Kendini Savunan İnsan Öznelci Etiğe Karşı Nesnelci Etik (2. Yazı)

Güncelleme tarihi: 13 Eyl

Öznelci Etiğe Karşı Nesnelci Etik Alt Başlığı ile devam ediyorum. İlk bir kaç sayfa Özne ve nesnel tartışmasını yürütüyor. Sadece bu kitabın konusu için değil tüm sosyal bilimler için geçerli olan bir tartışma. Neye nesnel denilir neye öznel, öznel olan bilimsel değilse onu gerçek ve doğru kabul edebilir miyiz, edemez miyiz? Olgular ve değerler arasındaki ilişki nedir?


Erich Fromm etik tartışmaların nesnel doğrular üzerinden yapılıp yapılamayacağını tartışıyor. Çok basit bir tanımla etik, ahlakın bilgisine ulaşmak dersek, ahlakı da doğru yaşamak için erdemlere, değerlere sahip olmak dersek o zaman bu kadar öznel bir konunun, neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunun ve yaşarken bize kılavuzluk yapacak şeyleri seçmek konusunda nasıl bir yol izleyeceğimiz konusunun bilimsel bilgi ile karıştırılmaması gerekiyor. Zaten Erich Fromm da konuyu etik boyutu ile sanırım bu yüzden tartışıyor. Söz konusu etik olunca aslında bir seçim yapma durumu söz konusu. Yani nasıl bir yaşamı seçeceğiz?


Oldukça öznel bir giriş yaptım. Kendimi her ne kadar geride tutmaya çalışsam da beceremiyorum. Bu yazıları okuyanlara umarım kötülük etmiyorumdur. Ben spoiler hiç sevmem, okuduğum, izlediğim şeyleri başkalarından etkilenmeden almayı tercih ederim. Başkalarının görüşlerini de merak ederim ama önce kendim, kimsenin etkisi altında kalmadan ilk elden konuyu görmeliyim. Şimdi benim yazdıklarımı okuyarak eğer bu kitabı anlamaya çalışırsanız yanlış yapmış olursunuz. Benim tavsiyem bu kitabı önce kendiniz okuyun sonra eğer ihtiyaç hissederseniz benim yorumlarımı da içeren bu yazıları okuyun. Diğer türlü eğer ben konuyu yanlış algılamışsam benim yanlışımı da bir virüs gibi kendinize almış olursunuz. Ama kitap okumayı sevmeyenler bu yazıyı da okumayacaktır o yüzden bu yazıları youtube da okumaya başladım. Belki okumayı değil de dinlemeyi tercih edenler vardır diye.


Alıntılar eşliğinde yazıya devam ediyorum.


Page 17: “However, in the arts we are accustomed to lay down objectively valid norms, deduced from scientific principles which are themselves established by observation of fact and/or extensive mathematico-deductive procedures. The pure or "theoretical" sciences concern themselves with the discovery of facts and principles, although even in the physical and biological sciences a normative element enters which does not vitiate their objectivity. The applied sciences concern themselves primarily with practical norms according to which things ought to be done - where "ought" is determined by scientific knowledge of facts and principles. Arts are activities calling for specific knowledge and skill. While some of them demand only common-sense knowledge, others, such as the art of engineering or medicine, require an extensive body of theoretical knowledge. If I want to build a railroad track, for instance, I must build it according to certain principles of physics. In all arts a system of objectively valid norms constitutes the theory of practice (applied science) based on the theoretical science. While there may be different ways of achieving excellent results in any art, norms are by no means arbitrary; their violation is penalized by poor results or even by complete failure to accomplish the desired end.”


