Kendini Savunan İnsan, Hümanist Etik Sorunları, KARAKTER VE AHLAKİ YARGI 20.Yazı

Hala sondan bir önceki ve kitabın en uzun bölümü olan 4. Bölümdeyiz. Hümanist etiğin Sorunları ana başlığı altında şimdiye kadar “Bencillik, Kendini Sevme” konusunu; “Vicdan”ı; “Haz ve Mutluluk”u; “Karakter Özelliği Olarak İnanç” konusunu gördük. 5. Alt başlık olan “İnsandaki Moral Güçler” altında “İnsan iyi mi kötü mü” ve “Üreticiliğe karşı Bastırmayı” inceledik ve bu alt başlığın son kısmına geldik. “Karakter ve Ahlaksal Yargı” konusundayız.


263 sayfalık kitabın 243. sayfasındayız. Çok yorucu oldu ama çok da keyif aldım. Belki düzgün bir çeviri olsa ve bir de İngilizceden çevirmek zorunda kalmasam bu kadar yorucu olmazdı ama bu yöntemle zaten daha önce iki kere okumuş olduğum kitabı iki kere daha okumuş gibi oldum. Çevirirken bazı kavramları daha iyi anladım. Altını çizmiş, not almış da olsam bazı yerleri daha titiz okumamı sağladı.


Tabi ben bu kitabı okurken aklımda olan birçok bilgiye de ister istemez başvurmuş oldum. Neticede yılların birikimi ile belli bir felsefi alt yapıya sahip olarak bakıyorum okuduklarıma. Bendeki bilgilerle bu kitap çok iyi uyuştu. Belki bir başkası benim kadar faydalı bulmayabilir bu kitabı. Yada benim gibi dertleri olmayan kişiye hitap etmeye de bilir. Bu biraz da anahtar, kilit konusuna benziyor. Eğer kitap benim kilidime uymasa idi kapı açılmayacaktı. Bu kitabın anahtarı benim kilidime uydu yani. Umarım başka insanların da işine yarar.


C. KARAKTER VE AHLAKİ YARGI


Page 231: “The problem of moral judgment is frequently associated with that of freedom of will vs. determinism. One view holds that man is completely determined by circumstances which he can not control, and that the idea that man is free in his decisions is nothing but an illusion. From this premise the conclusion is drawn that man can not be judged for his actions since he is not free in making his decisions. The opposite view maintains that man has the faculty of free will, which he can exercise regardless of psychological or external conditions and circumstances; hence that he is responsible for his actions and can be judged by them.


It would seem that the psychologist is compelled to subscribe to determinism. In studying the development of character he recognizes that the child starts his life in an indifferent moral state, and that his character is shaped by external influences which are most powerful in the early years of his life, when he has neither the knowledge nor the power to change the circumstances which determine his character. At an age when he might.attempt to change the conditions under which he lives, his character is already formed and he lacks the incentive to investigate these conditions and to change them, if necessary. If we assume that the moral qualities of a person are rooted in his character, is it not true, then, that since he has no freedom in shaping his character, he cannot be judged? Is it not true that the more insight we have into the conditions which are responsible for the formation of character and its dynamics, the more inescapable seems the view that no person can be morally judged?"



Sayfa 243: “Ahlaki yargı sorunu sıklıkla irade özgürlüğüne karşı determinizm sorunuyla ilişkilendirilir. Bir görüş, insanın kontrol edemediği koşullar tarafından tamamen belirlendiğini ve insanın kararlarında özgür olduğu fikrinin bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını savunur. Bu önermeden, kararlarını verirken özgür olmadığı için insanın eylemlerinden dolayı yargılanamayacağı sonucu çıkar. Karşıt görüş ise, insanın psikolojik ya da dış koşullar ve durumlardan bağımsız olarak kullanabileceği özgür irade yetisine sahip olduğunu, dolayısıyla eylemlerinden sorumlu olduğunu ve bu eylemlerinden dolayı yargılanabileceğini savunur.


Görünüşe göre psikolog determinizmi kabul etmek zorunda kalmaktadır. Karakter gelişimini incelerken, çocuğun hayata kayıtsız bir ahlaki durumda başladığını ve karakterinin, karakterini belirleyen koşulları değiştirecek ne bilgisi ne de gücü olduğu hayatının ilk yıllarında en güçlü olan dış etkiler tarafından şekillendirildiğini kabul eder. Yaşadığı koşulları değiştirmeye teşebbüs edebileceği bir yaşta, karakteri çoktan oluşmuştur ve bu koşulları araştırmak ve gerekirse değiştirmek için gerekli güdüden yoksundur. Bir kişinin ahlaki niteliklerinin karakterinde kök saldığını varsayarsak, o zaman karakterini şekillendirmede özgürlüğü olmadığı için yargılanamayacağı doğru değil midir? Karakterin oluşumundan ve dinamiklerinden sorumlu olan koşullar hakkında ne kadar çok bilgi sahibi olursak, hiçbir insanın ahlaki açıdan yargılanamayacağı görüşünün o kadar kaçınılmaz göründüğü doğru değil midir?


