İkinci Kısım - Tarım Devrimi - Tarihte Adalet Yoktur - 8. Yazı


Bu bölümle birlikte Tarım Devrimi Kısmını bitirmiş oluyoruz. Hayatta kalma mücadelemizi kompleks sistemler yaratarak devam ettiriyoruz. Topluluk halinde yaşamak için formüller üretiyoruz. Ast üst ilişkisinin her türlüsüne sahibiz. Maalesef birilerinin ezilmediği hayali düzenlerimizi kurabilmiş değiliz. Yani şimdiye kadar mutlaka mutlu bir azınlık ve sömürülen geniş kitleler olan toplum yapıları üretmişiz. Bu bölümde bu ezilenler anlatılıyor.


8. Tarihte Adalet Yoktur


Sayfa 140: “TARIM DEVRİMİ’Nİ İZLEYEN 1000 YILDAKİ insanlık tarihini anlamak, tek bir soruyu cevaplamakla mümkün olabilir: Eğer uygun içgüdüleri yoksa, insanlar kitleler hâlinde işbirliği ağlarını nasıl oluşturuyorlar? Cevap kı­saca şudur: İnsanlar hayali düzenler yaratıp, yazıyı icat ettiler ve bu ikisi, biyolojik mirasımızın boş bıraktığı yerleri doldurdu.


Bu ağların ortaya çıkışı, çoğu insan için karışık sonuçları olan bir nimettir. Bu ağların sürmesini sağlayan hayali düzenler, ne doğal ne de adildi ve insanları yapay olarak yaratılmış gruplara bölerek hiyerarşiyi oluşturdular. Üstte yer alan gruplar gücü elinde tutarak ayrıcalıklardan yararlanırken, alttaki gruplar ayrımcılığa ve baskıya maruz kaldı.”


Hayali düzenler ve yazı, kalabalık insan topluluklarının bir arada yaşamasını sağlayan icatlarımız. İçine doğduğumuz toplumların bu kadar bizi sömürüyor olmasını doğal karşılamamızın sebebi ne peki? Neden bizi ezen, anlamsızlaştıran bu düzene başkaldıramıyoruz?



Kendimiz bir düzen kuruyoruz ve sanki bu düzen ezelden beridir böyleymiş gibi kandırıyoruz kendimizi. Bu sayede içinde bulunduğumuz saçmalığa göğüs görebiliyoruz. Bir zamanlar köle olanlar da bu şekilde sorunsuz devam ettirdiler o düzeni. Gerçi sorun çıkarmak isteseler ne yapacaklardı ki? Neyin doğru olduğuna karar vermemiz tamamen konjonktürel. Yani bugün herkes bir şeyin doğru olduğuna inanıyorsa neden onun yanlış olabilme ihtimalini aklıma getireyim ki?


Sayfa 141: “..... tüm hayali düzenlerin kurgusal kökenlerini yok sayarak kendilerini do­ğal ve kaçınılmaz olarak anlatmaları tarihin değişmeyen en temel kurallarından biridir.


Harari, köleliği, ırkçılığı vb saçmalıkları (İran'da saçı gözüküyor diye işkence ile öldürülen genç kızın başına gelenleri ) tüm yaşadıklarımızı neden ve nasıl makulmüş gibi yaşadığımızı açıklıyor. Bize çok saçma gelen Hindistan'daki kast sistemini anlatıyor.


Sayfa 142: “Çoğu toplum kendi toplumsal hiyerarşilerinin adil ve doğal olduğunu, buna karşılık diğer toplumların yanlış ve gülünç birtakım kıstaslar üzerine kurulduğunu öne sürer. ……. Oysa pek çok zengin insanın zengin bir ailede doğduğu için zengin olduğu ve pek çok fakirin de fakir bir ailede doğduğu için hayatları boyunca fakir kalacağı kanıtlanmış bir olgudur.


“Gerçek İslam bu değil” safsatasının arkasında da bu var işte. İkinci tespit ise sadece coğrafyanın kader olmadığını, ailenin, devletin, dinin de kader olduğunu gösteriyor. İçine doğduğumuz gerçeklik bizim gerçekliğimiz. Dinim, ırkım, ekonomik gücüm hepsi belirlenmiş durumda. Bunları biliyor olmak bir yandan mutsuzluk kaynağı (cehalet mutluluktur sözününü ortaya çıkmasına yol açan acı gerçek) ama bir yandan da ya hiç farkına varmadan bir yalan içinde doğup, yaşayıp, ölüp gitsek daha mı iyi. Hiç olmazsa belki makus talihimizi yenme şansımız var. Sudaki balık olduğunu artık biliyorsan suda yaşaman senin için artık zorunluluk değil bir tercihtir.


Sayfa 143: “Maalesef karmaşık insan toplumları, hayali hiyerarşilere ve adil olmayan ayrımlara ihtiyaç duyar. Elbette tüm hiyerarşiler ahlaken aynı değildir ve bazı toplumlar aşırı derecelere varan ayrımcılıklardan diğerlerine nazaran daha çok etkilenmişlerdir. Yine de araştırmacılar, ayrımcılığı ortadan kaldırmış hiçbir büyük toplum örneği veremiyorlar. İnsanlar toplumsal düzeni her seferinde, üstünler ve köleler; siyahiler ve beyazlar; asilzadelerle avamlar; Brahminler ile Şudralar veya zenginler ile fakirler olarak çeşitli hayali kategorilerle sınıflandırarak sağladılar. Bu kategoriler, milyonlarca insan arasındaki ilişkileri, insanları birbirlerine karşı yasal, politik veya toplumsal olarak üstün kılarak düzenledi.


Hiyerarşilerin bu anlamda önemli bir görevi vardır: birbirini hiç tanımayan insanların, tanışmak için gereken zamanı ve enerjiyi harcamadan birbirlerine nasıl davranacaklarını bilmelerini sağlar. …..