Sayfa 46-47: “Bununla birlikte, sanatta, olguların gözlemlenmesine ve/veya kapsamlı matematiksel-tümdengelimsel prosedürlerle oluşturulan bilimsel ilkelerden çıkarılan nesnel olarak geçerli normlar koymaya alışkınız. Saf (salt, katıksız) ya da "teorik" bilimler olguların ve ilkelerin keşfedilmesiyle ilgilenir, ancak fizik ve biyoloji bilimlerinde bile nesnelliklerini bozmayan normatif bir unsur devreye girer. Uygulamalı bilimler ise öncelikle işlerin hangi pratik normlara göre yapılması gerektiğiyle ilgilenir - burada "yapılması gereken" olgu ve ilkelere ilişkin bilimsel bilgi tarafından belirlenir. Sanatlar özel bilgi ve beceri gerektiren faaliyetlerdir. Bazıları yalnızca sağduyu bilgisi gerektirirken, mühendislik veya tıp sanatı gibi diğerleri kapsamlı bir teorik bilgi birikimi gerektirir. Örneğin bir demiryolu hattı inşa etmek istiyorsam, bunu belirli fizik ilkelerine göre inşa etmeliyim. Tüm sanatlarda nesnel olarak geçerli normlar sistemi, teorik bilime dayanan uygulama teorisini (uygulamalı bilim) oluşturur. Herhangi bir sanatta mükemmel sonuçlara ulaşmanın farklı yolları olsa da, normlar hiçbir şekilde keyfi değildir; ihlal edilmeleri kötü sonuçlarla ve hatta istenen sonuca ulaşmada tamamen başarısızlıkla cezalandırılır.


Erich Fromm’un sanat derken ne kastettiğini anlamamız önemli. Sanat için bilgi ve beceri gerekir diyor. Bazı sanatlar sağduyu ile ifa edilebilir ama bazıları kapsamlı teorik bilgiye ihtiyaç duyar diyor. Mühendislik ve tıp gibi bilim alanlarını da sanat olarak adlandırdığına dikkat etmek gerek. Normalde günlük hayatta, bu tür bilim dallarını sanat olarak adlandırmayız. Teorik bilim ve uygulamalı bilim arasındaki ayrıma dikkat etmemiz gerekiyor. Yani fizik, kimya gibi teori üstüne kurulu bilimlerden farklı olarak tıp, mühendislik gibi performans sergileyebileceğin bilimlerin farkına varmak gerekiyor. Teorik bilgiye sahipsin ama bu bilgiyi nasıl kullanacağın sana bağlı. Yani doğru uygulama için sağlam bir teorik altyapıya ihtiyaç var.


Sanatta mükemmel sonuçlara ulaşmak için normlar var ise yaşama sanatı için hangi normlar vardır?


Page 17-18: But not only medicine, engineering, and painting are arts; living itself is an art -in fact, the most important and at the same time the most difficult and complex art to be practiced by man. Its object is not this or that specialized performance, but the performance of living, the process of developing into that which one is potentially. In the art of living, man is both the artist and the object of his art; he is the sculptor and the marble; the physician and the patient."


Sayfa 47: “Ancak sadece tıp, mühendislik ve resim sanat değildir; yaşamak başlı başına bir sanattır -aslında insanın yapabileceği en önemli ve aynı zamanda en zor ve karmaşık sanattır. Amacı şu ya da bu uzmanlaşmış performans değil, yaşam performansı, kişinin potansiyel olarak olduğu şeye dönüşme sürecidir. Yaşam sanatında insan, sanatının hem sanatçısı hem de nesnesidir; o heykeltıraş ve mermerdir; doktor ve hasta.


Ben bu durumu tohumun ağaca dönüşmesi sürecine benzetiyorum. Eğer doğru şartlar altında bir tohum yetişirse çok sağlık bir ağaca dönüşebilir ama susuz, ışıksız bırakırsan ağaç ağaç olmaktan çıkar. "Kişinin potansiyel olarak olduğu şeye dönüşme süreci". Bu cümleyi akılda tutmamız gerekiyor.


Page 18: “Humanistic ethics, for which "good" is synonymous with good for man and "bad" with bad for man, proposes that in order to know what is good for man we have to know his nature. Humanistic ethics is the applied science of the "art of living" based upon the theoretical "science of man." Here as in other arts, the excellence of one's achievement ("virtus") is proportional to the knowledge one has of the science of man and to one's skill and practice. But one can deduce norms from theories only on the premise that a certain activity is chosen and a certain aim is desired.”