Çok derin bir tartışma konusu. Dünyanın işleyişi sebep sonuç ilişkilerini bağlı. Yani olan herşeyin bir sebebi var. Bunun adına gerekircilik, belirlenimcilik deniyor. Evren fizik yasaları ile işliyor yani bir taşı attığımda yere düşüyor yada beynimden kurşun yediğimde ölüyorum yada ışık bir prizmadan geçirilirse gökkuşağı oluşuyor vb. Her yapılan şeyin bir sonucu var.


Bu konu insana uyarlanınca işler karışıyor. Benim yada sizin yaptıklarınız da bir şeylerin zorunlu sonucu mu? Yani aslında ben yada siz kendi irademizle bir şeyleri yapıyoruz zannederken aslında kaçınılmaz olanı mı yaşıyoruz? Eğer yaptığım şeyi kendi irademle yapmıyorsam o zaman gerçekten yaşadığımı söyleyebilir miyim? Bu tartışmaya giriyor Erich Fromm.


Kişisel olarak net bir kararım yok ama dini anlamda olmayan bir kader fikrim var. Yani sınırlarımız belli. Hem psikolojik hem de sosyolojik olarak. Fakat bu sınırları yıkan insanlar olduğunu da biliyorum o zaman demek ki bir kural, kanun değil bu. Şunu demek istiyorum.


İnsanın sermayeleri var. Dünyaya geldiğimiz anda bir sermaye (cevher) ile geliyoruz. Bu hem genetik olarak kodlarımızda hem reel olarak ailemizde olan bir sermaye. Yani doğduğumuz anda sahip olduğumuz birçok parametre sınırlarımız ne olacağını belirliyor. Nedir bu parametreler, en temel ikisi zeka ve mizaç. Eğer 80 IQ’ya sahipsem gidebileceğim sınır ile 150 IQ’ya sahip olduğumda gideceğim mesafe aynı değil. Mizaç açısından da bazı şeyler öğretilmiyor, ailemizden miras alıyoruz. Mizaç zekaya göre çok daha değişken. Ailemiz ataksa biz de öyle oluyoruz. (Tabii bunlar zorunluluk değil ama büyük olasılıkla öyle oluyor. Aslında eşeyli üremenin faydası da bu değil mi? Benim gibi yakın akraba evliliğinden doğan bir çocuksanız o zaman ailenizi yansıtma olasılığınız çok çok fazla. Ama ne olursa olsun anne babanız akraba olmasa bile onlarda var olanlar size de bir şekilde aktarılacak) ailemiz içine kapanıksa biz de öyle doğuyoruz, ailemiz iş bitirici, pısırık, özgüveni yüksek, sinirli, soğukkanlı… saymakla bitmez özelliklerin bir harmanı olarak doğuyoruz. Yani öğrenilmeyen bir şeylerimiz var. İşte bu cevher doğru da işlenebilir, yanlış da. Sahip olduğumuz sermaye bizim nasıl bir hayat yaşayacağımız konusunda etkili ama tek başına anlamı yok. İster 200 IQ’ya sahip ol, mizacında da olabilecek en pozitif şeyler olsun, doğduğun anda bir mağaraya kapatılırsan ve sadece karnının doyurulmasına izin verilirse bir sekoya olabilecekken ancak bir çalı olabilirsin. Bu bakış açısı ile determinizm bir şeyleri söylememiz için bize doneler veriyor ama yaşamda sadece belirli şeyler neyse ki yok. Bir de “tesadüf” var. Eğer her zarı attığımda kaç geleceğini bilseydim zar atmanın anlamsız olacağını bilir ve artık zarı atmazdım. Eğer her şey önceden belli olsa neden yaşayalım.


Bilim insanları aslında tesadüf diye bir şey yok sadece biz tüm parametreleri göremiyoruz bu yüzden zarı atınca 2 gelmesine tesadüf diyoruz. Eğer hangi hızla, hangi açı ile zarı attığımızı bilirsek, hava basıncını, nemini, rüzgarı yani dış etkenlerin tamamını hesabımıza eklersek, zarın her defasında kaç geleceğini biliriz diyorlar. Doğru bir yaklaşım sözüm yok ama bir insan olarak hiç bir zaman bu kadar hesaplamayı yapamayacağıma göre sen ne kadar tesadüf değil dersen de benim için tesadüf olmaya devam edecek.


