top of page

Tarikatların Zihin Kontrolüyle Mücadele Beşinci Yazı


Bir önceki yazıda beni çok etkileyen bir bölüm olduğunu, okuduklarımdan sonra Arşimet gibi evreka diyerek sokağa fırlama heyacanı yaşadığımı yazmıştım. İşte bahsettiğim o evreka anı bu yazıda.


Dördüncü yazıda bahsettiğim gibi konunun bilimsel boyutuna bu yazıda değiniyoruz. Steven Hassan insanların kandırılmasının arkasındaki bilimi anlatıyor.


Sayfa58-59

SOSYAL PSİKOLOJİ VE GRUP DİNAMİKLERİNİN BAZI TEMEL İLKELERİ

[....]Adolf Hitler'in Almanya'da iktidara gelmesinden önce sıradan hayatlar süren insanlar nasıl oldu da bütün bir insan grubunu yok etmeye yönelik kasıtlı bir girişimde yer aldılar? [...] Bu çalışmaların net sonucu, davranış değiştirme tekniklerinin, grup uyumunun ve otoriteye itaatin dikkate değer gücünün tutarlı bir şekilde ortaya konması olmuştur. Bu üç faktör psikolojik terimlerle "etkileme süreci" olarak bilinir. Sosyal psikolojinin en dikkat çekici keşiflerinden biri, sosyal bir duruma en uygun yanıtı bulma girişimlerimizde, bazen bilinçsizce aldığımız bilgilere yanıt vermemizdir.
Örneğin, bir sınıf psikoloji öğrencisi bir keresinde öğretmenleri üzerinde davranış değiştirme teknikleri kullanmak için "komplo" kurdu. Profesör ders anlatırken, öğrenciler profesör odanın soluna doğru hareket ettiğinde gülümsüyor ve dikkatli davranıyorlardı. Sağa doğru hareket ettiğinde ise öğrenciler sıkılmış ve ilgisiz görünüyorlardı. Çok geçmeden profesör sola kaymaya başladı ve birkaç ders sonra her dersini sol duvara yaslanarak geçirdi.
Ancak kilit nokta şu: Öğrenciler profesöre şakayı açıkladıklarında, profesör böyle bir şey olmadığında ısrar etti - sadece onunla dalga geçiyorlardı! Duvara yaslanmasında hiçbir gariplik görmedi ve öfkeyle bunun sadece kendi kişisel ders anlatma tarzı olduğunda ısrar etti - kendi özgür iradesiyle yapmayı seçtiği bir şeydi. Nasıl etkilendiğinin açıkça farkında değildi.

Zihin kontrolü dediğimiz konunun sadece tarikatlarla sınırlı bir konu olmadığının güzel bir örneği değil mi bu? Hem bireysel olarak hem de toplumsal olarak nasıl bir zihin kontrolü etkisi altında olduğumuzu ilerleyen satırlarda göreceğiz. Yavaş yavaş yaklaşıyoruz "evreka" anına.


Özellikle öğretmenin ders anlatırken, farkına varmadan yaptığı şeyi hiç kısaltmadan aktardım. İster birisinin bilinçli maniplasyonu ile olsun ister hayatın olağan akışı ile şunu fark etmeliyiz ki bizim bilinçli seçimimiz diye algıladığımız yada düşündüğümüz bazı şeyler belki de hiç farkına bile varmadığımızı bir sistemin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Eğer durum buysa, neyi niye yaptığımızı, bildiğimizi sanıyoruz ama aslında bilmiyoruz. Öyleyse aramızdan kim zihninin kontrol edilmediğini söyleyebilir? İlla ki birisi bizi bilinçli şekilde kontrol etmese de içine doğduğumuz toplum, ailemiz, arkadaşlarımız bizi ister bilerek ister bilmeyerek bir şeyler yapmaya yönlendiriyorlar.


Yukarıdaki öğretmen örneğinde görüldüğü gibi insanları mutlu ettiğini düşündüğümüz şeyleri yapmaya devam ettiğimizi görüyoruz. Bu aslında çok normal, beğenilmek, takdir edilmek hepimizin istediği bir şey. Çevremizden onay alacağımızı düşündüğümüz şeyleri yapıyor olmak da bir sorun yok. Asıl sorun aslında yapmak istemesek de sırf birilerinin hoşuna gitsin diye, bir şeyleri, yapıyor oluşumuz.


