Kendini Savunan İnsan, İnsan Doğası ve Karakter, Kişilik (6. Yazı)

Güncelleme tarihi: 29 Ağu

Bir önceki yazıda, özetle, yalnız olduğumuzu ve kendi ayaklarımız üstünde durmamız gerektiğini gördük. Yani sorumluluğumuz kendimize ait, kimseye yaşama sorumluluğumuzun yükünü yüklememiz gerekiyor. İyi ama, neden yapamıyoruz, neden bu sözde kolay uygulamada zor işi beceremiyoruz. Buna kişiliğimizin katkısı ne, bir bakalım.


Page 50: “Men are alike, for they share the human situation and its inherent existential dichotomies; they are unique in the specific way they solve their human problem. The infinite diversity of personalities is in itself characteristic of human existence.


By personality I understand the totality of inherited and acquired psychic qualities which are characteristic of one individual and which make the individual unique. The difference between inherited and acquired qualities is on the whole synonymous with the difference between temperament, gifts, and all constitutionally given psychic qualities on the one hand and character on the other. While differences in temperament have no ethical significance, differences in character constitute the real problem of ethics; they are expressive of the degree to which an individual has succeeded in the art of living. In order to avoid the confusion which prevails in the usage of the terms "temperament" and "character" we shall begin with a brief discussion of temperament.”


Sayfa 79-80: "İnsanlar birbirine benzer, çünkü insani durumu ve onun özündeki varoluşsal ikilemleri paylaşırlar; insani sorunlarını çözme biçimleri bakımından benzersizdirler. Kişiliklerin sonsuz çeşitliliği kendi içinde insan varoluşunun karakteristiğidir.


Kişilikten ben, bir bireye özgü olan ve bireyi eşsiz kılan kalıtsal ve edinilmiş psişik niteliklerin bütününü anlıyorum. Kalıtsal ve edinilmiş nitelikler arasındaki fark, bir yanda mizaç, yetenekler ve yapısal olarak verilmiş tüm psişik nitelikler ile diğer yanda karakter arasındaki farkla eş anlamlıdır. Mizaçtaki farklılıkların etik bir önemi yokken, karakterdeki farklılıklar etiğin gerçek sorununu oluşturur; bunlar bireyin yaşama sanatında ne derece başarılı olduğunu ifade eder. "Mizaç" ve "karakter" terimlerinin kullanımında hakim olan karışıklığı önlemek için mizaç hakkında kısa bir tartışma ile başlayacağız."


Mizaçın neden etik önemi yok? Çünkü değiştirilebilir değil. Çünkü üstünde etkide bulunmak mümkün değil. Karakter ise öyle değil, onu şekillendirmek bizim elimizde. Hatta mizacımızdaki olumsuz noktaları bile bu özelliğimizle törpüleyebiliriz.


MİZAÇ (TEMPERAMENT)


Page 52: “Temperament refers to the mode of reaction and is constitutional and not changeable; character is essentially formed by a person's experiences, especially of those in early life, and changeable, to some extent, by insights and new kinds of experiences.”


Sayfa 81:Mizaç, tepki verme tarzını ifade eder ve yapısaldır, değiştirilemez; karakter ise esasen kişinin deneyimleriyle, özellikle de yaşamının erken dönemlerinde edindiği deneyimlerle oluşur ve bir dereceye kadar içgörüler ve yeni tür deneyimlerle değiştirilebilir.


Page 52: “The confusion between temperament and character has had serious consequences for ethical theory. Preferences with regard to differences in temperament are mere matters of subjective taste. But differences in character are ethically of the most fundamental importance……...................Hence, from an ethical standpoint they were equally evil. Conversely, among productive characters, one might subjectively prefer a choleric to a sanguine temperament; but such judgments would not constitute judgments of the respective value of the two people.”


Sayfa 81: “Mizaç ve karakter arasındaki karışıklığın etik teori için ciddi sonuçları oldu. Mizaç farklılıklarına ilişkin tercihler yalnızca öznel beğeni meselesidir. Ancak karakterdeki farklılıklar etik olarak en temel öneme sahiptir.......................... Bu nedenle, etik açıdan bakıldığında her ikisi de eşit derecede kötüdür. Tersine, üretken karakterler arasında, kişi öznel olarak asabi bir mizacı iyimser bir mizaca tercih edebilir; ancak bu tür yargılar iki kişinin ayrı ayrı değerine ilişkin yargılar oluşturmaz.”