Kısacası teorik olarak deterministik bir dünyada yaşadığımız doğru ama pratikte her şeyi hesaba katamayacağımız için hala yaptığımız şeylerin sonucunu da bizler bilemeyeceğiz. Tabi ki verdiğimiz her karar bir sebebe dayanıyor ama zarı atıyor oluşumda bir sebep değil mi? Bilimsel olarak belirli olması benim de onu belirli bir şekilde deneyimlememi gerektirmiyor. Heli ki kuantum fiziğini keşfettiğimizden bu yana mikro evrenle, makro evrenin yasalarının aynı olmadığını biliyoruz. Bizler belki mikro evren de değiliz ama karar vermemizi sağlayan nöronlar oldukça mikro. Belki de orada hala tam olarak çözemediğimiz bambaşka bir yasa var. Belirlenmiş zannettiğimiz şey belirlenmemiş olabilir.


Yine dağıldım kitaba dönelim.


Page 232-233: “We are prone to believe that we act freely because, as Spinoza has already suggested, we are aware of our wishes but unaware of their motivations. Our motives are an outcome of the particular blend of forces operating in our character. Each time we make a decision it is determined by the good or evil forces, respectively, which are dominant. ……… His decision, however, shows that one set of forces was stronger than the other and hence that even in his case his decision was determined by his character. Therefore, if his character had been different he would have acted differently, but again strictly according to the structure of his character. The will is not an abstract power of man which he possesses apart from his character. On the contrary, the will is nothing but the expression of his character. The productive person who trusts his reason and who is capable of loving others and himself has the will to act virtuously. The nonproductive person who has failed to develop these qualities and who is a slave of his irrational passions lacks this will."


Sayfa 244-245: “Özgürce hareket ettiğimize inanmaya eğilimliyizdir çünkü Spinoza'nın daha önce önerdiği gibi, isteklerimizin farkındayızdır ancak motivasyonlarının farkında değilizdir. Güdülerimiz, karakterimizde işleyen güçlerin belirli bir karışımının sonucudur. Her karar verdiğimizde, bu karar sırasıyla baskın olan iyi ya da kötü güçler tarafından belirlenir. ……. Ancak verdiği karar, bir dizi gücün diğerinden daha güçlü olduğunu ve dolayısıyla bu durumda bile kararının karakteri tarafından belirlendiğini göstermektedir. Bu nedenle, karakteri farklı olsaydı farklı davranırdı, ama yine de kesinlikle karakterinin yapısına göre davranırdı. İrade, insanın karakterinden ayrı olarak sahip olduğu soyut bir güç değildir. Aksine, irade onun karakterinin ifadesinden başka bir şey değildir. Aklına güvenen, başkalarını ve kendisini sevebilen üretken kişi erdemli davranma iradesine sahiptir. Bu nitelikleri geliştirmekte başarısız olan ve mantıksız tutkularının kölesi olan üretken olmayan kişi ise bu iradeden yoksundur.


Erich Fromm üretken olan insanın her olumsuz sorunun çözümü olacağını söylüyor. (Açıkcası biraz rahatsız edici. Çünkü söylediği bazı şeyler kanıta dayalı değil. İyi karakter ile kötü karakterin kriterleri nedir? Üretkensen iyi karaktere sahipsin ama nasıl üretken olacaksın.) Birkaç alıntı önce çok hayati olan şu kısmı kırmızıya boyamıştım: “Yaşadığı koşulları değiştirmeye teşebbüs edebileceği bir yaşta, karakteri çoktan oluşmuştur ve bu koşulları araştırmak ve gerekirse değiştirmek için gerekli güdüden yoksundur.” Bu durumda olan insan ne yapacak. Yani kötü yetiştirilmiş ve iradesini kullanabilecek yetenekleri gelişmemiş. İrade sahibi olan özgür kararlar verir diyorsun ama irade sahibi değilsen ve işin acıklı yanı bu duruma gelmiş olmandan da sen sorumlu değilsen ne olacak.


Maalesef bu dünyanın en sorunlu yanı bu. İnsanların büyük bir çoğunluğu ruh sağlığı bozuk ve/veya zekası düşük insanlar tarafından yetiştiriliyor. Bir de içine doğduğumuz otoriter kültür tuzla biber ekiyor. Bir çok insan derdine çözüm arama peşinde ama öyle büyük bir yanlışlık içindeyiz ki çözümü bulmak insanüstü bir güç istiyor. Su kitap bir çözüm önermiyor sadece yanlışlığın sebebini gözümüze sokuyor ve bize neyin doğru olduğunu gösteriyor. Ama bunun için ne yapılacağına dair bir önerisi yok. Aslında var ama benim gibi önceden çok emek harcamış olanların görebileceği şeyler var.