Elbette bireysel yetenekler de toplumsal farkların oluşumunda rol oynar, ama tavır ve karakter farkları genellikle hayali hiyerarşiler aracı­lığıyla yerleşir. Bu iki şekilde olur: Birincisi ve en önemlisi, çoğu becerinin eğitimle kazandırılması ve geliştirilmesidir. Belli bir beceriyle doğan biri eğer desteklenmez, geliştirilmez ve çalıştırılmazsa becerisi zamanla körelir. Her insan becerilerini geliştirme ve iyileştirmekte eşit şansa sahip değildir, bu şansa sahip olup olmamaları da toplumlarının hayali hiyerarşisinde nerede olduklarıyla yakından ilintilidir.”


Bu durumu bu şekilde görüp de hareketsiz kalmak mümkün değil. Eğer zengin, eğitimli vs. bir ailede doğduysan sorun yok ama tam tersi durum tam bir felaket. Sana dayatılanla yetinmeni istiyorlar. Zaten çok büyük sınırlılıklar içindesin. Neden insanlar sorgulamıyor? O kadar kanıksamışlar ki başka türlüsünü hayal bile edemiyorlar.


En azından son yüzyıllarda bir umut oluşmuş. Bundan 300- 500- 1000 sene önce bu konuların bile ayırdında değildik. En azından artık içine doğduğumuz saçmalığı gören az da olsa insan var. Bunu da sağlayan aydınlanma ve hümanizm oldu. Hiç olmazsa dünyanın bir kısmında birileri bu tür konuları anlıyor, görüyor ve belki de ileride değişmesini sağlayacak hareketlerin nüvesini oluşturuyorlar. Bizim gibi doğu toplumlarının daha alacağı çok yol var. Alıp almayacağı da kesin değil.


Eğer karmaşık insan toplulukları hayali hiyerarşilere ve adil olmayan ayrımlara ihtiyaç duyuyorsa o zaman karmaşık toplumlarda yaşamayalım. Basit, kendine yetebilen, kimsenin kimseden üstün olmadığı toplumlar kuralım. Bunun için artık çok mu geç? Bu şekilde yaşamamızın hiç mi yolu yok? En azından bu konular hakkında kafa yormalı ve bu adil olmayan yapıları bir parça da olsa dengeleyecek sistemler üretebilmeliyiz.


Ya evrimleşerek insanları düşman olarak görmekten vazgeçeceğiz, içimizdeki korkuları yeneceğiz yada bu şekilde sömüren, sömürülen, ezen ezilen, üstte olan altta kalan şeklindeki sistemimizi devam ettireceğiz.


Kısırdöngü


Sayfa 144: “Çoğu durumda hiyerarşi, kazara bir araya gelen bir dizi tarihi durumun sonucu olarak ortaya çıkmış ve durumdan avantaj sağlayan grupların oluşmasıyla da nesiller boyunca gelişerek kalıcı hâle gelmiştir.


“Kazara bir araya gelen bir dizi tarihi durum”, bu kadar basit aslında. Altında çok büyük şeyler aramaya gerek yok. Harari, Hindistan'daki kast sistemini anlatıyor bir kaç sayfa boyunca. Hintli olmayan insanlara çok saçma gelen o düzenin nasıl kurulabilmiş olduğunu açıklıyor. Bize kendi toplumumuz, örf, adet geleneklerimiz ne kadar normal geliyor değil mi? Halbuki fark etmiyoruz ki bir Hintlinin toplumsal yapısı bize ne kadar saçma geliyorsa bizim (bize çok normal gelen) toplumsal yapımız da onlara çok saçma geliyor. Kim haklı? Aslına bakacak olursak haklı haksız yok. Onlar kendi tarihi süreçlerini yaşayıp bugüne ulaştılar bizler de öyle. Bugün neden bu şekilde yaşadığımızın hiçbir rasyonel sebebi olamaz.


Amerika'da Temiz Olmak


Sayfa 146: “Modern Amerika’daki ırk hiyerarşisini sürdüren şey de benzer bir kısırdöngüdür. Avrupalı fatihler 16. yüzyıldan 18. yüzyıla dek, milyonlarca Afrikalı köleyi madenlerde ve çiftliklerde çalıştırmak üzere Amerika’ya getirdi. Bu köleleri Avrupa veya Doğu Asya yerine Afrika’dan getirme karan üç temel etkene dayanıyordu. Birincisi, Afrika daha yakındı ve hâliyle köleleri Vietnam yerine Senegal’den ithal etmek daha ucuzdu.


İkincisi, Afrika’da hâlihazırda çok gelişmiş bir köle ticareti sistemi mevcuttu (köleler büyük ölçüde Ortadoğu’ya ihraç ediliyordu), buna karşılık Avrupa’da kölelik neredeyse yoktu. Sıfırdan yeni bir pazar oluş­turmak yerine zaten mevcut olan pazardan köle almak çok daha kolaydı.


Üçüncüsü ve en önemlisi, Virginia, Haiti ve Brezilya gibi yerlerdeki Amerikan çiftlikleri, sarıhumma ve sıtma gibi hastalıkların kol gezdiği yerlerdi ve bu hastalıkların kaynağı Afrika’ydı.”


Hindistan örneğinden sonra Harari, kölelik düzeninin nasıl olup da akıllıca ve makul bir şeymiş gibi yaşanabildiğini anlatıyor. Bu örneklerden şunu anlıyoruz, insanlar işine gelen şeyleri rasyonalize etmekte hiç zorlanmıyorlar. Bugünlerde İran'da saçı gözüküyor diye işkence ile öldürülen genç kadının başına gelenleri örnek olarak kullanabiliriz. Bundan 100 yıl sonra İranlılar geriye dönüp bakarak nasıl oldu da kadınların saçı günah gibi algıladık diye sorabilirler. Tüm müslümanlar (özellikle kadınlar) belki bir gün erkeklerin yazdığı bir kitabı Allah yazdı diye nasıl yüzyıllarca kabul edebildik diyebilirler.