Burada atlayarak alıntı yaptığım için bir kopukluk oldu. Mizaçla ilgili insanların öteden beri bazı ön kabulleri var, hatta bilindik psikologlar da insanları mizaçlarına göre ayırmışlar. Doğuştan sıcakkanlı, soğukkanlı, iyimser, kötümser, depresif vs şeklinde sınıflandırılıyoruz. Çocuğu olan herkes bebeklerin kendilerine ait mizaçlarını gözlemlemiştir. Siz hiç bir şey öğretmediğiniz halde bazı çocuklar çabuk sinirlenir, bazıları çok güler yüzlüdür, bazıları çok sakardır vs… Bu mizaçla kişilik arasında nasıl bir bağlantı var? Fromm da zaten bu konuya girecek.


Geç kalmış bir tartışma olacak ama bir şeyin etik sınıfında değerlendirilmesi için ön koşul nedir? Doğru ile yanlışı ayırt etme ile ilgili bir durum olması gerekiyor. Bir şeyin ahlaki olup olmadığı konusunda bir şüphe olması gerekiyor. Mizaç eğer değiştirilemez bir şeyse ahlaklı mı değil mi, etik mi değil mi sorusunun da sormamızın anlamı olmuyor.


Mizaçla ilgili insanların ön kabulleri var. Hepimiz eğer mizaç olarak karşımızda bir sıcakkanlı, bir mesafeli insan varsa sıcakkanlı olanın iyi diğerinin kötü olduğunu düşünmek eğilimdeyiz, aynı şekilde mizaç olarak dışa dönük ve sıkılgan (utangaç) iki insan görünce dışadönük olmanın iyi olduğunu düşünme eğilimdeyiz. Halbuki mizacımız bize bir şeyleri dayattığından, seçmediğimiz bir şey olduğu için, olumsuz algılanan özelliklerle hayata başlamak oldukça haksızca bir durum. Sıkılgan, içine kapanık bir kişiyseniz toplum size aktif ol, hareketli ol, konuşkan ol, kendini ortaya at diye baskı yaptıkça (bunlar iyi ya, olumlu ya) senin üstündeki baskı da senin kendini sevmemene yol açıyor. Toplum tarafından olumlu karşılanan özellikler senin mizacında yok diye bir anda sevilmeyen insan durumuna düşüyorsun. Özellikle anne babalar çocuklarının hayata tutunmaları, başarılı olmaları için toplum tarafından dayatılan bu özelliklerin çocuklarında olmalarını istiyor. Yani senin mizacında olup olmaması önemli değil. Toplum hayatında sana kazanç sağlayacağını düşündükleri özelliklerin sen de olmasını istiyorlar. (Maalesef hem spoiler verdim hem de korsan bildiri yayınlamış oldum. Tutamıyorum kendimi.)


Page 53: “In the application of C. G. Jung's concepts of temperament, those of "introvert" and "extrovert," we often find the same confusion. Those who prefer the extrovert tend to describe the introvert as inhibited and neurotic; those who prefer the introvert describe the extrovert as superficial and lacking in perseverance and depth. The fallacy is to compare a "good" person of one temperament with a "bad" person of another temperament, and to ascribe the difference in value to the difference in temperament.”


Sayfa 82: “C. G. Jung'un mizaç kavramları olan "içe dönük" ve "dışa dönük" kavramlarının uygulanmasında da sıklıkla aynı karışıklıkla karşılaşırız. Dışa dönük olanı tercih edenler içe dönük olanı çekingen ve nevrotik olarak tanımlama eğilimindedir; içe dönük olanı tercih edenler ise dışa dönük olanı yüzeysel, azim ve derinlikten yoksun olarak tanımlar. Buradaki yanılgı, bir mizaçtaki "iyi" bir insanı başka bir mizaçtaki "kötü" bir insanla karşılaştırmak ve aradaki değer farkını mizaç farkına bağlamaktır.”