Özellikle onay alma gayreti ile hareket etme durumu çocukların fazlasıyla yaşadığını düşünüyorum. Sırf anne babasının gözüne girebilmek için, belki de içinden gelmediği halde, bir şeyler yapan çocuk bir süre sonra sanki kendisinin bilinçli tercihiymiş gibi bir şeyleri yapmaya devam ediyor ve bir süre sonra artık bu hareket onun karakteri haline geliyor. Çocuk aslında öyle olmayacakken sırf onay alma ihtiyacı ile ailesinin istediği gibi davrandığında bir karakter inşa etmiş oluyor. Düşünün tüm karakterimiz bu ve buna benzer şeylerle inşa ediliyor. Sonraki yıllarda özerkliğimizi elimize almak için adım attığımızda tam bir karmaşa içine düşüyoruz. Yıllarca birilerinin hoşuna gitmek için yaptığımız şeyler bizde bir çok yaralar açmış oluyor ve bu yaraları sarmak ve düzeltmek de hiç kolay olmuyor.

Elbette, olağan koşullar altında, çevremizdeki insanların hepsi bize bir şey yaptırmak için gizlice komplo kurmazlar. Onlar sadece kültürel olarak nasıl davranmaya koşullandırılmışlarsa öyle davranırlar ve bu da bizi koşullandırır. Ne de olsa bir kültür kendini bu şekilde devam ettirir. Ancak yıkıcı bir tarikatta davranış değiştirme süreci, elbette neler olup bittiği hakkında hiçbir fikri olmayan yeni üyelerin etrafında sahnelenir.

Steven Hassan da tam olarak benim değindiğim noktaya temas ediyor. Yani tüm insanlar birbirimizi bir şekilde etkiliyoruz ve sonuçta bir kültürün ve toplumun hem faili hem nesnesi oluyoruz. Hem üretiliyoruz hem de üretime katkıda bulunuyoruz. Bu yüzden bunu bir komplo teorisi gibi algılamamak gerekiyor. Gerçeklik bu. Biz böyle canlılarız. Ama durum neden bizim için daha farklı ona geleceğiz.

[...] Milgram şöyle yazmıştır: "İtaatin özü, kişinin kendisini bir başkasının isteklerini yerine getirecek bir araç olarak görmeye başlaması ve bu nedenle artık kendi eylemlerinden sorumlu olmadığını düşünmesidir."

Kısaca Milgram ve yaptığı işten bahsetmek gerek. 2. dünya savaşında milyonlarca insanın ölümüne katkıda bulunanlar da senin benim gibi insandı. Bu insanların hiç birisi de şeytan değildi, sapık değildi, canavar değildi. Yani Binlerce Yahudiyi yanacakları fırına götüren askerler de senin benim gibi insandı. Nasıl bunu yapabildiler diye insanın kendisine sormaması mümkün değil.


Kendisi de bir Yahudi olan Hannah Arrendt (siyaset bilimci ve filozof), Yahudi soykırımına katkıda bulunan bir subayın mahkemede masum olduğunu iddia ettiği duruşmaları izledikten sonra "kötülüğün sıradanlığı" kavramını ortaya atıyor. Milgram ise sosyal psikolojide çok tartışılan itaat deneylerini yapan bir sosyal psikolog. Arrendt'in bu tespitinin gerçekliğinin kanıtlamak üzere bir grup insanın başka bir grup insana işkence edebileceği bir deney düzenliyor ve insanların ne kadar kolay itaat edebileceklerini ortaya koymaya çalışıyor. Kısacası sıradan insan doğru koşullar altında bir başka insana acı çektirmekte sorun yaşayamayabiliyor.


Bu sosyal psikoloji deneylerinden sonra bazı şeyleri söyleyebiliyoruz. Bir başkası dedi diye yaptığında aslında kötülüğü sen yapmıyorsun sadece sana emredileni yerine getirmiş oluyorsun. Böylece bir vicdan muhasebesi de yapmana gerek kalmıyor. Hiroşima'ya bomba atan pilotun da bir tuşla yüz binlerce insanı öldürmekten dolayı kendini suçlu hissetmemesinin arkasında bu var.