Harari kısır döngüleri baştan başlayarak açıklıyor ve bugün bize saçma gelen sosyal yapıların, sistemlerin, düzenlerin nasıl bu hale geldiğini anlatıyor.


Yukarıdaki grafiğin aynısını Türkiye'de Kürtler, Çingeneler ve toplumsal önyargılara maruz kalan diğer gruplar için de kullanabilirsiniz. Kürtleri yıllarca eğitmiyorsun eğitmeyi geçtim onların kendilerine ait dilleri olan ayrı bir halk olduğunu kabul etmiyorsun, toplumsal olarak fakir ve eğitimsiz kalmalarına sebep oluyorsun sonra doğulular cahil, kaba, eğitimsiz diye onları aşağılıyorsun ve bu düzen bu şekilde devam ediyor.


Sayfa 150:Yüzyıllar hatta bin yıllar boyu sürebilen bu tür kısırdöngüler, tarihi tesadüflerle oluşmuş hayali hiyerarşileri kalıcı hâle getirebilirler. Adaletsiz ayrımcılık zamanla daha iyi değil, daha kötü hâle gelir. Para parayı, fakirlik de fakirliği çeker. Eğitim daha fazla eğitimi, cehalet daha fazla cehaleti doğurur. Bir dönem tarihin kurbanı olanların, tekrar kurban olması yüksek ihtimaldir. Aynı şekilde, tarihin zamanında ayrıcalık tanıdığı kesimlerin tekrar ayrıcalıklı olma ihtimali yüksektir.


Çoğu sosyopolitik hiyerarşinin mantıklı veya biyolojik bir temeli yoktur; hepsi tesadüfi olayların mitlerle güçlendirilerek kalıcı hâle gelmesinden ibarettir.


Erkek Ve Kadın


Sayfa 150:Neredeyse bilinen tüm insan toplumlarının hepsinde önemli bir yere sahip olan ise cinsiyet hiyerarşisidir. İnsanlar her yerde kendilerini erkekler ve kadınlar olarak ayırdılar ve neredeyse her yerde erkekler daha iyi durumdaydı, en azından Tarım Devrimi’nden bu yana.”


Sayfa 151:Çoğu toplumda kadınlar erkeğin malıydı, genellikle de babalarının, kocalarının ve erkek kardeşlerinin. Çoğu yasal sistemde, tecavüz mülkiyet hakkının ihlali olarak değerlendirilirdi. Başka bir deyişle, kurban tecavüze uğrayan kadın değil, ona sahip olan erkekti. Durum bu olunca yasal çözüm de mülkiyetin el değiştirmesi oluyordu.


Hiçbir erkeğe ait olmayan bir kadına tecavüz etmekse kesinlikle suç olarak görülmüyordu, tıpkı kalabalık bir sokakta yere düşen parayı almanın hırsızlık olarak görülmediği gibi. Eğer bir adam kendi karısına tecavüz ederse, bu zaten suç değildi. Hatta bir kocanın karısına tecavüz edebilmesi fikri bir oksimorondu, çünkü koca olmak kadının cinselliği üzerinde tamamen kontrol sahibi olmak anlamına geliyordu.”


Kadına bu gözle bakan toplumlar hangileri? Bu şekilde bakan toplumlarda yaygın olan kültür ne? Halen günümüzde bile kadını sadece cinsel ilişkiye girilecek bir canlı olarak gören erkekler yok mu? Kadın deyince sahip olunun bir eşyaymış gibi düşünen, ona istediğini yapabileceğini düşünen, kendisinden ayrılmak isteyen kadını kolayca öldürebilen erkeğin kafasının içinde yukarıda yazılı olanların da payı yok mudur?


Sayfa 152: Kadınlarla erkekler arasındaki bazı kültürel, yasal ve politik farklılıkların, cinsler arasındaki biyolojik farklardan kaynaklandığı çok bellidir. Çocuk doğurmak her zaman kadınların görevi olmuştur çünkü erkeklerin rahimleri yoktur. Bu evrensel gerçekten yola çıkarak her toplum biyolojiyle ilgisi olmayan kültürel fikirleri ve normları katmanlar hâlinde yavaş yavaş biriktirdiler. Toplumlar erkeksilik ve kadınsılığa, genellikle ciddi biyolojik temeli olmayan çeşitli özellikler atfettiler.”


Sayfa 153:Neyi biyolojinin belirlediğini, neyin insanlar tarafından biyolojik mitler kullanılarak haklı çıkarılmaya çalışıldığını nasıl bilebiliriz? Bunu anlamak için önemli kurallardan biri, “Biyoloji izin verir, kültür engeller,” kuralıdır. Biyoloji çok geniş bir yelpazedeki olasılıklara hoşgörüyle yaklaşır. İnsanları bazı olasılıkları fark etmeye zorlayıp diğerlerini yasaklayan kültürdür.”


Biyoloji izin verir, kültür engeller tespiti üzerine biraz düşünmek gerek. Medeniyeti oluşturanın ne olduğuna dair Freud’un görüşleri ile birleştirmek istiyorum. İçgüdülerine hakim olabilen insanlar uygarlığı oluşturdular, içgüdülerini bastıran insan ise psiklojik sorunlar yaşamaya başladı. (Tam olarak hatırlayamadım ama ana fikir bu şekilde idi) Biyoloji istiyor ama kültür dur diyor. Bir arada yaşamamızı, toplumsal hayat kurmamızı da sağlayan bu olmuş sanırım.


Sayfa 153: Kültür genellikle sadece doğal olmayan şeyleri yasakladığını ileri sü­rer, ama biyolojik bir perspektiften bakınca her şey doğaldır. Mümkün olan şey, tanım gereği doğaldır. Gerçekten doğal olmayan, doğa yasalarına aykırı bir tavır zaten ayakta kalamaz, bu yüzden de yasaklanmasına gerek yoktur."