KARAKTER

( 1 ) Dinamik Karakter Kavramı


Page 54: “Freud developed not only the first but also the most consistent and penetrating theory of character as a system of strivings which underlie, but are not identical with, behavior. In order to appreciate Freud's dynamic concept of character, a comparison between behavior traits and character traits will be helpful. Behavior traits are described in terms of actions which are observable by a third person.”


Sayfa 83: “Freud, davranışın altında yatan, ancak onunla özdeş olmayan bir çabalar sistemi olarak yalnızca ilk değil, aynı zamanda en tutarlı ve en derine nüfuz eden karakter kuramını da geliştirdi. Freud'un dinamik karakter kavramını anlamak için davranış özellikleri ile karakter özellikleri arasında bir karşılaştırma yapmak faydalı olacaktır. Davranış özellikleri, üçüncü bir kişi tarafından gözlemlenebilen eylemler olarak tanımlanır.


Page 56: “Closely related to Freud's concept of unconscious motivation is his theory of the conative nature of character traits. He recognized something that the great novelists and dramatists had always known: that, as Balzac put it, the study of character deals with "the forces by which man is motivated"; that the way a person acts, feels, and thinks is to a large extent determined by the specificity of his character and is not merely the result of rational responses to realistic situations; that "man's fate is his character." Freud recognized the dynamic quality of character traits and that the character structure of a person represents a particular form in which energy is canalized in the process of living.”


Sayfa 85: “Freud'un bilinçdışı motivasyon kavramıyla yakından ilişkili olan, karakter özelliklerinin doğasına ilişkin teorisidir. Freud, büyük romancıların ve tiyatro yazarlarının her zaman bildiği bir şeyin farkına varmıştır: Balzac'ın ifade ettiği gibi, karakter çalışması "insanın motive olduğu güçlerle" ilgilenir; bir insanın hareket etme, hissetme ve düşünme şekli büyük ölçüde karakterinin özgüllüğü tarafından belirlenir ve yalnızca gerçekçi durumlara verilen rasyonel tepkilerin sonucu değildir; "insanın kaderi onun karakteridir". Freud, karakter özelliklerinin dinamik niteliğini ve bir kişinin karakter yapısının, enerjinin yaşam sürecinde kanalize edildiği belirli bir biçimi temsil ettiğini kabul etmiştir.”


Page 57: “Freud tried to account for this dynamic nature of character traits by combining his characterology with his libido theory. ....... He interpreted the dynamic nature of character traits as an expression of their libidinous source.”


Sayfa 85: "Freud karakter özelliklerinin bu dinamik doğasını kendi karakterolojisini libido teorisiyle birleştirerek açıklamaya çalıştı. ....... Karakter özelliklerinin dinamik doğasını onların şehvetli (libidinal) kaynaklarının bir ifadesi olarak yorumladı.”


Page 57: “The progress of psychoanalytic theory led, in line with the progress of the natural and social sciences, to a new concept which was based, not on the idea of a primarily isolated individual, but on the relationship of man to others, to nature, and to himself. It was assumed that this very relationship governs and regulates the energy manifest in the passionate strivings of man. H. S. Sullivan, one of the pioneers of this new view, has accordingly defined psychoanalysis as a "study of interpersonal relations."”


Sayfa 85: “Psikanalitik teorinin ilerlemesi, doğa ve sosyal bilimlerin ilerlemesine paralel olarak, öncelikle yalıtılmış bir birey fikrine değil, insanın başkalarıyla, doğayla ve kendisiyle olan ilişkisine dayanan yeni bir kavrama yol açtı. Bu ilişkinin, insanın tutkulu çabalarında tezahür eden enerjiyi yönettiği ve düzenlediği varsayılmıştır. Bu yeni görüşün öncülerinden biri olan H. S. Sullivan, psikanalizi "kişiler arası ilişkilerin incelenmesi" olarak tanımlamıştır.”


Freud bu işlerin kapısını açan kişi olarak çok değerli ama tüm teorisini kısıtlı bir kavram yelpazesi çerçevesinde tartıştığı için bir parça yetersizlikler içeriyor. Erich Fromm onun görüşlerinden yola çıkarak başka bir boyuta taşıyacak psikanalitik yaklaşımı.