Kendi eylemlerinden sorumlu olmaktan kaçma durumunu kendi hayatımızda da görebiliyoruz. Özellikle çocukların yaptığı hatadan dolayı bir başkasını suçlaması ve sorumluluğu üstüne almaması en sık rastlanan durum. Bahane üretmekte üstümüze yok. Her insan aslında bir parça teflon tava gibi. Hataları, kötülükleri, yanlışları, ahlaksızlıkları üstümüze bulaştırmamak konusunda çok mahiriz.


Aydınlanma felsefesinin en önemli noktası neydi? Akıl. Eğer insan başkasınınkini değil de kendi aklını kullanırsa yaşamından , yaptıklarından kısacası kendisinden sorumlu olur. Aklını başkasına emanet eden kişi (tarikatlar tan olarak bunu talep ediyor) kendi sorumluluğundan da kurtulmuş oluyor. İçinde bulunduğumuz siyasi atmosferin altını biraz deşince insanların yaşanan tüm sorunlara rağmen bahaneler üretebilme yeteneklerine şapka çıkarıyorum.


Şimdi yaşadığımız tüm saçmalıkların arkasındaki düşünce yapısı harika açıklayan Festinger'in Bilişsel Uyumsuzluk Teorisine geldik.


Sayfa 59-60-61

ZİHİN KONTROLÜNÜN DÖRT BİLEŞENİ

Açıkçası, davranış değiştirme tekniklerinin gücünün yanı sıra uyma ve otoriteye itaatin etkilerinin farkına varmadan zihin kontrolünü anlamaya başlayamayız. Sosyal psikolojiden edindiğimiz bu bilgileri temel olarak alırsak, zihin kontrolünün temel bileşenlerini tanımlayabiliriz. Benim gördüğüm kadarıyla zihin kontrolü büyük ölçüde psikolog Leon Festinger tarafından "bilişsel uyumsuzluk teorisi" olarak bilinen üç bileşenin analiziyle anlaşılabilir. Bu bileşenler davranışların kontrolü, düşüncelerin kontrolü ve duyguların kontrolüdür.
Her bir bileşenin diğer ikisi üzerinde güçlü bir etkisi vardır: birini değiştirdiğinizde diğerleri de onu takip etme eğiliminde olacaktır. Üçünü birden değiştirmeyi başarırsanız, birey ortadan kalkacaktır (süpürülecektir). Ancak, yıkıcı tarikatları araştırırken edindiğim deneyimlere dayanarak, hayati önem taşıyan bir bileşen daha ekledim: bilginin kontrolü. Eğer bir kişinin aldığı bilgiyi kontrol ederseniz, onun kendi adına düşünme özgürlüğünü kısıtlamış olursunuz. Bu faktörleri zihin kontrolünün dört bileşeni olarak adlandırıyorum ve zihin kontrolünün nasıl işlediğini anlamak için temel referans noktaları olarak hizmet ediyorlar.

Gerçekliğin ne olduğundan bağımsız olarak kendimize ait kanaatlerimiz var. Yani diyelim benim düşündüğüm (inandığım) şeyin gerçeklikle ilgisi yok bu durumda ne yaparım? Diyelim ki size, bütün dünyadaki canlılardan bir çift canlıyı bir gemiye koymuşlar ve bu canlılar dünyadaki canlılığın temeli olmuş deseler ne düşünürsünüz? Yada dünyadaki tüm insanların sadece bir erkek ve onun kaburga kemiğinden yaratılmış kadın tarafından yaratıldığını söylediklerinde. Yada eğer bir kadın yaşarken saçını gösterirse öldükten sonra cehennemde yanacak dediklerinde. Önemli olan neye inandığın mı gerçeğin ne olduğu mu? Zihnimizi kontrol edenler bizi neyle veya nasıl manipüle ediyorlar?


Bilişsel Uyumsuzluğun daha iyi anlaşılması için İnternetten bulduğum bir grafiği Türkçeleştirdim.


