Gerçekliği Verimli Bir Şekilde Algılamak


Birey ve Davranış dersinin 1. Ünitesinin sonunda Maslow’un Gereksinimler Hiyerarşisi Tablosu ve son basamak olan kendini gerçekleştirme ile ilgili bilgiler verilmiş. Yıllar önce Maslow’un bu konuyu anlatan kitabını okumuştum. Çok da özümseyememiştim diye hatırlıyorum ama bugün geldiğim noktaya ulaşmak için döşediğim tuğlalardan birisi olduğu kesin. Sosyoloji Bölümüne 47 yaşında başlamak, kendini gerçekleştirme yolunda atılmış bir adımdı. Maslow da mutlaka benim yolculuğumda katkısı olan bir kişi ama Erich Fromm’un son noktayı koyduğunu iyi biliyorum. Her neyse şu an odaklandığım konu o değil. Zaten bu konu ile ilgili daha önce yazmıştım kendimi tekrar etmeyeyim.


“Maslow’a göre gereksinimler hiyeraraşisinin en üst noktası kendini gerçekleştirme basamağıdır. İnsanların çok azı bu basamağa ulaşabilmektedir. İnsanlar zaman zaman kendini gerçekleştirme basamağına gelmeseler de kısa süreyle bu tecrübeyi yaşamışlardır. Verilen bir görevin tam anlamıyla yapılması, hiçbir karşılık

beklemeden yardım edebilmek, bir sanat eseri karşısında hayranlık duyabilmek, anne-baba olunduğunda hissedilen mutluluk gibi durumlar buna örnek olarak verilebilir. Tarihteki örnek kişilerden yola çıkarak kendini gerçekleştirme ile ilgili benzer bazı kişisel özellikleri:

1. gerçekliği verimli bir şekilde algılamak,

2. belirsizliğe tahammül edebilmek,

3. kendilerini ve başkalarını oldukları gibi kabul edebilmek,

4. yaratıcı olmak,

5. bireylerden öte sorunlar üzerinde yoğunlaşabilmek,

6. iyi bir mizah anlayışına sahip olabilmek,

7. insanlığın refahına odaklanabilmek,

8. başarısız deneyimlerini fırsata dönüştürebilmek,

9. hayata daha nesnel bir açıdan bakabilmek

şeklinde sıralayabiliriz.” Birey ve Davranış, Sayfa: 13


Kitapta bu şekilde numaralandırılmış değildi. Yani numaralamayı ben tercih ettim. İlk sıradaki gerçekliği verimli bir şekilde algılamak” la ilgili kafa yormak ve yazı yazmak istiyorum. Bu cümleyi okuyunca aklıma peş peşe sorular geldi. Gerçeklik nedir, gerçeklik nasıl algılanır, gerçeklik gerçekten var mıdır, var olan gerçeklik dediğimiz şey nedir, gerçekliği verimsiz algılayabilir miyiz, gerçekliği verimsiz algılamak ne demektir, gerçekliği verimli algılamak ne demektir, benim gerçekliği algılamamla bir başkasının algılamasa aynı mıdır, bir başkasının benim algıladığım şeyi algıladığını bilebilir miyim…. Çok soru var. Bilinmesi gereken şeyler var. Spekülasyon yapılabilecek şeyler var.


Bu konu hakkında kafa yormak için önce gerçeklik hakkında düşünmek gerekir diye düşünüyorum. Gerçeklik konusu kimlerin uzmanlık alanına girer bilemiyorum. Psikologların mı? Nörologların mı? Felsefecilerin mi? Böyle çetrefilli konulara dalmadan önce yaptığım gibi yine en basitinden yola çıkmayı tercih edeceğim ve sözlüğe bakacağım.


Gerçek kelimesinin anlamına TDK sözlükten baktım ve 10 adet tanım içinden bana yarayacak olanları aşağıya aldım.


1. isim Yalan olmayan, doğru olan şey, hakikat: 2. isim Gerçeklik: 3. isim Doğruluk:

5. sıfat Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, özbeöz, hakiki, reel:

8. sıfat Doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan:

10. sıfat, felsefe Düşünülen, tasarımlanan, imgelenen şeylere karşıt olarak var olan.