Sayfa 47: "İyi"nin insan için iyi ve "kötü"nün insan için kötü ile eşanlamlı olduğu hümanist etik, insan için neyin iyi olduğunu bilmek için onun doğasını bilmemiz gerektiğini önerir. Hümanist etik, teorik "insan bilimi"ne dayanan "yaşam sanatı"nın uygulamalı bilimidir. Burada, diğer sanatlarda olduğu gibi, kişinin başarısının ("virtus") mükemmelliği, kişinin insan bilimi hakkında sahip olduğu bilgiyle ve kişinin beceri ve uygulamasıyla orantılıdır. Ancak, yalnızca belirli bir faaliyetin seçildiği ve belirli bir amacın istendiği varsayımıyla teorilerden normlar çıkarılabilir.”


İnsanın doğasını bilmek ve insan bilimi bu paragraftaki iki önemli kavram. İnsan biliminden ne kastettiğini bir sonraki bölümde anlatacak. Bir önceki alıntıda doğru uygulama için sağlam altyapıya ihtiyaç var demiştik. İşte şimdi o alt yapıyı söylüyor bize. “Science of Man” İnsanın Bilimi dediği kavrama geliyoruz. Hümanist Etik’i insan bilimi olarak değerlendiriyor. Yavaş yavaş yaşama sanatının uygulamalı bilimine doğru ilerliyoruz.


Kendisi hakkında kafa yormadan ezbere yaşayan insanların becerebileceği iş değil yaşama sanatı. Çevrenizdeki insanlara bir bakın kaçı kendisine yatırım yapıyor? Kaçı kendisini tanımaya, kendisini geliştirmeye çalışıyor? İnsanların çok büyük bir kısmı hiç emek harcamadan bir şeyler elde etmek istiyor. Hem mutlu olmak istiyorlar hem de mutlu olmak için gereken şeyleri yapmıyorlar. Örneğin, kadınlar güzellik peşinde, erkekler güç peşinde koşuyor ve yine de mutsuz olmaya devam ediyor ama asıl soruna inme ihtiyacı hissetmiyor. Keşke yüzümüze estetik yaptırdığımızda tüm dertlerimiz bitseydi ama bitmiyor. Asıl odaklanmamız gereken şeyi gözden kaçırdığımız için yüzümüz güzelleşiyor ama mutsuzluğumuz devam ediyor.


Page 18: “The drive to live is inherent in every organism, and man can not help wanting to live regardless of what he would like to think about it. The choice between life and death is more apparent than real; man's real choice is that between a good life and a bad life.”


Sayfa 48: “Yaşama dürtüsü her organizmanın doğasında vardır ve insan, onun hakkında ne düşünmek isterse düşünsün yaşamayı istemekten kendini alamaz. Yaşam ve ölüm arasındaki seçim, gerçek olmaktan çok görünüştedir; insanın gerçek seçimi, iyi bir yaşamla kötü bir yaşam arasındadır.


Diğer sanatlarla yaşama sanatını farklı kılan bir durum var. İnsanlar köprüsüz veya resimsiz bir hayatı tasavvur edebilir ama yaşamın olmadığı bir durum hayal dahi edilemez. Yani yaşamaktan başka çaremiz olmadığına göre iyi yaşamaktan başka da çaremiz yok. Fakat asıl mesele de bu: nasıl iyi yaşayacağız? Asıl meseleyi yanlış yere koyup da ölümle yaşamı gündemde tuttuğunda angaje olduğun şeyde yanlış oluyor. Ölümün kaçınılmazlığı ile barışarak var olan tek hayatı anlamlı yaşamaya odaklanmak gerek. Ölümün kaçınılmazlığı ile baş etmek için yapılması gereken de var olan tek hayatımızı bu kitabın önerdiği şekilde potansiyelimizi hayata geçirerek, yeteneklerimize göre yaşayarak ve üreterek geçirmektir