Bu grafik eşliğinde az önce söylediklerimi çözümlersek. İnancımızın yanlış olma ihtimali ortaya çıktığında inancımızı değiştirmek yerine algımızı değiştirmeyi daha çok seçiyoruz. Az önce sorduğum din temelli inançlar söz konusu olduğunda. (En çok değiştirilemeyen ve zihin kontrolüne maruz kaldığımız konulardan birisi olduğu için o örnekleri verdim yoksa daha binlerce bu şekil inanca sahibiz) Eğer bir tutarsızlık varsa bir şekilde tutarlı hale getirmeden rahat edemiyoruz.


Neyse kitaba dönelim.

Bilişsel uyumsuzluk teorisi adının çağrıştırdığı kadar yasaklayıcı değildir. Festinger 1950 yılında temel ilkesini şu şekilde özetlemiştir: "Bir kişinin davranışını değiştirirseniz, düşünce ve duyguları da uyumsuzluğu en aza indirecek şekilde değişecektir. "
Festinger "uyumsuzluk" ile ne demek istiyordu? Temel anlamda, bir düşünce, bir duygu ya da bir davranış diğer ikisiyle çelişecek şekilde değiştirildiğinde ortaya çıkan çatışmadan bahsediyordu. Bir kişi, sonuçta kimliğinin farklı bileşenlerini oluşturan düşünceleri, duyguları ve eylemleri arasında yalnızca belirli bir miktarda uyumsuzluğa tahammül edebilir. Festinger'in teorisine göre, o zamandan bu yana yapılan pek çok araştırma, üç bileşenden herhangi birinin değişmesi halinde, diğer ikisinin de uyumsuzluğu azaltmak için değişeceğini kanıtlamıştır.[.....]
Bilişsel uyumsuzluk teorisi bu yeni bağlılığın nedenini açıklamaktadır. Festinger'e göre, bir kişi hayatında düzen ve anlamı korumaya ihtiyaç duyar. Kendi öz imajına ve değerlerine göre hareket ettiğini düşünmeye ihtiyaç duyar. Davranışları herhangi bir nedenle değişirse, öz imajı ve değerleri de buna uygun olarak değişir. Kült grupları hakkında bilinmesi gereken en önemli şey, bu şekilde insanlarda kasıtlı olarak uyumsuzluk yaratmaları ve bunu onları kontrol etmek için kullanmalarıdır.

Festinger'in teorisi benim için gerçek hayatla doğrulanmamasına rağmen insanın inanmaya devam etmesini anlamak açısından önemliydi Şimdi görüyorum ki bu konu aynı zamanda zihin kontrolü ile de bağlantılıymış.


Sayfa 60-61

Davranış Kontrolü

Davranış kontrolü, bir bireyin fiziksel gerçekliğinin düzenlenmesidir. Çevresinin - nerede yaşadığı, hangi kıyafetleri giydiği, hangi yemeği yediği, ne kadar uyuduğu - yanı sıra yaptığı işlerin, ritüellerin ve diğer eylemlerin kontrolünü içerir.
Davranışlar genellikle herkesin grup olarak hareket etmesi gerekliliğiyle kontrol edilir. Pek çok tarikatta insanlar birlikte yemek yer, birlikte çalışır, grup toplantıları yapar ve bazen aynı odada birlikte uyurlar. Bireycilik tasfiye edilir. [....]
Bir liderin emirlerine itaat, öğrenilmesi gereken en önemli derstir. Liderler kimsenin içsel düşüncelerine hükmedemezler, ancak davranışlara hükmettiklerinde kalplerin ve zihinlerin bunu takip edeceğini bilirler.

Daha önce yazdığımı yine tekrar etmek istiyorum. Toplumsal olarak kurbanı olduğumuz bir tutum var. Özellikle bizim nesilde çok baskın olan, terbiyeli çocuk yetiştirmek için çocukların özbenliklerinin yok edilmesi tutumu. Steven Hassan yazdıklarını benim algıladığım şekilde sunmuyor ama ben bu okuduklarımı bireysel olarak, baskıcı ailelerde, aşırı kuralcı ortamda büyütülen çocukları düşünerek okuyorum.


