top of page

Yönetme Yönetilme İlişkisinin Kökenleri

Henrik İbsen'in Halk Düşmanı oyununu okuyorum.  Bu oyunla ilgili değerlendirme yazısını eğer bitirebilirsem ayrı bir yazı olarak yayınlarım ama oyunun bir yerinde bir yazı oluşturacak kadar uzun bir not alınca bunu sitemde yayınlamanın uygun olacağını düşündüm.

Önce çok kısa bir özet geçeyim sonra bu yazıya sebep olan alıntıları yapayım. Hikayede şu ana kadar bir şehirde yaşayan bir doktorun şehirdeki hamamların insan sağlığına zararlı olduğunu bulduğunu gördük. Bu doktorun abisi şehrin belediye başkanı. Doktor bir gazetede arada bir yazılar yazıyor. Hamamın sağlığa zararlı olduğuna dair yazı yayınlanmadan önce haber halka sızıyor. Halktan bir kişiyi temsilen Aslaksen isimli bir kişi doktoru evinde ziyaret ediyor. Bu konuda doktorun arkasında olduklarını söylüyor ve ısrarla otoriteye karşı ölçülü bir şekilde dertlerini dile getirmelerini söylüyor. Bu sohbet sırasında odada bulunan gazeteci Hovstad'da Aslaksen'in bu korkak yaklaşımından rahatsız ve daha cesur olunası gerektiğini söylüyor.

Elimden geldiğince alıntı yapacağım kısımın anlaşılması için konuyu özetlemeye çalıştım. Bu yazıya konu olan önce Aslaksen adlı sıradan halkı temsilen konuşan kişinin konuşmalarından, sonra da Hovstad adında solcu damarları olduğunu hissettiğimiz gazeteciden bir kaç alıntı yapacağım:

HOVSTAD.

  • Ben mütevazi bir kökenden geliyorum, bildiğiniz gibi; ve bu,  daha alçak  hayat kesimlerdeki en acil ihtiyacın ne olduğunu bilmeme olanak tanıdı. Onların kamu işlerinde bir rol almasına izin verilmelidir, Doktor. Bu, onların yeteneklerini, zekalarını ve kendilerine saygılarını geliştirecek olan şeydir.

  • Evet--ve benim görüşüme göre, bir gazeteci, küçük insanları--sıradan ve ezilmişleri--özgürleştirme fırsatını kaçırırsa ağır bir sorumluluk altına girer. Biliyorum ki yüksek çevrelerde bir kışkırtıcı olarak adlandırılacağım, ve tüm o tür şeyler; ama onlar istedikleri gibi adlandırsınlar. Sadece vicdanım bana bir şeyler söylemiyorsa, o zaman-

ASLAKSEN:

  • Çünkü biz küçük esnafın arkanızda olması kötü bir şey olmayabilir. Eğer istersek kasabada adeta bir çoğunluk oluşturuyoruz. Çoğunluğun yanınızda olması her zaman iyi bir şeydir.

  • Yerel otoritelerimizi o kadar iyi tanıyorum ki; yetkililer genellikle başka insanlardan gelen teklifler doğrultusunda harekete geçmeye pek hazır değiller. Bu yüzden küçük bir gösteri yapmamızın hiç de yanlış olmayacağını düşünüyorum.

  • En büyük ölçülülükle ilerleyeceğiz, Doktor. Ilımlılık her zaman amacımdır; bir yurttaş için en büyük erdemdir--en azından, ben öyle düşünüyorum.

  • Tabii ki, otoriteleri incitmeyecek şekilde en büyük ölçüde ölçülü bir şekilde hazırlanmalıdır - çünkü sonuçta onlar dizginleri ellerinde tutuyorlar. 

  • Hayır, hayır, hayır; otoritelere saygısızlık olmamalı, Bay Hovstad. Refahımıza bu kadar yakından bağlı olanlara karşı düşmanlık beslemenin faydası yok. Ben zamanında bunu yaptım, ve bundan hiçbir fayda gelmez. Ama bir vatandaşın görüşlerinin makul ve açık bir ifadesine kimse itiraz edemez.