Page 234-235: “The view that it is our character which determines our decisions is by no means fatalistic. Man, while like all other creatures subject to forces which determine him, is the only creature endowed with reason, the only being who is capable of understanding the very forces which he is subjected to and who by his understanding can take an active part in his own fate and strengthen those elements which strive for the good. Man is the only creature endowed with conscience. His conscience is the voice which calls him back to himself, it permits him to know what he ought to do in order to become himself, it helps him to remain aware of the aims of his life and of the norms necessary for the attainment of these aims. We are therefore not helpless victims of circumstance; we are, indeed, able to change and to influence forces inside and outside ourselves and to control, at least to some extent, the conditions which play upon us. We can foster and enhance those conditions which develop the striving for good and bring about its realization. But while we have reason and conscience, which enable us to be active participants in our life, reason and conscience themselves are inseparably linked up with our character. If destructive forces and irrational passions have gained dominance in our character, both our reason and our conscience are affected and cannot exercise their function properly."


Sayfa 245: “Kararlarımızı belirleyenin karakterimiz olduğu görüşü kesinlikle kaderci değildir. İnsan, diğer tüm yaratıklar gibi kendisini belirleyen güçlere tabi olmakla birlikte, akılla donatılmış tek yaratıktır; tabi olduğu güçleri anlayabilen ve anlayışıyla kendi kaderinde aktif bir rol alabilen ve iyilik için çabalayan unsurları güçlendirebilen tek varlıktır. İnsan vicdana sahip tek varlıktır. Vicdanı onu kendisine geri çağıran sestir, kendisi olmak için ne yapması gerektiğini bilmesini sağlar, yaşamının amaçlarının ve bu amaçlara ulaşmak için gerekli normların farkında kalmasına yardımcı olur. Dolayısıyla bizler koşulların çaresiz kurbanları değiliz; gerçekten de kendi içimizdeki ve dışımızdaki güçleri değiştirebilir, etkileyebilir ve üzerimizde etkili olan koşulları en azından bir dereceye kadar kontrol edebiliriz. İyilik için çabalamayı geliştiren ve onun gerçekleşmesini sağlayan koşulları besleyebilir ve geliştirebiliriz. Ancak yaşamımızın aktif katılımcıları olmamızı sağlayan akıl ve vicdanımız olsa da, akıl ve vicdanın kendisi ayrılmaz bir şekilde karakterimizle bağlantılıdır. Karakterimize yıkıcı güçler ve mantıksız tutkular hakim olmuşsa, hem aklımız hem de vicdanımız etkilenir ve işlevlerini tam olarak yerine getiremez."

Page 236-237: “Humanistic judgment of ethical values has the same logical character as a rational judgment in general. In making value judgments one judges facts and does not feel one is godlike, superior, and entitled to condemn or forgive. A judgment that a person is destructive, greedy, jealous, envious is not different from a physician's statement about a dysfunction of the heart or the lungs. ……… The problem of understanding versus judging character is not different from the understanding and judging of any other human performance. If I have to judge the value of a pair of shoes or that of a painting, I do so according to certain objective standards intrinsic to the objects. Assuming the shoes or the painting to be of poor quality, and that somebody pointed to the fact that the shoemaker or the painter had tried very hard but that certain conditions made it impossible for him to do better, I will not in either case change my judgment of the product. I may feel sympathy or pity for the shoemaker or the painter, I may feel tempted to help him, but I can not say that I can not judge his work because I understand why it is so poor."


Sayfa 247-248: “Etik değerlere ilişkin hümanist yargı, genel olarak rasyonel bir yargıyla aynı mantıksal karaktere sahiptir. Değer yargılarında bulunurken kişi gerçekleri yargılar ve kendini tanrısal, üstün ve kınama ya da affetme hakkına sahip hissetmez. Bir kişinin yıkıcı, açgözlü, kıskanç, hasetçi olduğuna dair bir yargı, bir doktorun kalp ya da akciğer fonksiyon bozukluğuyla ilgili açıklamasından farklı değildir. ……… Karakteri anlama ve yargılama sorunu, başka herhangi bir insan performansını anlama ve yargılamadan farklı değildir. Eğer bir çift ayakkabının ya da bir tablonun değerini yargılamam gerekiyorsa, bunu nesnelere özgü belirli nesnel standartlara göre yaparım. Ayakkabıların ya da tablonun kalitesiz olduğunu ve birilerinin ayakkabıcının ya da ressamın çok çalıştığını ancak belirli koşulların daha iyisini yapmasını imkansız kıldığını belirttiğini varsayarsak, her iki durumda da ürüne ilişkin yargımı değiştirmem. Ayakkabıcıya ya da ressama sempati duyabilir ya da acıyabilirim, ona yardım etmek isteyebilirim, ancak neden bu kadar kötü olduğunu anladığım için eserini yargılayamayacağımı söyleyemem."