Liderin emrine itaat tespitini çok kolay şekilde lider yerine baskıcı anne babayı da koyarak okuyabiliriz. Anne babaların çocuklarını, kendi kafalarındaki "ideal" çocuk kılıfına sokabilmek için onları ne derece yonttuklarını biliyorum. Güya bunu çocukların iyiliği için yapıyorlar ama bilmeden onlara kendi benliklerinden nefret etmelerini dikte etmiş oluyorlar. Çocukların kendileri gibi olmalarını engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Okumak, adam olmak, ayaklarının üstünde durmak, gemisini kurtaran kaptan olmak öğütlerinin arkasında maalesef kendin olma, istediğini yapma, yeteneklerine göre değil piyasanın talebine göre kendini şekillendir dayatması var.


Bahanemiz hazır. Ekmek aslanın ağzında, eğer hayat tutunmak istiyorsan bu yarışta öne geçmek zorundasın. Sana çok para kazandıracak işlere yönelmek zorundasın. Diğerlerini önüne geçmek ve sana iyi gelir getirecek işler yapmak zorundasın. Yeteneklerinin, zevklerinin, potansiyelinin önemi yok yeter ki para kazanacağın bir iş yap. Yaptığın işi seviyor olmanın önemi yok. Bize söylenen ne: Kim yaptığı işi severek yapıyor ki, yeter ki para kazanacağın bir işin olsun.


Bu bakış açısı ile yetiştirilen insanlarız. Bizi severek yetiştirdiğini söyleyen anne babaların zihin kontrolü altında büyüyen insanlarız. Onlar da bu hale durup dururken gelmediler tabi ki. Bu tüm toplumu sarmalayan bir zihniyet. Herkesin normali bu. Fakat bu normal, bizi nerelere getirmiş meğer, az sonra daha net göreceğiz.


Sonunda meşhur "evreka" anına geldik. Şu andan itibaren konuyu Türkiye geneline yayarak ele alacağım. Aşağıdaki tespitleri ülkemizdeki büyük bir çoğunluğun etkilendiği bir konu olarak görüyorum.


Sayfa 61-62-63

Düşünce Kontrolü

Zihin kontrolünün ikinci ana bileşeni olan düşünce kontrolü, üyelerin grup doktrinini içselleştirecek, yeni bir dil sistemini benimseyecek ve zihinlerini "merkezde" tutmak için düşünce durdurma tekniklerini kullanacak kadar derinlemesine telkin edilmesini içerir. İyi bir üye olabilmek için kişi kendi düşünce süreçlerini manipüle etmeyi öğrenmelidir.
Bütüncül tarikatlarda ideoloji "gerçek", gerçekliğin tek "haritası" olarak içselleştirilir. Doktrin sadece gelen bilgiyi filtrelemeye hizmet etmekle kalmaz, aynı zamanda bilginin nasıl düşünülebileceğini de düzenler. Doktrin genellikle mutlakçıdır ve her şeyi "siyah ve beyaz", "biz ve onlar" olarak ayırır. İyi olan her şey liderde ve grupta somutlaşır. Kötü olan her şey ise dışarıdadır. [...]

Şu son cümleler size de bir şeyleri hatırlattı mı? Aslında ülke çok iyi yönetiliyor ama "dış güçler" yüzünden bu hale geldik diyorlar ya tam olarak bu durum işte. Aşırı kutuplaşma, kendileri gibi olmayan herkesin terörist olması vs... Hep şunu söylüyorum birileri kişisel çıkarları için devletin gücünü kötüye kullanabilir. Bu her zaman ve her yerde mümkündür. Rüşvet, adam kayırma, devletin malını, toprağını iç etme bunları onaylamıyorum ama anlıyorum. Yani birileri bunu yapmak isteyebilir ve fırsatını bulurlarsa yaparlar da. Asıl anlayamadığım bu durum nasıl onaylanabilir Yani günlerce kupon araziler, milletin anasını bellemeler, para sayma makinaları, parayı koyacak ev bulunamaması... konularını takip ettik. Bunların bilindiği bir ülkedeyiz ve bir kısım insan sanki "büyülenmiş" gibi (meğersem gerçekten öyleymiş, okudukça göreceğiz) bu insanları hala baş tacı ediyor.


Türkiye'de bir siyasi hareketin nasıl tarikatmış gibi algılandığının göstergelerini görmeye başlıyoruz.

