdiki zaman ve gelecek büyüsünün, katı bireyleşme yasasının ve genel olarak da, doğanın asıl büyüsünün bozulduğu yerde, olağanüstü bir doğaya aykırılığın –oradaki ensest gibi– önceden, neden olarak gerçekleşmiş olması gerektiği yorumunu yapmalıyız; yoksa doğa, sırlarını ifşa etmeye, ona başarıyla karşı konularak, yani doğallıkdışı olan yoluyla değil de başka nasıl zorlanabilirdi? Bu bilginin, Oidipus yazgısının o korkunç üçlülüğüne damgasını vurduğunu görüyorum: doğanın –çift türlü Sfenks'in– bilmecesini çözen kimse, babasının katili ve annesinin kocası olarak, en kutsal doğa düzenlerini de yıkmalıdır. Sanki bu mitos kulağımıza, bilgeliğin, özellikle de Dionysosçu bilgeliğin doğaya aykırı bir vahşet olduğunu, bilgisi sayesinde doğayı yok olma uçurumuna itenin, doğanın yok oluşunu kendi üzerinde de deneyimlemesi gerektiğini fısıldıyor gibidir. "Bilgeliğin sivri ucu, bilgeye yönelir: bilgelik doğaya karşı işlenmiş bir suçtur": böylesi korkunç cümleleri sesleniyor mitos bize: ama Helen şairi bir güneş ışını gibi, mitosun yüce ve korkunç Memnon heykeline[35] dokunuyor ve heykel ansızın şarkı söylemeye başlıyor – Sophokles'in ezgilerinde!"

Sayfa 33


********************

5-6 kere okudum bu kısmı ama Nietzsche ne demek istiyor anlamadım. Bilge ama yanılgıya düşen Oedipus neyin simgesi? Soylu bir insan mı? Oedipus'un hikayesini okuyunca insanın aklında kalan ne? Kızıyor muyuz Oedipus'a, acıyor muyuz, ne hissediyoruz? İyi bir insan mı, kötü bir insan mı? Babasını öldürüp annesi ile cinsel ilişkiye giren bir insan hakkında ne hissedeceğiz? Bu kişinin bilge olması onun hakkındaki görüşümüzü (o görüş her ne ise) değiştirir mi? Diyelim kızdıysam, bilge olduğu için kızgınlığım azalmalı mı? Onun bilge oluşunun hikayeye katkısı ne? Bilge bir büyücü ensest bir ilişkinin eseri ise acaba Oedipus da mı ensest ilişki mamülü? Bunu anlayamadım da , çözemedim de.


Dionysosçu bilgelik nedir? Dionysosçu bilgelik neden doğaya aykırı bir vahşettir? Doğayı yok olma uçurumuna neden ve nasıl iter Dionysosçu bilge? Dionysoscu bilgelik aslında dünyaya hiç gelmemek en iyisi, geldiysen de hemen ölmek en doğrusu değil miydi? Ve son olarak nasıl bir akıl yürütmeyle, "bilgelik doğaya karşı işlenmiş bir suç" oluyor? Doğa yaşamamızı istiyor ama biz ona karşı gelerek yaşamamalıyız mı diyoruz? İnsan doğayı yok olma uçurumuna mı itiyor? İnsan doğayı nasıl uçuruma itiyor.


Hani biz de doğanın bir parçası idik. Öyleyse bizim yaptığımız şeyler de doğaya içkin değil mi? İlla ki doğanın parçası olarak ayı gibi mi yaşamalıyız, aslan gibi mi yaşamalıyız? Bizi oluşturan da doğa değil mi? Doğa bizi bu noktaya getirmeye yönlendirmese bizlerde böyle canlılar olmazdık. Dionysos gibi yaşamanın ideal olduğunu kim söylüyor? İçgüdülerimizle yaşayarak hayatta kalabilsek o şekilde yaşamaya devam ederdik zaten. Bugünlere gelebilmişsek kültürümüzü oluşturduğumuz için gelebildik. Yani biz bir arada yaşayabilerek hayatta kalmayı da başarabildik.


Tarımdan önce ana tanrıça kültürü hakimdi, tarımla birlikte ataerkil kültür hakim oldu bu da kadınlar için iyi olmadı deniyor. Tarımdan önce kadın ve erkek ayrımı yoktu deniyor. Tarımdan önce Dionysos birinci tanrıydı deniyor. Kadınların erkekler tarafından ezilmediği bir dünya olduğu hayal ediliyor. Doğru mu bu düşünceler? Gerçekten böyle miydi? Kadınların pozisyonu daha mı iyiydi? Sadece bana mı aşırı iyimser geliyor bu bakış açısı?


Her neyse bu başka bir konu. Yukarıdaki alıntıda Nietzsche ne demek istemiş olabilir? Aslında bütün insanlık çok önceleri babasını öldüren, annesi ile sevişen canlılardık bu yüzden de kendi kendimizi cezalandırmayalım mı demek istiyor? Asıl sorun ne? Nietzsche neyi eleştiriyor? Yaşadığımız hayatın bir süreç olduğunu görmek mi istemiyor, kabul mü edemiyor? Atalarımız öyle yaşıyorlardı, bizler böyle yaşıyoruz. Ne onları övüp bugünkü insanları yermek, ne de bugünkü insanları yüceltip o günkü insanları aşağılamak gerek. Durum bu. İyinin ve kötünün ötesinde yani. Ne Apollon haklı ne Dionysos. Bir dönem Dionysos hakimdi, bir süre sonra Apollon hakim oldu. Bir süre sonra da bir başka tanrı hakim olur yada hiçbir tanrı hakim olmaz. Mitos, logosa dönüşmüştü, logosda bir başka "os" a dönüşür olur biter.


Burada bir karar vermek gerekiyor. Bilmek iyi mi kötü mü? Bildikçe, bilgimiz arttıkça doğadan uzaklaşıyor muyuz? Uzaklaşarak kötü mü yapıyoruz? Hem bilerek hem de doğadan kopmadan yaşayamaz mıyız? Bildikçe, aklımız ön plana çıktıkça, güdülerimizden uzaklaştıkça, hayvani yönümüzü bastırdıkça ne oluyor? Kültür, medeniyet, uygarlık kötü mü? Bilgelik doğaya karşı işlenmiş bir suç olabilir mi? Sanki insan olmaktan utanır gibi Nietschte. Bunun da olasılıklar içinden bir olasılık olmasını yadsır gibi. Geçmişe duyulan bir özlem. Hormonları ile yaşamaya duyulan özlem. Vahşi doğada hayvanlar nasıl yaşıyorsa bizler de öyle yaşıyor olsaydık doğaya karşı suç işlememiş olacaktık öyle mi? Karnın acıkınca ye, susayınca su iç, sevişmek istediğinde seviş ve yaşamaya devam et öyle mi? Bu şekilde bilgelik olmadan yaşasak doğaya karşı suç işlememiş mi olurduk gerçekten?