  • Ama şiddetle değil umarım, Bay Hovstad. Ölçülü bir şekilde devam edin, aksi takdirde onlardan bir şey çıkaramazsınız. Benim tavsiyemi kabul edebilirsiniz; hayat okulunda tecrübelerimi topladım.

HOVSTAD:

  • [STOCKMANN tekrar içeri girerken] Peki, buna ne diyorsunuz, Doktor? Sizce bu gevşeklik, tereddüt ve korkaklık üzerine biraz hareket getirmenin tam zamanı değil mi?

  • O, bataklıkta debelenenlerden biri -- öte yandan yeterince düzgün bir adam olmasına rağmen. Ve buradaki insanların çoğu da aynı durumda; tahterevalli yapıyor ve önce bir tarafa, sonra diğer tarafa doğru kenarlarını kesiyorlar, o kadar dikkatli ve şüpheliler ki hiçbir zaman kararlı bir adım atmaya cesaret edemiyorlar.

  • İşte bu yüzden bu fırsatı ele geçirmek istiyorum ve belki de bu iyi niyetli insanlara biraz cesaret katmayı başarabilirim. Otoritenin putu bu kasabada yıkılmalı.

Bu alıntıların bende oluşturduğu düşüncelerden çıkan yazı:

Bu ölçülü olma hali pasiflik mi akıllılık mı? Birisine göre korkakça algılanan bu durum bir başkası için en makul olan olabilir. Sanırım siyasetin (yönetme, yönetilme ilişkisinin) bir günde doğduğuna dair bir yanlış algımız var. Siyaset yapmayı on binlerce yılda öğrendik. Yöneten yönetilen ilişkisinin çok derin bir tarihi var, çok eskiye dayanan bir altyapısı var. Bir grup insanın yönetilmeye razı olmasının arkasında yatan güçleri görmek zorundayız.

Yönetilmeye karşı itaat, hangi ihtiyacı gidermek üzere ortaya çıktı? Neden büyük çoğunluk kendisini yönetecek bir azınlığa boyun eğecek şekilde evrimleştik? Bu durumun kökleri daha 50-100 kişilik gruplar halinde yaşadığımız döneme kadar sürülebilir. Bir grup insanın birbirini öldürmeden bir arada yaşamasının yolunu bu şekilde bulmuş olmalıyız. Yani bir dönem mutlaka herkesin patron olmaya çalıştığı bir sistem denemiş olmalıyız. Yani bir dönem eşit haklara sahip, tabakalaşma olmayan bir sistemi denedik ve işe yaramadığını gördük. Bu tabakalaşmış hiyerarşik düzen bir anda ortaya çıkmış olamaz. Tarım toplumuna geçtik ve mülkiyete birlikte hiyerarşi de oluştu fikrinin doğru olma ihtimali yok. Çok daha öncesinde genetik kodlarımıza yazılacak kadar uzun bir süre geçmiş olmalı. Bu süre zarfında yöneten yönetilen ilişkisini normal olarak gören insanlar haline geldik. 

Eğer resmi bu şekilde çizersek resimde olan şeyleri daha anlamlı şekilde yorumlayabiliriz. Yani tarih boyunca siyaset yapanların (yönetenlerin), halkı aşağılamasına rağmen halkın bunu normal görüyor olmasının arkasında genetiğimize işemiş bir şeyler olmalı. Tarihimize baktığımızda insanların eşit yaratıldığı fikri çok yeni. Bazı az sayıda insanın eşitlik temelli toplumları hayal etmesi hiç de gerçekçi değil. İnsanı kendi doğasına bıraktığın zaman yönetmek ve yönetilmek üzerine kurulu bir içgüdüye kolayca adapte olduğunu hemen görebiliyoruz. Doğamızı yok sayarak adımlar atmak bize zaman kaybettiriyor.