İsim hali ve sıfat hali var. Yukarıdaki tanımları okuduktan sonra şu şekilde özetleyebiliriz, yalan olmamalı, var olmalı, varlığı inkar edilememeli, doğada olmalı ve doğayı olduğu gibi yansıtmalı ve son olarak felsefede hayali, tasarımsal olmamalı. Kısacası uydurulmuş olmayacak.


Gelelim ikinci kısıma, algı nedir? Algı, duyu organlarımız yoluyla bir şeyleri idrak etmek, bir şeylerin bilincine varmak… Yani önce duyuyoruz (gözle, burunla, ciltle vs), sonra duyduğumuz “o şey” beynimize ulaşıyor ve biz “o şey”in bilincine varıyoruz, “O şey” dediğim şey bu durumda “gerçeklik” dediğimiz şey olacak. Evet, gerçekliğin, var olanın, yalan olmayanın yani uydurulmuş olmayanın bilincine varmamız gerekiyor ki kendimizi gerçekleştirmek için adım atalım. Ayrıca sadece algılamamız yetmiyor, bu algılamayı da verimli yapmamız gerekiyor.


Bu girişin ardından, kendi deneyimlerim doğrultusunda aslında bu kadar basit bir şeyin neden çok zor hale geldiğini yazmak istiyorum. Normalde ne kadar kolay değil mi? Ortada bir gerçek var ben de duyu organlarım yoluyla bu gerçeği algılamalıyım. Sözde kolay olan bu konuyu neden yapamıyorum, yapamıyoruz? Neden kendini gerçekleştiren insanların sayısı bu kadar az? Tabi bir yanlış anlaşılma olmasın. Kendini gerçekleştirme sadece bu cümleyi çözerek ulaşılabilecek bir konu değil. Sadece kafa yorulması gereken önemli bir konu o kadar. Neticede Maslow bu aşamaya gelmeden önce diğer temel ihtiyaçların giderilmiş olması gerektiğini söylüyor. Yani önce güven, sevgi, başarı vs. gibi konuları çözmeden bu basamağa atlamak mümkün değil. Benim deneyimim dediğim konu da bununla ilgili. Neticede en az 30 yıllık bir emeğin sonucunda yazıyorum bunları. Belki bazıları bir uzman olmadığım için yazdıklarıma burun kıvırabilir, belki haklı da olabilirler ama ben de zaten bilimsel şeyler yazdığımı iddia etmiyorum.


Bir türlü başlayamadım ama bir konuya daha değinmeden devam edemeyeceğim. Maslow’un piramidi yorumlanırken bir hata yapılıyor. “Maslow böyle bir piramit yapmıştır ve alt basamakta olan ihtiyaç tatmin edilmeden üstekine geçilemez demiştir, aslında bu durum tam olarak doğru değildir." Açıkcası Maslow’un ne demek istediğini tam anlamayanların görüşü bu. Neden böyle düşündüğümü açıklamaya çalışayım. En altta ne var? Fiziksel ihtiyaçlar, yani ölmemek için gerekli olan şeyler, hayatta kalabilmemiz için gerekli olan şeyler. Bir bebek doğduğunda karnı doyurulmazsa ölür, çok basit. İkinci basamak fizyolojik olduğu kadar hatta daha fazla psikolojik bir ihtiyaç. Korunma ihtiyacı. Bebek karnı doyduktan sonra ne istiyor korunmak değil mi? Bu noktada kendisini güvende hissetmeyen bebek ne yaşar? Korkar, ağlar vs… İnsanın kişiliği oluşurken daha en başta yaşadığımız olumsuzluklar ileride nasıl insanlar olacağımızı belirliyor değil mi? Oral dönem, anal dönem, genital dönem vs şeklinde insan gelişimi sınıflandırılmış. İşte güvenliğe ihtiyacımız olan bu dönemde kendimizi yeterince güvende hissetmemişsek, yeterince korunmamışsak yetişkin olduğumuzda bazı sorunlar yaşıyoruz.


Maslow bir önceki basamakta sorun varsa bir sonraki basamağa geçilmez derken bunu kast ediyor. Yani güven duygusu zamanında sağlıklı gelişmemiş insanda defektler oluşur diyor. Güven duygusu zedelenmiş bir kişi bu sorunun üstesinden gelemediği sürece sonraki basamaklara geçmesi mümkün değildir diyor. Sonraki basamak nedir, arkadaşlık, sevgi, sevilme vs. Bu sefer fizyolojik, psikolojik ama en çok sosyolojik boyut devreye giriyor. Neden bir önceki basamakta sorun yaşayan kişi bu basamakta da sorun yaşar? Çok basit güven içinde büyümemiş, güven duygusu oluşmamış insanın hayata bakışı ile güven duygusu yerinde olanın hayata bakışı aynı değil de ondan.