Page 18-19: “It is interesting at this point to ask why our time has lost the concept of life as an art. Modern man seems to believe that reading and writing are arts to be learned, that to become an architect, an engineer, or a skilled worker warrants considerable study, but that living is something so simple that no particular effort is required to learn how to do it. Just because everyone "lives" in some fashion, life is considered a matter in which everyone qualifies as an expert. But it is not because of the fact that man has mastered the art of living to such a degree that he has lost the sense of its difficulty. The prevailing lack of genuine joy and happiness in the process of living obviously excludes such an explanation. Modern society, in spite of all the emphasis it puts upon happiness, individuality, and self-interest, has taught man to feel that not his happiness (or if we were to use a theological term, his salvation) is the aim of life, but the fulfillment of his duty to work, or his success.”


Sayfa 48: “Zamanımızın neden bir sanat olarak yaşam kavramını kaybettiğini sormak bu noktada ilginçtir. Modern insan, okuma ve yazmanın öğrenilmesi gereken sanatlar olduğuna, mimar, mühendis veya vasıflı bir işçi olmanın önemli bir çalışmayı gerektirdiğine, ancak yaşamanın o kadar basit bir şey olduğuna ve nasıl yapılacağını öğrenmek için özel bir çaba gerekmediğine inanıyor gibi görünüyor. Herkes bir şekilde "yaşadığı" için, yaşam herkesin uzman olarak nitelendirildiği bir konu olarak kabul edilmektedir. Ancak bunun nedeni, insanın yaşama sanatında bu derece ustalaşmış olması ve bunun zorluğu duygusunu kaybetmiş olması değildir. Yaşam sürecinde hakim olan gerçek neşe ve mutluluk eksikliği, açıkça böyle bir açıklamayı dışlar. Modern toplum, mutluluğa, bireyselliğe ve kişisel çıkara yaptığı tüm vurguya rağmen, insana hayatın amacının mutluluğu (ya da teolojik bir terim kullanacak olursak, kurtuluşu) değil, çalışma görevini yerine getirmesi ya da başarısı olduğunu hissettirmiştir.


Yaşamı bir sanat olarak algılamıyor olmak o kadar yaygın ki. Hemen hemen herkes hiç düşünmeden yaşıyor. Sadece yaşıyor: yiyor, içiyor, sevişiyor… Düşünmeden kararlar alıyor. Kendisine dayatılan şeyleri düşünmeden gerçek olarak kabul ediyor. Emek harcamadan yaşamanın yaşamak olduğunu sanmak ortalama insanın yaptığı şey. Yaşamak bir çeşit alışkanlık gibi. Üstünde düşünülmeden devam eden bir süreç. Aslında yaşamayı bir sanat eserine çeviren de bu. Teorik bilgiye sahip olmalıyız ve bu bilgiyi uygulamalıyız. İnsanların hatası sanki biliyormuş gibi yapmak. Halbuki hiçbir şey bilmediğinin farkında değil. Öncülü yanlış bir kere. Bildiğini varsayıyorsun ve ona göre yol alıyorsun sonuç da hüsran oluyor tabii. Bir cerrahın hiç bir teorik bilgiye sahip olmadan ameliyat yaptığını düşünün… işte insanlar hiç kafa yormadan hiç öğrenmeden hatta daha kötüsü yanlış şeyler öğrenerek yaşama işini becerebileceklerini zannediyorlar. Erich Fromm Yaşamın Amacının mutluluk olduğunu söylüyor. İnsanların çalışma görevini yerine getirmek ve bunu başarmak için yaşadığını ama bunun yanlış olduğunu söylüyor. Ben şunu anlıyorum amaç çalışmak değil amaç mutlu olmak. Eğer hedefi bu şekilde koyarsan o zaman (çalışmak, kendini geçindirmek de bir zorunluluk olduğuna göre) seni mutlu eden işleri yapmak kaçınılmaz oluyor.