Pages 58-59-60: “The main difference in the theory of character proposed here from that of Freud is that the fundamental basis of character is not seen in various types of libido organization but in specific kinds of a person's relatedness to the world. In the process of living, man relates himself to the world ( 1 ) by acquiring and assimilating things, and (2) by relating himself to people (and himself). The former I shall call the process of assimilation; the latter, that of socialization. Both forms of relatedness are "open" and not, as with the animal, instinctively determined. Man can acquire things by receiving or taking them from an outside source or by producing them through his own effort. But he must acquire and assimilate them in some fashion in order to satisfy his needs. Also, man cannot live alone and unrelated to others. He has to associate with others for defense, for work, for sexual satisfaction, for play, for the upbringing of the young, for the transmission of knowledge and material possessions. But beyond that, it is necessary for him to be related to others, one with them, part of a group. Complete isolation is unbearable and incompatible with sanity. Again man can relate himself to others in various ways: he can love or hate, he can compete or cooperate; he can build a social system based on equality or authority, liberty or oppression; but he must be related in some fashion and the particular form of relatedness is expressive of his character.


These orientations, by which the individual relates himself to the world, constitute the core of his character; character can be defined as the (relatively permanent) form in which human energy is canalized in the process of assimilation and socialization. This canalization of psychic energy has a very significant biological function. Since man's actions are not determined by innate instinctual patterns, life would be precarious, indeed, if he had to make a deliberate decision each time he acted, each time he took a step. On the contrary, many actions must be performed far more quickly than conscious deliberation allows…….. The character system can be considered the human substitute for the instinctive apparatus of the animal. Once energy is canalized in a certain way, action takes place "true to character." A particular character may be undesirable ethically, but at least it permits a person to act fairly consistently and to be relieved of the burden of having to make a new and deliberate decision every time. He can arrange his life in a way which is geared to his character and thus create a certain degree of compatibility between the inner and the outer situation. Moreover, character has also a selective function with regard to a person's ideas and values. Since to most people ideas seem to be independent of their emotions and wishes and the result of logical deduction, they feel that their attitude toward the world is confirmed by their ideas and judgments when actually these are as much a result of their character as their actions are. This confirmation in turn tends to stabilize their character structure since it makes the latter appear right and sensible.”


Sayfa 86-87-88: “Burada önerilen karakter kuramının Freud'un kuramından temel farkı, karakterin temel dayanağının çeşitli libido örgütlenmelerinde değil, bir kişinin dünyayla ilişkisinin belirli türlerinde görülmesidir. Yaşam sürecinde insan, (1) şeyler edinerek ve özümseyerek ve (2) kendini insanlarla (ve kendisiyle) ilişkilendirerek dünyayla ilişki kurar. İlkine özümseme (asimilasyon), ikincisine ise sosyalleşme süreci diyeceğim. Her iki ilişki biçimi de "açık" olup, hayvanlarda olduğu gibi içgüdüsel olarak belirlenmemiştir. İnsan bir şeyleri dış bir kaynaktan alarak ya da kendi çabasıyla üreterek elde edebilir. Ancak ihtiyaçlarını karşılamak için onları bir şekilde edinmeli ve özümsemelidir. Ayrıca insan tek başına ve başkalarıyla ilişkisiz yaşayamaz. Savunma, iş, cinsel doyum, oyun, gençlerin yetiştirilmesi, bilgi ve maddi mülkiyetin aktarımı için başkalarıyla ilişki kurmak zorundadır. Ancak bunun ötesinde, başkalarıyla ilişkili olması, onlarla bir olması, bir grubun parçası olması gereklidir. Tam izolasyon dayanılmazdır ve akıl sağlığı ile bağdaşmaz. Yine insan kendini başkalarıyla çeşitli şekillerde ilişkilendirebilir: sevebilir veya nefret edebilir, rekabet edebilir veya işbirliği yapabilir; eşitlik veya otorite, özgürlük veya baskıya dayalı bir sosyal sistem kurabilir; ancak bir şekilde ilişkili olmalıdır ve belirli bir ilişki biçimi onun karakterini ifade eder.