Yıkıcı bir tarikatın tipik olarak kendine ait "yüklü bir dili", sözcükleri ve ifadeleri vardır. Dil, düşünmek için kullandığımız sembolleri sağladığından, belirli kelimeleri kontrol etmek düşünceleri kontrol etmeye yardımcı olur. [....]
Tarikatın klişeleri ya da yüklü dili de inananlar ile dışarıdan gelenler arasında görünmez bir duvar örer. Bu dil üyelerin kendilerini özel hissetmelerine yardımcı olur ve onları genel halktan ayırır. Ayrıca üyelerin ne hakkında konuştuğunu anlamak isteyen ve gerçeği "anlamak" için sadece çok çalışmaları gerektiğini düşünen yeni gelenlerin kafasını karıştırmaya da hizmet eder. Gerçekte, yüklü dili kullanarak nasıl düşünmeyeceklerini öğrenirler. Anlamanın inanmak anlamına geldiğini öğrenirler.
Düşünce kontrolünün bir diğer önemli yönü de üyelerin grubu eleştiren her türlü bilgiyi bloke etmeleri için eğitilmeleridir. Bir kişinin tipik savunma mekanizmaları, kişinin yeni kült kimliğini eski kimliğine karşı savunacak şekilde çarpıtılır. İlk savunma hattı inkarı ("Söyledikleriniz hiç olmuyor"), rasyonalizasyonu ("Bunun iyi bir nedeni var"), gerekçelendirmeyi ("Olması gerektiği için oluyor") ve hüsnükuruntuyu ("Bunun doğru olmasını istiyorum, belki de gerçekten öyledir") içerir.

Ben mi yanlış algılıyorum yoksa okuduklarım bir şeyleri tesadüfen mi çağrıştırıyor. Bu kadar tesadüf olabilir mi? Yukarıda bahsedilen inkar, rasyonilazasyon, gerekçelendirmeyi birebir görmüyor muyuz? Nasıl bu kadar denk gelebilir? Koca bir ülkenin çok büyük bir kısmı (hala anketlere göre ittifak olarak %40 oy alıyorlar) nasıl olur da düşünce kontrolüne maruz kalıyor olabilir. Bu distopik bir durum değil mi?

Eğer bir kült üyesine aktarılan bilgi lidere, doktrine ya da gruba yönelik bir saldırı olarak algılanırsa, düşmanca bir duvar yükselir. Üyeler her türlü eleştiriye inanmamak üzere eğitilirler. Eleştirel sözler önceden "Şeytan'ın insanların aklına soktuğu hakkımızdaki yalanlar" ya da "Dünya Komplosu'nun bizi itibarsızlaştırmak için haber medyasında yayınladığı yalanlar, çünkü onların peşinde olduğumuzu biliyorlar" şeklinde açıklanır. Paradoksal olarak, gruba yönelik eleştiriler tarikatın dünya görüşünün doğru olduğunu teyit etmektedir. Sunulan bilgi düzgün bir şekilde kaydedilmemektedir.

Yok artık bir benzerlik daha. Birilerini ikna etmek için ne söylerseniz söyleyin ikna edemediğiniz olmadı mı hiç? Mutlaka her şeye bir cevaplarının olması, gözlerinin önündekini bile reddetmelerine şahit olup, yok artık bu kadar da değil dediğiniz olmadı mı? Devam edelim.

Kült üyelerinin düşüncelerini kontrol etmenin belki de en yaygın ve etkili yolu düşünce durdurma ritüelleridir. Üyelere kendi üzerlerinde düşünce durdurmayı kullanmaları öğretilir. Bunun büyümelerine veya daha etkili olmalarına yardımcı olacağı söylenir. Bir tarikat üyesi ne zaman "kötü" bir düşünce yaşamaya başlasa, "olumsuzluğu" bastırmak ve kendini merkeze almak için düşünce durdurmayı kullanır, böylece gerçekliğini tehdit eden her şeyi nasıl kapatacağını öğrenir.
Farklı gruplar farklı düşünce durdurma teknikleri kullanır: konsantre dua, yüksek sesle veya sessiz zikir, meditasyon, "dillerde konuşma", şarkı söyleme veya mırıldanma. Birçoğu normalde yararlı ve değerli olan bu eylemler yıkıcı tarikatlarda saptırılır. Oldukça mekanik bir hal alırlar çünkü kişi ilk şüphe, endişe ya da belirsizlik belirtisinde bunları harekete geçirmeye programlanmıştır. Birkaç hafta içinde bu teknik yerleşik hale gelir. Aslında o kadar otomatik hale gelir ki, kişi genellikle "kötü" bir düşünceye kapıldığının farkında bile olmaz. Sadece aniden ilahi söylediğinin veya ritüel yaptığının farkındadır. Düşünceyi durdurma yöntemini kullanarak üyeler büyüdüklerini sanırlar, oysa gerçekte kendilerini bağımlı hale getirmektedirler. Yoğun düşünce durdurma teknikleri kullanan bir tarikattan ayrıldıktan sonra, kişi bağımlılığın üstesinden gelmeden önce zorlu bir yoksunluk sürecinden geçer.