Yönetme yönetilme ilişkisinin tarihini düşündüğümüzde konu ister istemez Doğu/Batı ayrımına geliyor. Sanırım batılı olmak, insanın bu doğasına karşı mücadelesidir. Batılı olmak, İnsanın doğasında yatan, birileri tarafından yönetilme güdüsünü kenara itip kişiler yerine kuralları koyma çabasıdır. Fakat burada bir sorunu görmezden gelirsek batının çözmeye çalıştığı tüm bu yönetim sisteminin dönüştürülmesi projesi suya düşüyor. Sanırım modernitenin baş etmesi gereken en büyük problem de bu: İnsanın doğasına rağmen sistem kurmak.  

Tamam kişilerin yönetmesi yerine kuralların (yasaların) yönetmesini istiyoruz. Çünkü gücü, otoriteyi kişiye verdiğimizde haksızlıklar kaçınılmaz oluyor. İnsanın içgüdüsel olarak istediği yönetilme ihtiyacını engellememiz gerekiyor. Bunu becerebilmek için formüller aranıyor. Bulunan şey yönetenleri denetleyecek eş güce sahip farklı yetkileri olan kurumların olduğu bir düzen kurmak. Yasama, yürütme, yargı ve medyanın da içinde olduğu bu karşılıklı denetleme mekanizması yönetme yönetilme problemini çözmek için icat edildi. 

Bu modernite projesi maalesef tam olarak sağlıklı bir şekilde işleyemiyor. Çünkü çok büyük bir gücü hesaba katamıyoruz. İnsan yönetilmek üzere evrimleştiği için bu dürtüsünü engelleyecek mekanizmalar yok. Çok üst düzey bir bilinç gerektiren yasalarla yönetilme durumunu anlayacak ve bunu içselleştirecek bir insan kitlesi henüz ortaya çıkmış değil Bizler hala 200-300 binlik yıllık öğrenilmiş sistemlerimizi kullanmaya çalışıyoruz. Sadece son 2 yüz yıldır demokrasi çabalarımız var. Bu yüzden kendimizle yüzleşmek zorundayız. Kendimiz tanımak zorundayız. Aramızdan sadece çok az bir azınlık demokrasi bilincine sahip. Sanki tüm insanlık hep beraber demokrasi bilincine sahipmişiz gibi düşünmek en hafif deyimiyle saflık olacaktır. İnsanın doğasında demokrasi bilinci yok.

Gerçekci olalım. İnsan yönetmek ve yönetilmek üzerine kurulu bir şekilde evrimleşti. Otoriteye boyun eğmek içgüdülerimizde var. Bu bilgiyi esas alarak ne yapmamız gerekiyorsa onu yapmalıyız.

Siyaset yapanlar yani bir toplumu yönetmeye talip olanların bilmesi gereken çok önemli bir şey bu. İnsanlık olarak yönetilmek istiyoruz. Ve bizi eğer tanrıdan aldığı güçle yönetmeyecekse o zaman kim yönetecek. Eskiden insanları ikna etmek kolaydı. Ben tanrı tarafından seçildim, tanrının yer yüzündeki temsilcisiyim dediğinde geniş halk kitlelerini ikna etmek kolaydı. Sonra birileri bunun yanlış olduğunu kralların da sıradan insanlardan farklı olmadıklarını söylediler. Bu durumda geniş halk kitlelerini bir halk olduklarına ikna etmek gerekti. Bunu için de cumhuriyetler kuruldu, meclisler açıldı ve bildiğimiz hikayeyi yaşadık, yaşıyoruz.