Bu konuda aynı fikirde değilim. Eğer toplumsal bir canlı olmasaydık bu tespit doğru olabilirdi ama bizler kurallar olmadan (normlar) bir arada yaşayabilecek bir tür değiliz. Sadece biyoloji kuralları ile soyumuzu devam ettirmemiz mümkün olmazdı. Etik dediğimiz şey de tam olarak bu normların ürünü değil mi? Bir birey olarak uymam gereken kurallar olduğu gibi bir grup içinde de başka kurallara tabiyim. Bu konu sadece biyoloji, kültür çekişmesi ile tartışılabilecek bir konu değil.


Sayfa 153: “Gerçekte “doğal” ve “doğal olmayan” kavramları, biyolojiden de­ğil Hıristiyan ilahiyatından alınmadır. “Doğal”ın ilahiyattaki anlamı, “doğayı yaratan Tanrı’nın niyetiyle uyumlu”dur. Hıristiyan ilahiyat­çılar Tanrı’nın insan vücudunu, her parçanın ve organın belli bir amaca hizmet etmesini düşünerek yarattığını ileri sürerler. Eğer vücudumuzun uzuvlarını ve organlarını Tanrının öngördüğü şekilde kullanırsak bu doğal bir faaliyettir, bunları farklı olarak kullanmaksa doğal de­ğildir. Oysa evrimin amacı yoktur.”


Kültürel engellere en güzel örnek kadınların saçını göstermesinin günah olduğudur herhalde. Tanrı adına söylenmese bu saçmalığa kimi ikna edebilirsin. Öyle ki cinsel saplantılarını buna dayandırıyorlar ve şort giyen erkeklere bile laf edebiliyorlar. Bunun ne kadar komik olduğunu göremiyorlar maalesef. Çünkü bunu Tanrının istediğini söylediğin anda akıl devre dışı kalıyor.


Harari sonraki birkaç paragrafta farklı organların farklı amaçlar için evrimleştiği ama neticede canlıların işine yarayan işlevleri sayesinde hayatta kalabildiğini anlatıyor. Cinselliğin de biyolojik ve kültürel farklarını anlatıyor.

Sayfa 154: “Aynı çok amaçlılık, cinsel organlarımıza ve cinsel davranışlarımıza da etki etmiştir. Seks en başta üremek, flörtleşmeyse olası bir partnerin vü­cut sağlığını anlayabilmek için bir ritüel olarak gelişmişti. Şu anda çoğu hayvan, bunları kendi küçük kopyalarını yaratmakla ilgisi olmayan pek çok toplumsal amaçla kullanmaktadır. Örneğin şempanzeler, seksi siyasi ittifakları sağlamlaştırmak, yakınlık kurmak ve gerginlikleri azaltmak için kullanırlar. Bu doğal değil mi yani?”


Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet


Sayfa 154-155:Kadının doğal fonksiyonunun çocuk doğurmak olduğunu, eşcinselli­ğin doğal olmadığını iddia etmenin bu yüzden pek bir anlamı yoktur. Erkekliği ve kadınlığı tanımlayan yasaların, normların, hakların ve zorunlulukların çoğu, biyolojik gerçekliklerden ziyade insanın hayal gücünü yansıtır.”


Bu noktada eşcinsellik doğru mu yanlış mı, doğal mı değil mi diye tartışmak ne kadar anlamsız. Şu an dünyada eşcinseller var mı? Hemcinsine ilgi duyan insanlar var mı? Var. Bunu yadsımanın kime ne faydası var? Sırf senin gibi değiller diye, sırf azınlıklar diye niye yanlış veya kötü olsunlar ki? Kişisel olarak ben eşcinselleri itici buluyorum. İki erkeğin birbirini öptüğünü gördüğümde irrite oluyorum. Kendimi bir erkekle birlikte olarak düşünemiyorum. Ben böyleyim diye bu insanlara kötü davranmaya hakkım var mı? Genel olarak insanların % 5-7 arasında eşcinsel olduğu söyleniyor. Sayıya dökersek 80 milyonluk bir ülkede 4-6 milyon arasında eşcinsel olduğu anlamına gelir. 40 kişilik bir otobüste yanına bir eşcinselin denk gelme olasılığı 40 da 2. Yani eğer siz eşcinsel değilseniz diğer 39 kişiden 2 sinin eşcinsel olması büyük ihtimal.


Sayfa 155: “Bir adam sadece XY kromozomları, testisleri ve bolca testosteronu olduğu için Sapiens değildir, bundan ziyade kendi toplumunun hayali insan düzeninin bir parçasını oluşturmaktadır. Kültürünün mitleri onun bazı erkeksi rollerle (siyasete girmek gibi), haklarla (oy kullanmak gibi) ve görevlerle (askere gitmek gibi) donatılmasını sağlar. Benzer şekilde bir kadın da iki X kromozomu, rahmi ve östrojeni olan biri değildir. O da hayali bir insan düzeninin bir dişi bireyidir. Toplumunun mitleri ona bazı kendine özgü kadınsı roller (çocuk büyütmek gibi), haklar (şiddete karşı korunma gibi) ve görevler (kocasına itaat gibi) atfeder. Erkeklerin ve kadınların rollerini, hakları­nı ve görevlerini biyolojiden ziyade mitler belirlediğinden, “erkeklik” ve “kadınlık” kavramları bir toplumdan öbürüne çok ciddi ölçülerde deği­şiklik gösterir.”