Page 19-20: “If ethics constitutes the body of norms for achieving excellence in performing the art of living, its most general principles must follow from the nature of life in general and of human existence in particular. In most general terms, the nature of all life is to preserve and affirm its own existence. All organisms have an inherent tendency to preserve their existence: it is from this fact that psychologists have postulated an "instinct" of self-preservation. The first "duty" of an organism is to be alive.


''To be alive" is a dynamic, not a static, concept. Existence and the unfolding of the specific powers of an organism are one and the same. All organisms have an inherent tendency to actualize their specific potentialities. The aim of man's life, therefore, is to be understood as the unfolding of his powers according to the laws of his nature.”


Sayfa 49:Etik, yaşama sanatının icrasında mükemmelliğe ulaşmak için normlar bütününü oluşturuyorsa, en genel ilkeleri genel olarak yaşamın ve özel olarak da insan varoluşunun doğasından kaynaklanmalıdır. En genel anlamda, tüm yaşamın doğası kendi varlığını korumak ve olumlamaktır (doğrulamaktır, bildirmektir, onaylamaktır). Tüm organizmalar varlıklarını korumaya yönelik içsel bir eğilime sahiptir: psikologlar bu gerçekten yola çıkarak kendini koruma "içgüdüsünü" ortaya atmışlardır. Bir organizmanın ilk "görevi" hayatta kalmaktır.


'Hayatta olmak' statik değil dinamik bir kavramdır. Varoluş ve bir organizmanın kendine özgü güçlerinin ortaya çıkması bir ve aynı şeydir. Tüm organizmalar kendi özel potansiyellerini gerçekleştirme yönünde içsel bir eğilime sahiptir. Bu nedenle insanın yaşamının amacı, doğasının yasalarına göre güçlerinin ortaya çıkması olarak anlaşılmalıdır."


Çevirirken bir konuya takıldım."preserve and affirm its own existence": preserve (korumak) kısmı kolay anlaşılabilir ama affirm kelimesine biraz odaklanmak gerekiyor. Az sonra da "affirmation of life" şeklinde geçecek. Affirm kelimesinin kelime anlamı: "onaylamak, doğrulamak, söylemek, iddia etmek, beyan etmek"; affirmation ise "onay, doğrulama" demek. Varlığımızı nasıl onaylıyoruz, doğruluyoruz, beyan ediyoruz; yaşamı nasıl onaylayıp, doğruluyoruz.? Bu kavramı Nietzsche kullanmış. Nihilizme karşı bir kavram olarak. Acısıyla, tatlısıyla yaşamı kabul etmek, sevmek anlamında. İyi ve kötünün ötesinde yaşamı olduğu gibi göğüslemek. Erich Fromm için de bu kavram çok önemli. Bir çok yerde geçiyor. Hayatı olumlamak, onaylamak, evetlemek şeklinde çevriliyor ama asıl önemli olan bu kelime ile hangi kavramı açıklamak istediği. Ben yaşamı olduğu gibi sevmek, kabul etmek olarak algılıyorum. Yaşamı onaylamak da denilebilir, olumlamak da ama yaşamı göğüslemek desek daha mı doğru olur bilemedim. Bu şekilde çevrilse “yaşamın doğası kendi varlığını korumak ve göğüslemektir” çok da itici durmazdı sanırım.


Yaşama sanatının teorik bilgisinin hümanist etik yani insan bilimi olduğunu söylemişti. İnsan varoluşunun doğasını irdelemek gerekiyor. En temel doğamız hayatta kalmak ve varlığımızı tasdik etmektir. Eğer varlığını olduğun gibi gösteremiyorsan yaşamamışsın demektir. Varolmak, kendine özgü güçlerin ortaya çıkması demektir. Eğer bu güç çıkmamışsa varolmamışsın demektir. Doğduğun andan itibaren sadece uyuduğunu yada bir yatakta yattığını düşün buna yaşamak denilebilir mi? Eğer bende var olan tüm potansiyeli, birikimi, yeteneği ortaya çıkaramıyorsam, gösteremiyorsam o zaman yaşamış sayılır mıyım?