İşte bunu hepimiz biliyoruz. Benim de sizlerinde ailesinde sürekli dua mırıldanan insanlar olmuştur. Yani beni şoke eden, "nasıl oluyor da gerçeği görmüyor" dediğim şeyi aslında görmemek için kendi kendini telkin etmeyi öğrenmiş durumdalar. Bu insanların dindar olmaları tesadüf değil. Çünkü sadece görmek istedikleri şeyi görecekleri şekilde zaten eğitmiş durumdalar kendilerini. Hiç ellerine bile almadıkları bir kitaba inanıyor bu insanlar. Sadece anlamadıkları Arapça sureler okuyarak zaten bu günlere geldiler. Dolayısı ile hazırlar. Düşünce durdurmak çok kolay onlar için.

Düşünceyi durdurmak, bir kişinin gerçekliği test etme becerisine kısa devre yaptırmanın en doğrudan yoludur. Gerçekten de, eğer bir kişi gruba katılımı hakkında sadece olumlu düşünceler düşünebiliyorsa, kesinlikle takılıp kalmıştır. Doktrin mükemmel ve lider de kusursuz olduğu için, ortaya çıkan herhangi bir sorunun bireysel üyenin hatası olduğu varsayılır. Her zaman kendini suçlamayı ve daha çok çalışmayı öğrenir.

Gerçekliğe kısa devre yaptırmak... müthiş bir tespit. Evet öyle yapıyorlar. Başka türlü tüm bu yaşananları görmemeleri mümkün değil. Şimdiye kadar anlayamadığım (çözemediğim), yahu nasıl olur dediğim şeyin arkasında bu var. Taptıkları, ayakkabısını yalayacak raddede sevdikleri bir liderleri var. Eğer ortada bir sorun varsa bu sorun hükümete ait olamaz ki. Kesin şüpheye düşen kendisinde bir sorun vardır. Eğer eleştirirse nankörlük etmiş olur. Nasıl olur da liderin yanlış yaptığını düşünürsün. Bütün bunları ben uydurmuyorum. TV de haberlere kadar düşmüş bilgiler. Bunlar sadece bize yansıyanlar. Bizim bilmediğimiz, kendi aralarında kim bilir neler konuşuyorlar.

Düşünce kontrolü, grup doktrinine uymayan her türlü duyguyu etkili bir şekilde bloke edebilir. Ayrıca bir tarikat üyesinin itaatkar bir köle olarak çalışmasına da hizmet edebilir. Her halükarda, düşünce kontrol edildiğinde, duygular ve davranışlar da kontrol edilir.

Koskoca bir ülkenin çok büyük bir kısmının zihinsel kontrole maruz kaldığını mı iddia ediyorum? Burada bir komplo teorisi görmüyorum. Birilerinin bilinçli olarak bir tarikat gibi ülkeyi yönettiğini düşünmüyorum. Ama burada yazılanları birebir yaşadığımız da ortada. Bu durumu nasıl açıklarız?


Toplum yapımızın zaten zihin kontrolüne uygun bir yapıda olduğunu düşünüyorum. Zaten dindar olmak bunun en önemli ve ilk koşulunu yerine getiriyor. Sonra içine doğduğumuz aileler bizi robot gibi yetiştiriyor, ayrıca eğitim sistemimiz de sorgulayan bireyler yerine ezberleyen mahkumlar üretiyor, Yani Devlet, toplum, kültür, aile, eğitim sistemi el birliği ile zihin kontrolüne müsait bir grup insanı ortaya çıkarıyor.