Sayfa 156:

Yukarıdaki görselde Eski Atina ile Modern Atina kıyaslanmış ama günümüzde de bu durum halen yaşanmakta. Şeriatla yönetilen ülkelerde kadınlar hala insan olarak görülmüyor. Onlar sadece cinsel ilişkiye girilebilen bir canlı olarak algılanıyor. Çalışmaları, para kazanmaları, araba sürmeleri, yanlarında bir erkek akrabası olmadan çarşıya gitmeleri ve daha pek çok hakları yok. Son zamanlarda doların 18 lirayı geçtiği günleri yaşıyoruz. Yani bir Amerikalı sıradan insan benimle tıpatıp aynı özelliklere sahipse, eğitimi, işi vb. benden 18 kat daha değerli. Neden? Çünkü benim ülkemi yönetenler bu işi beceremediği için. Bu işin ekonomik tarafı. Peki ya sosyal, kültürel boyuta ne demeli? Hadi biz bir nebze de olsa demokrasi, haklar vb. batılı değerlere sahibiz ya İran gibi, Afganistan gibi şeriatın hakim olduğu yerde yaşayan insanlar. Onların hayatı nasıl? Bir İsveçli vatandaştan daha mı değersiz ki onun çok doğal olarak sahip olduğu haklara onlar sahip değiller? Nasıl ekonomik olarak bir saçmalığın içindeysek, kültürel olarak da bir saçmalığın içindeyiz.


Erkeklerin Nesi Bu Kadar İyi?


Sayfa 159: “En azından Tarım Devrimi’nden beri, çoğu insan topluluğu erkeklere kadınlardan daha fazla değer veren ataerkil toplumlardır. Bir toplum “kadın” ve “erkek”i nasıl tanımlarsa tanımlasın, erkek olmak hep daha ayrı­calıklı olmuştur. Ataerkil toplumlar, erkekleri erkeksi düşünmek ve davranmak, kadınları da kadınsı düşünmek ve davranmak üzere eğitir ve bu sınırların dışına çıkanlar cezalandırılır. Öte yandan, bu kurallara uyanlar eşit şekillerde ödüllendirilmezler. Eskiden beri erkeksi kabul edilen özellikler, kadınsı kabul edilenlerden daha fazla ödüllendirilirdi ve toplumun kadınsı ideallerini gerçekleştirenler, erkeksi idealini gerçekleştirenlerden daha azıyla yetinirdi. Kadınların sağlığı ve eğitimi için daha az kaynak ayrılır, kadınların daha az ekonomik fırsatı, daha az politik gücü ve daha az hareket özgürlüğü olurdu. Toplumsal cinsiyet, bazılarının sadece bronz madalya için mücadele edebileceği bir yarıştı.”


Harari az sonra güzel bir tartışma yapacak neden kadınlarla erkeklerin ayrıştığı konusunda. Ben tüm analizi okuduktan sonra Harari’nin aksine bir karara vardım gibi. Onun kullanmadığı birkaç başka argümanı da ekleyerek. Kendi görüşümü tüm bu analiz bittikten sonra yazacağım.


Sayfa 159:Neredeyse tüm tarım ve sanayi toplumlarında norm olan ataerkillik, pek çok siyasi kargaşayı, toplumsal devrimi ve ekonomik dönüşümü atlattı.

Evrenselliği su götürmez olan ataerkillik, tesadüfi durumlardan do­ğan kısırdöngülerin sonucu olamaz. Amerika ve Afrika-Asya’daki çoğu toplumun, bölgeler arasındaki iletişimin binlerce yıl kopuk olmasına rağmen, 1492’den önce de ataerkil olması özellikle dikkat çekicidir. Eğer ataerkillik Afrika-Asya’da bir tarihsel tesadüfle oluştuysa, Aztekler ve İnkalar neden ataerkildi? Her ne kadar “adam” ve “kadın” tanımları kültürlere göre farklılık gösterse de, tüm kültürlerin tamamının erkekliği

kadınlıktan üstün tutmasının, evrensel biyolojik bir sebebi olması yüksek ihtimaldir. Bu sebebin ne olduğunu bilmiyoruz. Pek çok teori söz konusu, ancak hiçbiri inandırıcı değil.”


Bu tespitte üstünde durulması gereken konu, bunun daha önceki sayfalarda anlatılan kısır döngülerden farklı olduğu. Sınıf ayrımlarının, köleliğin vb benzeri bize anlamsız gelen durumların aslında çok da mantıklı bir sebebinin olması gerekmediği bir tesadüfi bir tarihsel durumun bir silsileye yol açtığını söylüyordu. Bu durum kadın erkek ilişkisi için geçerli değil, bunun altında biyolojik bir sebep olabilir ama ne olduğunu tespit etmek kolay değil diyor.


Kas Gücü


Sayfa 160: “En yaygın teori erkeğin kadından daha güçlü olduğunu, bu gücünü de kadınları itaat ettirmek için kullandığını öne sürer.”

….. Dahası, ve bu teori için en kötüsü, kadınlar tarih boyunca fiziksel güç gerektirmeyen (rahiplik, hukuk ve siyaset gibi) işlerin tamamından dışlandıkları gibi, ağır fiziksel güç gerektiren pek çok işe zorlanmışlardır. Eğer toplumsal güç, fiziksel güce veya dayanıklılığa göre dağıtılsaydı, kadınların çok daha fazla toplumsal güce sahip olması gerekirdi.


Daha da önemlisi, insanlarda fiziksel güçle sosyal güç arasında doğ­rudan ilişki yoktur. Genç insanlar fiziksel olarak çok daha güçlü olsalarda, yaşlılar genellikle gençlerden daha üstün ve söz sahibidirler. ….. Avcı toplayıcı toplumlarda siyasi tahakküm, genellikle en geliş­miş kaslardan ziyade en gelişmiş sosyal becerileri olanda bulunuyordu.


Sayfa 161:Aslında insanlık tarihi de fiziksel güçle sosyal güç arasında genellikle ters yönlü bir ilişki olduğunu gösterir. Çoğu toplumda aşağı sınıflar ağır işleri yaparlar. Bu Homo sapiens’in besin zincirindeki yerini yansıtıyor olabilir. Eğer tek kıstas fiziksel beceriler olsaydı, Sapiens kendisini piramidin ortalarında bulurdu, ama zihinsel ve sosyal becerileri onu en tepeye taşıdı. Dolayısıyla türün kendi içindeki güç zincirinin de kaba kuvvetten ziyade zihinsel ve sosyal becerilerle belirlenmesi çok doğal. Tüm bu sebeplerle, tarihteki en etkili ve en istikrarlı toplumsal hiyerarşinin erkeklerin kadınları fiziksel olarak baskı alında tutabilme becerisine dayandığını iddia etmek o kadar da kolay değildir.”