İşin kritik noktasına geldik sanırım. İnsanların konuyu yanlış ele aldıkları noktaya geldik. Çok şaşırıyorum, hatta ders kitaplarında bile konu yanlış ele alınıyor. Konunun kişilik gelişimi ile ilgili olduğu unutuluyor. Konunun insanın gelişimi ile ilgili olduğu unutuluyor ve deniliyor ki bu piramidin illa ki önceki basamağı tatmin edilmek zorunda değil pek tabi ki bir insan sevilmeden de çok kitap okuyabilir, bir insan açken de sevebilir vs… Yahu konu o değil ki. Konu insanın doğru, sağlıklı bir gelişim sürecinden geçip kendini gerçekleştirecek bir insan haline gelmesi. Tabi ki insan fiziksel ihtiyaçlarını gidermeden de duygusal, entelektüel ihtiyaçlarını giderebilir ama konu o değil.


Nerede kalmıştım? Güven konusunda sıkıntı yaşayan kişinin sevme/sevilme konusunda da sıkıntı yaşayacağı konusu. İşte, gerçekliği neden algılayamıyoruz, neden verimli algılayamıyoruz, neden herkes gerçekliği farklı algılıyor bu noktada başlıyor. Sırtımızda taşıdığımız yükler bu noktada devreye giriyor. Ne tür bir anne babaya sahip olduğumuz, nasıl bir aile ortamında olduğumuz, sevilen ve istenilen bir bebek miydik, öylesine ezbere yaşayan anne babalar tarafından hasbelkader dünyaya atılmış sıradan insanlardan birimiyiz vs… Yani daha bebekken maruz kaldığımız şeyler var değil mi? Şu an unuttuğumuz ama maruz kalırken bizi çok etkileyen şeyler var. Bir de genetik yapımız var. Bir de mizacımız var. Bir de zekamız var. Bunların hepsi birikiyor ve dünyayı nasıl algıladığımızı ortaya çıkarıyor.


Kısacası eğer korunma ve güven duygusu sakat bir insansanız yani zamanında bu noktada zaaflar yaşamışsanız ağzınızla kuş tutsanız ne doğru dürüst sevebiliyosunuz ne de sevilebiliyorsunuz. Piramidin temeli sağlam olmaması durumudur bu. Eğer zamanında gereken güvenlik hissini tatmamışsanız kendisini sevmeyen, kendisini kabul etmeyen, kendisiyle barışık olmayan bir insan haline geliyorsunuz. Sonra domino taşı gibi hayatınız devrilmeye başlıyor. Kötü bir çocukluğu, aptalca bir ergenlik, aptalca bir ergenliği beceriksizce bir yetişkinlik bekliyor. Kendinden memnun olmayan, yaşadığı hayatı sevmeyen ve zaten beceremeyen bir insan haline geliyorsunuz.