Bireyin kendisini dünyayla ilişkilendirdiği bu yönelimler, karakterinin özünü oluşturur; karakter, özümseme (asimilasyon) ve sosyalleşme sürecinde insan enerjisinin kanalize edildiği (nispeten kalıcı) biçim olarak tanımlanabilir. Psişik enerjinin bu kanalizasyonu çok önemli bir biyolojik işleve sahiptir. İnsanın eylemleri doğuştan gelen içgüdüsel kalıplar tarafından belirlenmediğinden, her hareket ettiğinde, her adım attığında kasıtlı bir karar vermek zorunda olsaydı, yaşam gerçekten de tehlikeli olurdu. Aksine, pek çok eylem bilinçli düşünmenin izin verdiğinden çok daha hızlı bir şekilde gerçekleştirilmelidir. ........ Karakter sistemi, hayvanın içgüdüsel aygıtının insani ikamesi olarak düşünülebilir. Enerji belirli bir şekilde kanalize edildiğinde, eylem "karaktere uygun" olarak gerçekleşir. Belirli bir karakter etik açıdan istenmeyebilir, ancak en azından kişinin oldukça tutarlı davranmasına ve her seferinde yeni ve bilinçli bir karar verme yükünden kurtulmasına izin verir. Yaşamını karakterine uygun bir şekilde düzenleyebilir ve böylece içsel ve dışsal durum arasında belirli bir uyumluluk derecesi yaratabilir. Ayrıca karakter, kişinin fikirleri ve değerleri açısından da seçici bir işleve sahiptir. Çoğu insan için fikirler duygularından ve isteklerinden bağımsız ve mantıksal çıkarımların sonucu gibi göründüğünden, dünyaya karşı tutumlarının fikirleri ve yargıları tarafından onaylandığını hissederler, oysa aslında bunlar da eylemleri kadar karakterlerinin bir sonucudur. Bu doğrulama da karakter yapılarını istikrarlı hale getirme eğilimindedir, çünkü karakter yapılarının doğru ve mantıklı görünmesini sağlar.”


Upuzun bir alıntı, bölemedim, Fromm karakter dediğinde ne anlamalıyız belirtmek istedim. Hayvanın içgüdüsünün ikamesi fikri ilginç. Aslında karakterimiz tüm hayatımızı şekillendiriyor. Fikirlerimiz, değerlerimiz, eylemlerimiz yani kısacası herşey karakterimizle bağlantılı.


Page 60: “Not only has character the function of permitting the individual to act consistently and "reasonably"; it is also the basis for his adjustment to society. The character of the child is molded by the character of its parents in response to whom it develops. The parents and their methods of child training in turn are determined by the social structure of their culture. The average family is the "psychic agency" of society, and by adjusting himself to his family the child acquires the character which later makes him adjusted to the tasks he has to perform in social life. He acquires that character which makes him want to do what he has to do and the core of which he shares with most members of the same social class or culture. The fact that most members of a social class or culture share significant elements of character and that one can speak of a "social character" representing the core of a character structure common to most people of a given culture shows the degree to which character is formed by social and cultural patterns. But from the social character we must differentiate the individual character in which one person differs from another within the same culture. These differences are partly due to the differences of the personalities of the parents and to the differences, psychic and material, of the specific social environment in which the child grows up. But they are also due to the constitutional differences of each individual, particularly those of temperament. Genetically, the formation of individual character is determined by the impact of its life experiences, the individual ones and those which follow from the culture, on temperament and physical constitution. Environment is never the same for two people, for the difference in constitution makes them experience the same environment in a more or less different way. Mere habits of action and thought which develop as the result of an individual's conforming with the cultural pattern and which are not rooted in the character of a person are easily changed under the influence of new social patterns. If, on the other hand, a person's behavior is rooted in his character, it is charged with energy and changeable only if a fundamental change in a person's character takes place.”