Ne anlıyoruz buradan, erkeklerin sosyal becerileri kadınlardan daha yüksektir denilebilir mi? İlk bakışta olumsuz cevap vermek geliyor insanın içinden ama bu soruyu aklımızda tutarak okumaya devam edelim.


Toplumun Pislikleri


Sayfa 161: “Bir diğer teori, erkek egemenliğini güçle değil, saldırganlıkla açıklar. Milyonlarca yıllık evrim, erkekleri kadınlara göre çok daha vahşi hâle getirmiştir. Kadınlar erkeklerle hınç, açgözlülük ve istismar konularında yarışabilirler, ancak bıçak kemiğe dayandığında erkekler düz fiziksel şiddete kadınlardan çok daha fazla başvururlar; bu da, tarih boyunca sava­şın bir erkek ayrıcalığı olmasının sebebini açıklar.


Savaşlarda silahlı kuvvetleri kontrol eden erkekler, zamanla sivil toplumun da sahipleri hâline gelmiştir. Erkekler toplum üzerindeki bu kontrollerini daha çok savaşmak için kullanmış, savaşlar arttıkça da toplum üzerindeki kontrolleri artmıştır. Bu döngü hem savaşın hem de ataerkilliğin her an her yerde olmasını açıklar.

….

Bu açıklama pek anlamlı değildir; çiftliklerdeki pamuk tarlalarında çalışanların hepsi siyahi olduğundan, çiftlik sahiplerinin de siyahi olacağını öne sürmeye benzer bu.”


Sayfa 162: “Aklı başında hiç kimse, fiziksel zayıflıklarının ya da düşük testosteron seviyelerinin, Çinli kadınların başarılı general veya politikacı olmalarını engelleyeceğini öne süremez. Bir savaşı idare etmek için elbette dayanıklılık gerekir, ama fiziksel güç veya saldırganlığa gerek yoktur. Savaşlar bar kavgası değildir; olağanüstü bir örgütlenme, işbirliği ve ödün verme becerisi isteyen son derece karmaşık projelerdir. İçeride barışı korumak, dışarıda müttefikler bulmak, diğerlerinin (özellikle de düşmanın) aklından neler geçtiğini anlamak, zaferin anahtarıdır. Dolayısıyla, saldırgan kaba kuvvet genellikle bir savaşı yönetmek için en kötü araçtır. Bundan çok daha iyisi, nasıl ve nerede ödün vereceğini bilen, yönlendirebilme becerisine sahip, farklı bakış açıları olan ve işbirliğine yatkın birilerinin savaşı yönetmesidir ve imparatorlar da bunlar arasından çıkar. Askeri olarak beceriksiz olduğu hâlde istikrarlı bir imparatorluk kurmayı başaran Augustus, kendisinden çok daha iyi generaller olan Jül Sezar ve Büyük İskender’in yapamadığını yapmıştır. Hem döneminin hem de modern zamanların tarihçileri, bu başarısını nezaketine ve uyumluluğuna bağlamıştır.”


Aslında az önceki alıntıları okuyunca yavaş yavaş resmin tamamı ortaya çıkmaya başlıyor. “örgütlenme”, “işbirliği”, “ödün verme”, “nezaket”, “uyumluluk”. Bu özellikler erkeklerde kadınlardan daha mı çok? Yani toplumsal hiyerarşide erkeğin kadından üstte yer almasının sebepleri arasında yukarıdaki özelliklerin erkeklerde daha çok olması mı yatıyor? Asıl Mesele saldırgan olmak değil de ne zaman, nerede, nasıl, kiminle saldıracağına mı karar vermek? O zaman bu organize işi erkekler kadınlardan daha mı iyi yapıyor?


Ataerkil Genler


Sayfa 163: “Üçüncü bir biyolojik açıklama, kaba kuvvete ve şiddete daha az yer verirken, milyonlarca yıllık evrim sonucunda kadınların ve erkeklerin farklı hayatta kalma ve üreme stratejileri geliştirdiklerini öne sürer. Bu açıklamaya göre, erkekler doğurgan kadınları hamile bırakabilmek için birbirleriyle yarıştıklarından, üreme şansına sahip olabilmeleri her şeyden önce rakiplerini altedebilmelerine bağlıydı. Zaman geçtikçe de gelecek nesillere en hırslı, saldırgan ve rekabetçi erkeklerin genleri aktarılmış oldu.


Bir kadının kendisini hamile bırakacak erkek bulmasıysa hiç sorun olmamıştı. Ama eğer torunları da olsun istiyorsa dokuz ay karnında taşı­dığı çocuklarına doğumdan sonra da yıllarca bakmalıydı. Bu süre boyunca çok az yiyecek bulma fırsatı bulacağından yardıma muhtaçtı, kısacası bir erkeğe ihtiyacı vardı. Hem kendisinin hem de çocuklarının hayatta kalmasını garanti etmek için kadının erkeğin sunduğu koşulları kabul etmekten başka çaresi yoktu. Zamanla, sonraki nesillere aktarılan kadın genleri, uysal bakıcı kadınların genleri oldu. Uzun süre iktidar mücadelesi veren kadınlarsa bu güçlü genlerini sonraki nesillere aktaramadılar.


Bu farklı hayatta kalma stratejilerinin sonucunda, erkekler hırslı ve rekabetçi, dolayısıyla ticaret ve siyasette başarılı olmaya, kadınlarsa yoldan çekilip hayatlarını çocuk büyütmeye adamaya programlandılar.”