Sanırım Maslow piramidinin yanlış yorumlanması ile ilgili görüşlerimi yazarken bir yandan da deneyimlerimin de etkisi ile oluşan tespitlerimi de eklemiş oldum. Yaşayarak öğrendiğim şeyler çok ama asıl önemlisi çok okudum, okumak zorunda kaldım. Şu an kendimi gerçekleştirdiğimi düşünüyorum (yada umuyorum desem daha doğru olur, umarım kendimi kandırmıyorumdur.!) Neden çok okumak zorunda kaldım çünkü piramidin temelinin zayıf olduğunu biliyordum. Çünkü çocukluğunda zaaf olan her beceriksiz yetişkin gibi hayatımın sorumluluğunu elime almak yerine başkalarını suçlamayı seçiyordum. (Az önce kurduğum cümleyi lütfen bir kaç kez okuyun.) Aslında başka çarem de yoktu. Çünkü gereken donanımlara sahip olmadan savaş alanına atılmış bir asker gibi kendimi çaresiz hissediyordum. Korkuyordum, içinde bulunduğum koşullar boyumu aşıyordu. Baş etmek, diğerlerine yetişmek istiyordum ama beceremiyordum. Kendimi değiştirebilecek gücüm olmadığı için de beni bu hale getirenlere kızıyordum. (O daha kolaydı çünkü, bir de rahatlatıyordu insanı) Kendimi bildim bileli yanlış bir şeylerin içinde olduğumun farkındaydım ve yaşayamadığım (yaşamayı beceremediğim) için bu açığı okuyarak kapatmaya çalıştım. Piramidin 2. basamağındaki problem o kadar güçlü idi ki 3. basamağı etkisi altına alıyordu ve 3. basamak bir ergen için, genç yetişkin için o kadar önemli ve başattı ki tatmin edilmedikçe sorun çığ gibi büyüyordu. Piramidin 2. ve 3. basamağındaki sorunları çözemeyeceğimi anlamam çok sürmedi tabi ki ve kendimi okumaya verdim. Entellektüel olarak gelişerek diğer ikisinin açığını kapatmayı istiyordum. Uyuşturucu bağımlılarının hayatlarını düzeltemeye gücü yetmediği için daha çok uyuşturucuya sarıldığı gibi kitaplara sarılıyordum.......


Yani Maslow’un piramidini anlamayanlara bir kez daha ısrarla söylüyorum ki alt taraf sağlam değilse üst tarafı istediğiniz kadar sağlammış gibi yapın o bina çöker, çökecek. Sadece "mış gibi" yapabilirsiniz. Sadece anı (günü) kurtarırsınız. Mutsuz bir insan olursunuz ama bu mutsuzluğunuza bir ad bile veremezsiniz. Hiç bitmeyen bir çaresizlik içinde sanki yaşayabiliyormuş gibi yapmaya devam edersiniz. Hem kendinizi üzersiniz hem de çevrenizdeki insanları.


Bütün bu olanlardan sonra gerçekliği verimli bir şekilde algılayabiliyor muyum? Sanırım hayır. Sanırım ne kadar atıp tutsam da, ahkam kessem de hala bana ait eksik, zayıf belki de sağlıksız bir algılamam var. Olmaması da mümkün değil zaten. Peki nasıl kendimi gerçekleştirme yolunda olduğumu iddia ediyorum. Oraya geçmeden önce kısa bir toplum eleştirisi yapıp devam edeceğim.


İçinde bulunduğumuz toplum o kadar sağlıksız ki. Muhatap olduğumuz insanlar o kadar hasta ki. Kendilerinin suçu yok tabi ki ama hayat bizi bunları yaşamaya mecbur bırakıyor. Mills’in Sosyolojik Tahayyül kitabında dediği gibi, sıradan insanlar ile toplumun etkileşimi insanlar tarafından net bir şekilde algılanmıyor ama bir tarih ve biyografi etkileşimi kaçınılmaz. Ne demek istiyorum bir süreç içindeyiz. 1900’lü yılların sonlarında doğan insanlarız. Anne babalarımız geçen yy’ın ortalarında doğdu. Türkiyede doğdu. 1950’li, 1960’lı yıllarda hayata gelen bu insanlar bizleri doğurdular. Hemen hemen tamamına yakını ezbere yaşayan insanlardı. Yani tamamına yakını anne olmak, baba olmak gibi kavramları enine boyuna düşünmediler. Anne/baba olacağım ve çocuğumu şöyle yetiştireceğim diye bilinçli bir karar alarak bizleri dünyaya getirmediler. Yani biyografi ile tarihin etkileşimi işte bu. (yada en azından ben böyle anlıyorum)


Bizler tesadüfen dünyaya gelmiş olan, hasbelkader hayatta olan herhangi bir bilinçli kararın neticesinde dünyada olmayan insanlarız. Çoğumuz gerçek anlamda sevilmedi. Çoğumuz arada büyüdük. Çoğumuz ezbere yaşayan insanların içgüdüsel tercihleri yada o insanların toplumsal düzene uymak için verdikleri kararlar neticesinde dünyadayız. Erkeklere/kadınlara oku dediler okuyabilen okudu, (okuyamayana da okuyana da askere git dediler gittiler,) iş bul dediler, buldular, evlen dediler, evlendiler, şimdi çocuk yap dediler, yaptılar, şimdi anne/baba ol dediler oldular. Sonuç: Birbirini sevmeyen kadın ve erkeklerin bilinçsiz kararları sonucu ortaya çıkan canlılarız. Aramızda yukarıda saydığım sıralamaya uymayan istisnalar vardır. Birbirini seven kadın ve erkeklerin çocukları da vardır. Hatta belki de anne/baba olmayı bilerek isteyen insanların çocukları da vardır ama yüzde olarak az olduğunu çevremdeki insanlardan ve gözlemlerimden biliyorum.