Sayfa 88-89: “Karakterin yalnızca bireyin tutarlı ve "makul" şekilde hareket etmesine izin verme işlevine sahip olmakla kalmaz; aynı zamanda topluma uyumunun da temelidir. Çocuğun karakteri, kendisine tepki olarak geliştiği ebeveynlerinin karakteri tarafından şekillendirilir. Ebeveynler ve onların çocuk yetiştirme yöntemleri, kültürlerinin sosyal yapısı tarafından belirlenir. Ortalama aile, toplumun "ruhsal aracıdır" ve kendini ailesine göre ayarlayarak çocuk, daha sonra sosyal hayatta yerine getirmesi gereken görevlere uyum sağlamasını sağlayan bir karakter kazanır. Yapması gerekeni yapmasına neden olan ve özünü aynı sosyal sınıf veya kültürün çoğu üyesiyle paylaştığı karakteri kazanır. Bir sosyal sınıfın veya kültürün çoğu üyesinin karakterin önemli unsurlarını paylaşması ve belirli bir kültürün çoğu insanı için ortak olan bir karakter yapısının çekirdeğini temsil eden bir "sosyal karakter "den söz edilebilmesi, karakterin sosyal ve kültürel kalıplar tarafından oluşturulma derecesini gösterir. Ancak sosyal karakterden, aynı kültür içinde bir kişinin diğerinden farklılaştığı bireysel karakteri ayırt etmeliyiz. Bu farklılıklar kısmen ebeveynlerin kişilik farklılıklarından ve çocuğun içinde büyüdüğü belirli sosyal çevrenin psişik ve maddi farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Ancak aynı zamanda her bireyin yapısal farklılıklarından, özellikle de mizaç farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Genetik olarak, bireysel karakterin oluşumu, bireysel ve kültürden gelen yaşam deneyimlerinin mizaç ve fiziksel yapı üzerindeki etkisiyle belirlenir. Çevre iki insan için asla aynı değildir, çünkü yapılarındaki farklılık aynı çevreyi az ya da çok farklı bir şekilde deneyimlemelerine neden olur. Bireyin kültürel kalıba uyması sonucunda gelişen ve kişinin karakterinde kökleşmemiş olan salt eylem ve düşünce alışkanlıkları, yeni sosyal kalıpların etkisi altında kolayca değiştirilebilir. Öte yandan, bir kişinin davranışı karakterine dayanıyorsa, enerji yüklüdür ve ancak kişinin karakterinde temel bir değişiklik meydana gelirse değişebilir.”


Karakterin genetik yapımız, mizacımız kadar içinde bulunduğumuz toplum tarafından da şekillendiğini söylüyor. Özellikle okulun bu konudaki etkisi çok fazla. Maalesef içinde yaşadığımız devlet bir şekilde bizlerin ne tür karakter yapısında olacağımızı da belirliyor. İçine doğduğumuz din, içine doğduğumuz iklim, coğrafya. Yani bir insan sadece tek başına bir insan değil. Nasıl bir insan olduğumuzu (olacağımızı) Çok fazla parametre etkiliyor.


Neredeyse tüm kitabı alıntılayacağım. Tekrar ediyorum ama mecburum. Bu kitabı kesinlikle kendiniz de okumalısınız. Kitabı alın okuyun, kendinize ait bir bakışınız olsun, sonra bir de benim yazdıklarım eşliğinde takip edin. Belki ben kendi görüşlerimle yazarı aşırı sulandırıyorumdur. Belki de kendi algımla konuyu yanlış yöne çekiyorum. (Bence doğru algılıyorum ama…) Şunu demek istiyorum, ben sadece bu yazıları okuyanlara ipucu verebiliyorum. İpucunu alıp tüm ipi çekip çıkaracak olan sizsiniz.


Son olarak bu yazının sonuna gelmişken, bu kitap bir kişisel gelişim kitabı değil. Bu kitap bir çeşit yol haritası. Bir çeşit keşif. Bir çeşit ders kitabı. Nasıl kendimiz olarak yaşayacağımızı gösteren bir kılavuz. Anlattıkları kişisel gelişim kitapları ile paralellikler içeriyor ama amaç okuyucunun kişisel gelişimini sağlamak değil.


Sonraki bölüm “Karakter Türleri: Üretken Olmayan Yönelimler” bir kaç alt başlığı var: Alımlayıcı Yönelim, Sömürücü Yönelim, İstifçi Yönelim, Pazarlayıcı Yönelim… Bu kısmı da bir yazı ile ele alacağım.


Mizaç, Kişilik ve Karakter
Mizaç, Kişilik ve Karakter