Burada bir araya girmek istiyorum. Lise yıllarında özellikle ama üniversite yıllarında da çok defa şu duruma şahit oldum ve yaşadım da. Eğer iki yakın erkek arkadaş aynı anda bir kızdan hoşlandılarsa (kızın tercihinden bağımsız) o kızı kim alır? Ya da daha doğrusu onunla kim sevgili olma hakkına sahiptir? Çok büyük oranda o kızdan hoşlandığını ilk söyleyen hangi erkek ise diğer erkek kızdan hoşlansa bile kendisini otomatik olarak geri çeker. Yani yakın arkadaşı için hakkından feragat eder. Belki üzülür, canı sıkılır ama bunu yansıtmamak için elinden geleni yapar. Aynı durum bir kızlar için de söyleyebilir miyiz? Aynı erkekten hoşlanan iki kızdan birisi erkekten hoşlandığını söylese diğerinin tutumu ne olur? o erkekle birlikte olma hakkına kim sahip olacak? İlk söyleyen mi? Diyelim ilk söyleyen o erkekle çıkmaya başladı diğer kızın tutumu ne olur? Kıskanır mı? Üzülür ama içine mi atar? Tabi ki bu senaryonun tek bir doğrusu yok ama genelde kızların kendi içinde daha rekabetçi olduklarını biliyoruz. Yani bir kadın diğer bir kadını kıskandırmayı, yada daha doğrusu diğer kadınlar tarafından beğenilmeyi çok daha fazla önemser. Bir erkek diğer erkeklerin gözünde nasıl gözüktüğünü çoğu zaman pek de umursamaz. (Biraz fazla uzattım, Harari’nin alıntılarından sonra bu konuya döneceğim)


Sayfa 164: “Sapiensler, görece güçsüz ve tek avantajı kalabalık gruplar hâlinde işbirliği yapabilmek olan hayvanlardır. Bu durumda, erkeklere bağımlı olsalar bile, yardıma muhtaç kadınların daha üst düzeydeki sosyal becerilerini işbirliği yapmak için kullanarak saldırgan, özerk ve benmerkezci erkekleri alt etmelerini beklemeliyiz.


Nasıl oluyor da, tüm başarısını işbirliğine borçlu olan bir türde daha az işbirliğine yatkın olacağı varsayılan bireyler (erkekler), daha çok iş­ birliği yapmaya müsait olduğu varsayılan bireylere (kadınlar) üstünlük kurabiliyor? Elimizde çok iyi bir cevap yok, belki de temel varsayımlarımız yanlış. Belki de Homo sapiens erkeklerinin ayırt edici özelliği fiziksel güç, saldırganlık ve rekabetçilik değil, daha üstün sosyal beceriler ve iş­ birliğine yatkınlıktır. Bilemiyoruz.”


Bu alıntıyla birlikte kadın erkek eşitsizliği ile ilgili alıntılar da bitmiş oldu. Kısa bir özet geçerek kendi fikrimi belirtmek istiyorum.

  • ataerkillik, tesadüfi durumlardan do­ğan kısırdöngülerin sonucu olamaz.

  • tüm kültürlerin tamamının erkekliği kadınlıktan üstün tutmasının, evrensel biyolojik bir sebebi olması yüksek ihtimaldir.

  • insanlarda fiziksel güçle sosyal güç arasında doğ­rudan ilişki yoktur.

  • zihinsel ve sosyal beceriler

  • olağanüstü bir örgütlenme, işbirliği ve ödün verme becerisi isteyen son derece karmaşık projelerdir.

  • kalabalık gruplar hâlinde işbirliği yapabilmek

  • daha üstün sosyal beceriler ve iş­ birliğine yatkınlıktır.

Yukarıda seçtiğim kriterlerin erkeklerde daha fazla olduğunu düşünecek olursak, peki, ama neden sorusu da ardı sıra gelir. Erkekler neden sosyal açıdan daha yetenekli, neden daha iyi işbirliği yapabiliyor, neden ödün verme konusunda daha mahir? Son alıntıdan önce araya girerek yazdıklarıma dönmek istiyorum. İki erkeğin bir kız için takındıkları tutum ve iki kızının tutumu… Aradaki fark ne? Neden ve veya nasıl bir erkek, erkek arkadaşı için bir kadına olan talebinden feragat eder ve bunu çok da sorun etmez. Aynı durumda bir kadın neden kadın arkadaşının sevgilisini kıskanır? Yada erkek neden kıskanmaz? Kıskansa ve kız için yakın arkadaşı ile kavgaya tutuşsa ne olur? (Gerçi kızlar da kavgaya tutuşmaz)


İnsanda seçen seçilen ilişkisini değerlendirdiğimizde ne görüyoruz. Doğada ir çok hayvanın erkeği dişilerle çiftleşebilmek için kendisini güçlü gösterecek kurlar yapar, danslar yapar, kabararak yürür, gerekirse diğer erkeklerle kavga eder. Böylece kendisini dişiye ispatlayan erkek kadınla yada kadınlarla seks yapma hakkı kazanır. İnsan da durum tam tersi değil mi? Ya da biz seks yapacağımız partneri (evlilik bağıyla aile kurmayı) nasıl seçiyoruz. Seçen kim, seçilen kim? Kadın mı kendisini erkeğe beğendirmek için uğraşıyor, erkek mi kadına beğendirmeye?


Erkekler eğer işbirliği yapma veya ödün verme konusunda daha yetenekli ise bunun sebebi seçilen değil de seçen kişi olması olabilir mi? Seçilen kişi inisiyatifi karşısındakine bırakıyor, dolayısı ile edilgen hale geliyor. Kendine güvenen ve karar veren seçen kişi. Kültürel evrimimiz mi buna yol açtı biyolojik evrimimiz mi bilmiyorum. Bence bir noktada erkek eşini seçer hale gelmiş. Kadın ise kendisini seçecek eşi bekler halde bulmuş kendini. Hatta öyle bir noktaya gelmiş ki alınıp verilebilir bir mal haline kadar düşmüş.