Kısacası ülkemiz kendini gerçekleştiremeyen hatta gerçekleştirme olasılığı olmayan insanlar toplumudur desek yeridir.


(Çok uzattım farkındayım. Bilmem yazdıklarımı okuyan var mı ama çok önemli olduğunu düşündüğüm için yazıyorum. Tarihe not düşmek istiyorum. Tespitlerimin doğru olduğunu düşünüyorum.)


Sonuna geldim. Kendi deneyimimle yazmaya çalıştığım kendini gerçekleştirme serüvenimin son dönemleri. Aradan geçen uzun yılları atlıyorum. Başarılar, başarısızlıklar, sevinçler, üzüntüler vs… En önemli nokta şu diye düşünüyorum: Kendi başına hayatta kalabilecek donanıma sahip olmak. Doğru/sağlıklı güven ortamında büyümeyen çocuk sadece bu eksiklikle dünyaya gelmiyor. Bu bir paket şeklinde giriyor hayatımıza.


Sevilmeyen çocuk sadece sevilmemekle kalmıyor aynı zamanda kendine güvenini yerle bir edecek muamelelere de maruz kalıyor. Aşırı kurallar, onu yapma, bunu deme, sus, uslu ol, sakın şımarma, elalem ne der sonra vs… yani güya terbiyeli çocuk yetiştireceğiz diye çocuğun kendisine olan güvenini alt üst eden bir yaklaşım. Sorsanız anne babalarımız seviyorum der ama aslında sevmezler. Onların düşünmeden davrandığı küçük canlılarızdır sadece. Yaptıkları şeylerin bizleri nasıl etkileyeceğini bilmezler. Çok da umursamazlar da. Onlar da zaten öyle büyümüştür, normali budur yani. Herkes öyle yaptığına göre ortada bir sorun yoktur. Gerçekten sorun yok mudur?


Bu şekilde büyütülmüş çocuk yetişkin olduğunda tercih yapmayı bilemez çünkü hayatı boyunca ona dayatılanı yaşamıştır. Bu çocuk neyi sevip neyi sevmediğini bilemez çünkü hayatı boyunca ezbere yaşamıştır. Bu çocuk yeteneklerini, potansiyelini bilemez çünkü kendisini tanıması engellenmiştir. Sonuç olarak gerçekliği verimli bir şekilde algılayamaz hale gelmiştir. Ben kimim, ne yapmaktan zevk alırım, nasıl özelliklerim var, ne yaparsam mutlu olurum, benim potansiyelim ne, hangi konuda yetenekliyim gibi çok temel sorulara cevap veremez haldedir.


En üstte 9 madde ile özetlenmiş olan listeyi hatırlayın. Ben ilk maddeye odaklanmış durumdayım ama diğer maddelerin de oluşabilmesi için sağlıklı bir bebeklik, çocukluk, ergenlik geçirmek gerektiği ortada. Şu ana kadar yazdıklarım kendimizi tanımamız için nasıl engeller yaşadığımız ile ilgili idi. Kendini tanımak, kendini kabul etmek, sorumluluğu eline almak sözde kolay ama uygulamada zor şeyler. Bir de hayatın acı gerçekleri var. Hayat bizlerin önüne kırmızı halı sermiyor. Biz değişiyoruz, hayat değişiyor, biz ilerliyoruz, hayat ilerliyor. Durağan bir dünyada değiliz. Hayatta kalmak zor, hayata tutunmak zor. Yani sağlıklı bir ailede büyümüş, piramidi sağlam olanlar için bile zor. Bir de sen bu zorluk içinde kendini de sağaltarak hayata tutunmaya çalışıyorsun hiç kolay değil.