Page 20: “Man, however, does not exist "in general." While sharing the core of human qualities with all members of his species, he is always an individual, a unique entity, different from everybody else. He diflers by his particular blending of character, temperament, talents, dispositions, just as he differs at his fingertips. He can affirm his human potentialities only by realizing individuality. The duty to be alive is the same as the duty to become oneself, to develop into the individual one potentially is.


To sum up, good in humanistic ethics is the affirmation of life, the unfolding of man's powers. Virtue is responsibility toward his own existence. Evil constitutes the crippling of man's powers; vice is irresponsibility toward himself.”


Sayfa 49: “"Bununla birlikte, insan "genel olarak" var değildir. İnsani niteliklerin özünü türünün tüm üyeleriyle paylaşırken, her zaman bir bireydir, herkesten farklı, eşsiz bir varlıktır. Tıpkı parmak uçlarındaki farklılıklar gibi, karakter, mizaç, yetenekler ve eğilimlerin kendine özgü karışımıyla farklılaşır. İnsani potansiyellerini ancak bireyselliğinin farkına vararak olumlayabilir. Yaşama görevi, kişinin kendisi olma, potansiyel olarak olduğu bireye dönüşme göreviyle aynıdır.


Özetle, hümanist etikte iyi, yaşamın onaylanması (olumlanması), insanın güçlerinin ortaya çıkarılmasıdır. Erdem, kendi varoluşuna karşı sorumluluktur. Kötülük ise insanın güçlerinin sakatlanmasıdır; ahlaksızlık ise insanın kendisine karşı sorumsuzluğudur."


Bu son alıntıyı tekrar tekrar okudum. O kadar kilit tespitler ki. Kendini tanımak, kendinin farkında olmak, yeteneklerini keşfetmek yaşamanın ilk aşaması. Neler yapabileceğinin farkına varmak. Her insan ayrı bir birey. Her birimiz bir diğerinden farklıyız. Aynı yumurta ikizleri bile genetik olarak %99.9 aynı olmalarına rağmen birbirlerinden farklılar. Her birimizin mizacı diğerinden farklı. Her birimiz kendimize has yeteneklerle dünyaya geliyoruz. Asıl mesele bu yeteneğin farkına varabiliyor muyuz, varamıyor muyuz. Bütün kitap boyunca bu konu inceleniyor. Nasıl yeteneklerimizi keşfedebiliriz ve nasıl potansiyelimize ulaşabiliriz.


Ben çok şey öğrendim bu kitaptan. Tabii kendime yaptığım önceki yatırımları da yadsımıyorum. Ancak hazır bir beyin, çevresinde olanları doğru algılayabiliyor. Benim beynimin bu kadar geç hazır olması çok büyük bir kayıp belki, ama ya hiç ayıkmasaydım, ya insanların %95’i (tamamen kişisel gözlemdir en ufak bilimsel bir yanı yoktur) gibi yeteneklerini, potansiyelini fark etmeden yaşayıp, ölüp gitseydim. Çok Polyannacı bir insan değilim ama işin aslı başka çarem de yok. Oturup ağlamak gibi aptalca bir şey yapacak halim de yok. Elimizde olan bu. Elimde olmayan şeyler için yapabileceğim bir şey yok.


Böylece Öznelci Etiğe Karşı Nesnelci Etik Alt Başlığı bitti. Sonraki alt başlık “İnsanın Bilimi”, “Science of a Man” yavaş yavaş giriş bitiyor ve konunun derinliklerine girmeye başlıyoruz.


Kendini olumlamak, Potansiyeli ortaya çıkarmak, Yaşama amacımız olmalı
Kendini olumlamak, Potansiyeli ortaya çıkarmak, Yaşama amacımız olmalı