Bunun sebebi kıskançlık olabilir mi? Bir erkek yakın erkek arkadaşını kıskanır mı? Bir karar vereceği zaman bunda kıskanmanın ne kadar payı olur? Bir erkek bir başka erkeğe nispet olsun diye bir şey yapar mı? Bir erkek kendisini diğer erkekler kıskansın diye hareket eder mi?


Harari bir çok teoriyi güzel bir şekilde özetlemiş. Belki de her birinin ayrı ayrı katkısı olmuş olabilir bu duruma. Ama sonuçta erkek egemen bir insanlık geçmişimiz var ve hali hazırda da baskın kültür bu. Kişisel olarak bunu tercih etmiyorum. Kadınların erkeklerden aşağı olduğunu düşünmüyorum. Tek takıldığım nokta kadınların kendilerini beğendirme kaygılarının çok fazla oluşu. Tüm insanlar beğenilmek, sevilmek ister. Herkes karşısındakilerin kendisini takdir etmesini ister. Bunda bir sorun yok ama kadınların bu konuda konuyu yanlış yöne çektiklerini düşünüyorum. Bu yanlışlığın da onları seçen değil seçilen haline dönüştürdüğünü düşünüyorum.


Sık tekrarladığım ama çok sevdiğim bir söz var. Kolay olanla doğru olan arasında kaldığında doğru olanı seç. Bir kadın beğenilmek için ne yapar? Bir erkek ne yapar? Bir kadın kolay olanı seçmek istediğinde neyi seçer? Eğer seksi bir kıyafet giyinip de biçimli bacaklarını, kavisli poposunu, şişik memelerini göstererek dikkat çekmek, göze girmek, beğenilmek imkanı varsa ve kadın da bunu seçerse ne yaşanır? Yaptığımız her seçim yapmadığımız diğer seçimlerin önünü keser. Fiziksel özellikleri ile beğeni toplayan bir kadının o andan sonra diğer insani özelliklerini cilalamasına gerek var mıdır? Beğenilmek için yola çıkıp erkeklerin en basit duygularına hitap ederek bunu başarmak gerçekten bir başarı mıdır? Erkekler çok basit canlılar. Testeronun hakimiyeti altına girmiş bir adamı baştan çıkarmaktan daha kolay bir şey olabilir mi?


Ne amaçla yola çıkmıştı kadın sevilmek, beğenilmek, ilgi odağı olmak için ne yaşandı bunun sonunda? Bu yöntemin işe yaradığını gören rakip kadın boş mu durdu o da benzer kozunu oynamaktan geri kalmadı. Bu durum da erkekler ne yaptı? Karşılarında kendilerini ayartmaya çalışan güzel kadınlar var ya bunların hepsi ile birlikte olmak için diğer erkeklerle savaşacak yada uyanıklık yapıp sen onu ben de bunu alayım sen de mutlu ol ben de olayım dedi. Seçen seçilen ilişkisi eğer benim bu farazi hikayemde olduğu gibi gerçekleştiyse şöyle bir yan etki ortaya çıktı. Kadınlar madem erkeklerin hormonlarına hitap ederek başarılı oluyorlarsa o zaman diğer konulara yatırım yapmaya gerek de yoktu.


Halk arasında “aptal sarışın” esprisinin arkasında da bu yok mu zaten. Bir kadın ihtiyaç duyduğu ilgiyi güzelliği ile elde edebiliyorsa zekasını, bilgisini geliştirmeye ihtiyaç hisseder mi? Çoğunlukla hissetmiyor ve güzel olmakla bir çok kapıyı açabildiği için bu ona yetiyor. Yani kolay olanı seçiyor. Güzelliğe yapılan yatırım, seçilen durumunda olmak kadınlar arasındaki rekabetin de altında yatan sebep olabilir.


Erkeklerin daha güzel olanı seçtiği bir gerçek. Gerçi testesteron devreye girdiğinde güzel çirkin pek fark etmez, hatta maalesef insan olması bile gerekmez. Erkek diğer bir erkeği rakip olarak görürse mi daha uzun ömürlü olur, görmezse mi? Büyük ihtimalle seks için kavga eden erkekler bir süre sonra bu işten zarar gördüklerini gördüler. Çünkü kadın için dövüşmek erkeğe zarar veriyorsa o zaman bir şekilde uzlaşarak çözüm bulmak, barışçıl çözüm bulmak zorunda kaldılar. Böylece erkekler erkekleri kendilerine rakip olmaktan çıkarmış oldu. Bu sosyal beceri açısından kendini geliştirmelerini sağlamış oldu.


Kendini beğendirmek için erkekler ne kullanıyorlar? Kadınların gözüne girebilmek için savaşması gerektiğinde savaştı, yemek getirmesi gerektiğinde getirdi, şiir yazması gerektiğinde yazdı, tiyatro oynaması gerektiğinde oynadı. Erkek sadece fiziksel özellikleri ile bu konuyu çözebilseydi başka özelliklerini geliştirmek zorunda hissetmeyecekti kendisini. Erkek için seçme kriterinin bu kadar basit olması kadının durumunu belirledi. Eğer kadın seçilmek için değil de seçmek için erkeğe baktığını farzedersek sadece fiziki özellikleri yetmedi. Çünkü kadın erkeğin aynı zamanda karakterine de önem veriyordu. Güvenilir, sadık, kendine güvenen, tuttuğunu koparan vs. erkekleri seçimlerinde kriter oldu. Bu süreç sonunda da güzelliği ile ön plana çıkan kadınlar ve her şeyi yapmak zorunda kalan erkekler tüm dünyada etkili hale geldiler.


İkinci Kısım’ında böylece sonuna gelmiş olduk. Tarım Devrimi de bitmiş oldu. Tarım Devriminin sonuçları ne oldu, neye yol açtı, bir sonraki bölümde de bu konulara gireceğiz.