En önemlisi hayata tutunabilmek için para kazanmak zorundasın, evini geçindirmek zorundasın. Kimsenin hayatı kolay değil yani. O yüzden daha önce “Kendini Gerçekleştirme Üst Sınıfların Tekelinde mi” yazısını yazmıştım. (https://www.okundugugibi.com/post/kendini-ger%C3%A7ekle%C5%9Ftirme-%C3%BCst-s%C4%B1n%C4%B1flar%C4%B1n-tekelinde-mi)

Bu konu işin başka bir boyutu ama önemli ve gözden kaçırmamak gereken bir boyut.


Gerçekliği olduğu gibi verimli bir şekilde algılamak için ne yaşadığını bilmek gerekiyor. Sen kimsin, nasıl bir ailede büyüdün, neler geldi başına, bütün bu soruları açık yüreklilikle cevaplaman gerekiyor. Kendini kandırmadan, ne çok küçümseyerek ne de çok abartarak. Belki ilk başta ailene çok kızıyorsun, belki sana yaşattıkları kötü hayat için onlara öfke doluyordun ama bu aşamayı geçmen gerekecek. Sadece öfke ile en üst basamağa tırmanmak imkansız. Bu aşama yaşanmaz demiyorum. Önemli olan geçmişini tespit et, neler yaşadığını gör, kızacaklarına kız ama bu bir çözüm değil. Bu aşamayı geçip de ben kimim, ne yapmaktan zevk alıyorum, yeteneklerim neler, benim potansiyelim ne sorularına geçmeden yol almak mümkün değil. Asıl emek harcanması gereken aşama bu. Gerçekliğin ne olduğunu anlamak için geçmişin perdesini çekip atman gerekiyor. Gerçekliği olduğu gibi görmeni engelleyen sırtındaki çocukluk yükü, ailen, yaşadığın sıkıntılar vs..


İlk önce beceriksiz, donanımsız, kendine güvenmeyen, korkak, başarısız, kıskanç, çaresiz vs… sende her ne eksikse olduğu gibi gör. Bunları olduğu gibi görmediğin sürece gerçekliği algılaman mümkün değil. Yukarıda yazdığım, kendine kondurmaktan çekindiğin o kişilik özellikleri sen de ne kadar var, bunu gör. Önce gör, sonra algıla. Görmezsen anlayamazsın. Seni, gerçekliği olduğu gibi görmekten engelleyen geçmişini çözmek zorundasın. Diğer türlü gerçeklik bir yerde sen başka bir yerde durmaya devam edeceksin. Kısacası kendini kandırma. Neysen, nasılsan olduğun gibi gör.


Kişisel gelişim kitaplarında yazılanlara çevirdim yazımı. Bunu istemeden yaptım. Akıl vermenin hiç bir işe yaramayacağını biliyorum. Sadece okuyarak insan bir yerlere ulaşamıyor. Bunun canlı tanığı benim. Şimdiye kadar bu konularla ilgili kaç kitap okudum sayısını unuttum. Bunu hava olsun diye demiyorum. O kadar çok ki. Pişman da değilim illa ki her biri çıktığım bu yokuşta bana bir basamak olmuştur. Bazıları çok bazıları az. Okumanın faydasız olduğunu söyleyemem ama sadece okuyarak olmayacağını da biliyorum.


Eğer beyniniz (bilinç seviyeniz) henüz hazır değilse ne okuduklarınız işe yarar ne de yaşadıklarınız. Newton’un kafasına elma düşmeden önce çok defa elma düştüğünü görmüştü ama o elma, o an, o olayı, yer çekimine bağlamasına yol açtı. (bunun uydurma olduğunu söylüyorlar ama önemli olan ana fikir olduğu için bahsediyorum) Umarım gerçeğin ne olduğunu algılamak için ön hazırlığınız vardır. Umarım kendini gerçekleştirme için gereken adımları atıyorsunuzdur. Ben 47 yaşında bir yolculuğa çıkabildim. Yani benim hazırlanmam ve yola çıkmam bu kadar sürdü. Dolayısı ile bu yazının yazarının boş konuştuğunu düşünmeyin. Arkasında harcanmış bu kadar emek olmasa bunları yazmaya cürret edemezdim.


Gerçekliği verimli bir şekilde algılamanız dileği ile.



Gerçek nedir? Gerçeği nasıl Algılarız? Gerçekliği verimli bir şekilde nasıl algılarız?
Gerçekliği Algılamak