Buna kibir demeyelim ama bir görüş yeteneği diyelim. Aslında bu söyleyeceğim zeka için de geçerli. Eğer benden daha az zeki birisi varsa bunu fark edebilirim çünkü bende var olanın altındadır. Benim görüş kapasitemi ve yeteneğimi aşmaz. Aynı şey dünyayı algılama, gerçekliği görme konusu için de geçerli. Eğer önyargılardan arınabilmişsen, savunma mekanizmalarına sığınmadan olduğu gibi hareket edebiliyorsan bunu beceremeyenler de anında radarına takılıyor. Nasıl ki çok iyi bir gitarist, gitar çalan bir kişinin yeteneğini hemen anlayıp ona bir not biçebilirse yaşama işinde ustalaştığında karşındaki bu işin acemisi mi, çırağı mı, ustası mı olduğunu anlıyorsun. Ben yaşama sanatının kesinlikle ustası değilim ama çok çaba harcamış bir çırak olduğumu söyleyebilirim. Her ne kadar acemilerin hatalarını görsem de maalesef elimden bir şey gelmiyor. İnsanların bu ham hallerine bakıp yardım etmek istiyorum ama olmuyor.


Page 237: “Man's main task in life is to give birth to himself, to become what he potentially is. The most important product of his effort in his own personality. One can judge objectively to what extent the person has succeeded in his task, to what degree he has realized his potentialities. If he failed in his task, one can recognize this failure and judge it for what it is-his moral failure. Even if one knows that the odds against the person were overwhelming and that everyone else would have failed too, the judgment about him remains the same. If one fully understands all the circumstances which made him as he is, one may have compassion for him; yet this compassion does not alter the validity of the judgment. Understanding a person does not mean condoning; it only means that one does not accuse him as if one were God or a judge placed above him."


Sayfa 248: “İnsanın hayattaki temel görevi kendini doğurmak, potansiyel olarak ne ise o olmaktır. Çabasının en önemli ürünü kendi kişiliğidir. Kişi görevinde ne ölçüde başarılı olduğuna, potansiyellerini ne ölçüde gerçekleştirdiğine objektif olarak karar verebilir. Eğer görevinde başarısız olduysa, kişi bu başarısızlığı tanıyabilir ve ahlaki bir başarısızlık olarak değerlendirebilir. Kişi aleyhine olan ihtimallerin ezici olduğunu ve diğer herkesin de başarısız olacağını bilse bile, onun hakkındaki yargı aynı kalır. Eğer kişi onu bu hale getiren tüm koşulları tam olarak anlarsa, ona karşı merhamet (sevgi, acıma) duyabilir; ancak bu merhamet yargının geçerliliğini değiştirmez. Bir kişiyi anlamak onu bağışlamak (göz yummak) anlamına gelmez; yalnızca kişinin onu Tanrı ya da onun üstünde bir yargıçmış gibi suçlamaması anlamına gelir."


Eric Fromm’u eleştirdiğim şey burada da var. İnsanın görevi kendini doğurmak ama kendini doğurmana izin verilmediyse ne olacak? Şunu diyor aslında, kendin olmak senin görevin, ne yap et ol, ol ama nasıl olursan ol. Benim bu kitaptan değil ama yıllarca okuduğum diğer kitaplardan bir fikrim var. Bu yazı serisi boyunca sık sık değindim. Kendimce ne yapılması gerektiğini yazdım. Erich Fromm durumu mükemmel bir şekilde ortaya koymuş. Sanırım bunun yeterli olacağını düşünmüş.


Daha önce de yazdım. Bu kitabı iki tür insan okumalı. Birincisi kendisi iye derdi olanlar. Diğeri de bir çocuk yetiştirirken ne yapılması gerektiğini görmek isteyenler. Belki ilk tür için yapılacak şey kolay değil ama ikinci tür için bu kitap mükemmel bir yol haritası.


Bu şekilde bu alt baylık da bitiyor. Sonraki alt başlık “Mutlak’a karşı Göreceli, Evrensel’e karşı Sosyal Olarak İçkin Etik”. Bu bölümün son kısmı olacak.