Yönetime tabi olanlarda hangi özellikler arandı? Bu kişiler bilim insanı mı olmalıydı, bu kişiler filozof mu olmalıydı, yada sanatçı, yada düşünür... İnsanları yönetecek olan kişilerin özelliği ne olmalıydı? Her konuyu uzmanına bırakmaya meyilli olan bizler sıra bir ülkeyi yönetmeye gelince uzmanlığı aramaktan vazgeçtik. Sıradan insan kendisi gibi olduğunu düşündüğü kişiye oy vermeye meyilli oldu. Ağzı en iyi laf yapan, kendisine duymak istediğini söyleyen insanlara oy verdiler. Bu durumda en uyanık olan siyasetçi öne geçti. Daha bilgili olan değil, daha kurnaz olan yönetti; daha tecrübeli olan değil, daha popülist olan; daha makul olan değil, daha fırıldak olan yönetebilir hale geldi.

Batı ile doğu arasında bir fark da burada ortaya çıktı. Orada en azından demokrasi ve cumhuriyet fikirleri daha organik şekilde geliştiği için doğu toplumlarındaki diktatöryel eğilimleri bastırmayı da öğrendiler. Orada da kolay olmadı. Hitlerler çıktı, Mussoliniler çıktı ama bir şekilde bunların önüne geçmeyi de başardılar. Gerçi insanın yönetilme ihtiyacının da en güzel göstergelerinde birisiydi bu diktatörler çağı.

Şimdi Aslaksen'in söyledikleri ve Hovstad'ın tepkisini bu yazdıklarım bağlamında ele alırsak ne görüyoruz. Aslaksen'in ıradan insanı çok iyi tarif ettiğini görüyorum. Hatta o kadar iyi tarif ediyor ki gerçek bile değil. Çünkü Aslaksen'in yaptığı içinde özeleştiriyi de barındıran bir tespit. Yani otoritenin hakla olan ilişkisini görüyor, otoritenin tahakkümünü görüyor, çoğunluk olarak kendi gücünün farkında, bu güce rağmen otoritenin kolay kolay harekete geçmeyeceğini biliyor, onları damarına basmak yerine ılımı bir şekilde hareket edilmesi gerektiğini söylüyor.

Hovstad Aslaksen'de ne görüyor? Onu korkak olarak görüyor. Bu korkaklığın biraz destekle giderilebileceğini düşünüyor. Aslında Hovstad da haklı. Çünkü tarih boyunca ezilmekten şikayet eden insanların başkaldırdığını da biliyoruz. Yani insanlar yönetilmek konusunda bir noktaya kadar sabırlı. Eğer kendisini yönetenin kendisine haksızlık yaptığını düşünürse başkaldırma yeteneğine de sahip. Fakat burada kritik nokta yönetilenin nasıl ikna edildiği. Burada hem yönetenin yetenekleri devreye giriyor hem de yönetilenin kendisini yöneteni nasıl algıladığı.

Sıradan insanı tanımak gerekiyor. İdeal olan insanın hayali portresini çizmemek gerekiyor. Yaşayan, sıradan insan kimdir, ne ister, motivasyon kaynakları nelerdir? Çok karmaşık bir problem değil aslında. Psikoloji, sosyoloji, sosyalpsikoloji insanı iyiden iyiye anlamamız için bir çok araştırma ile dolu. İnsanın neyi niye yaptığını biliyoruz. Sorun bu bildiğimiz insanın, bu tanıdığımız insanın hiç de ideal insan olmaması. Tanıdığımızda gördüğümüz şey hoşumuza gitmiyor. Aynen Hovstad'ın hoşuna gitmediği gibi. Fakat yönetme arzusunda olan bir grup insan hoşumuza gitmeyen bu özellikleri kendileri içi bir avantaj olarak görüyorlar. Bu özellikleri eleştirmek yerine bu özellikleri kullanarak iktidara geliyorlar.

Kısacası, istersen kafanda yarattığın ideal insana göre siyaset yapabilirsin ve kaybedersin; istersen sıradan insanın neyi, niye istediğini bilirsin ve ona göre siyaset yapıp kazanırsın. Sıradan insan dindardır, milliyetçidir, korkar, güven ister ve bu yazının konusu olarak yönetilmek ister. Sıradan insan otoriteye boyun eğer.



Comments


bottom of page