İnsanlar zaten kontrol edilmeye teşne. Tarikatların insanların eksikliklerini nasıl kötüye kullandıklarını hatırlayalım. Kendilerini "seven", "kollayan", "ihtiyaçlarını anlayan", "şefkat gösteren" bir hükümet ortaya çıkınca otomatik olarak bir siyasi parti bir tarikata dönüşmüş oluyor.


O siyasi partinin yöneticileri bile "biz aya dört şeritli yol yapsak halk bize inanır" diyebiliyor. Evet kesinlikle inanırlar. Buna benzer çok örnekler yaşadık geçtiğimiz yıllarda. Önce milliyetçiği ayaklar altına aldılar halkın büyük kısmı bunu alkışladı, sonra masayı devirdiler aynı halk onu da alkışladı. Önce "dön memleketine bu vatan senin" dediler alkışlandı sonra terörist başı oldu yine alkışlandı. Örnekler çok. Bizim gibi dışarıdan bakanlar yahu nasıl oluyor bugün ak dediğini onaylıyorsun ama daha sonra aynı şeye kara diyor onu da onaylıyorsun diye şoke oluyorduk ama onlar için o da normaldi, bu da normal. Çünkü düşünceleri bir kere kontrol altına girmiş gerisi bahane.


İşte bana şoke etkisi yapan kısım buydu. Koca bir ülkenin çok büyük bir oranının açık ve seçik olarak zihin kontrolü etkisi altında kaldığını görmüş olmak. İnanılır gibi değil ama durum bu. Acı gerçek bu. En azından artık kişisel görüş olarak "sanki bu millet büyülenmiş gibi" dediğim şeyin arkasında böyle bir gerçeğin olduğunu anlamış oldum. Hala hazmetmeye çalışıyorum bu bilgiyi. Dün okumuştum ve aşırı heyecanlanmıştım. Aradan bir gün geçti ve artık normalleşmeye başladığını görüyorum. Şimdi bu bilgiyle ne yapacağım bilmiyorum.


İçimden elime davul alıp sokağa çıkmak. Ey ahali zihniniz kontrol ediliyor, düşünceleriniz kontrol ediliyor demek geliyor. Bir şekilde bu tespiti herkes duymalı. Türk sosyologlar, siyasal bilimciler konunun bu boyutunu tartışmalı. Belki aşırı tepki gösteriyorum, belki de saçma bir açıdan değerlendiriyorum ama en azından öyleyse bile bu durum da tartışılmalı.


Sayfa 63-64-65

Duygusal Kontrol

Zihin kontrolünün üçüncü kısmı olan duygusal kontrol, bir kişinin duygularını manipüle etmeye ve daraltmaya çalışır. Suçluluk ve korku insanları kontrol altında tutmak için gerekli araçlardır. Suçluluk duygusu muhtemelen uygunluk ve itaat üretmek için kullanılan en önemli duygusal kaldıraçtır. Tarihsel suçluluk (örneğin, ABD'nin Hiroşima'ya atom bombası atması), kimlik suçluluğu (örneğin, "Potansiyelimi kullanamıyorum" gibi bir düşünce), geçmiş eylemlerden duyulan suçluluk (örneğin, "Bir sınavda kopya çektim") ve sosyal suçluluk (örneğin, "İnsanlar açlıktan ölüyor") yıkıcı tarikat liderleri tarafından kullanılabilir. Ancak çoğu tarikat üyesi suçluluk ve korkunun kendilerini kontrol etmek için kullanıldığını göremez. Her zaman kendilerini suçlamaya o kadar şartlanmışlardır ki, bir lider "eksikliklerinden" birine işaret ettiğinde minnetle karşılık verirler.
Korku grup üyelerini birbirine bağlamak için iki şekilde kullanılır. Birincisi size zulmeden bir dış düşman yaratmaktır: [.....]. İkincisi ise liderler tarafından keşfedilme ve cezalandırılma korkusudur. [...]

Az önceki yükselmeden sonra ayaklarımı yere değdirmeye çalışırken bunları yazıyorum.


Bunun da kullanıldığını düşünüyorum. Adına CEHAPE zihniyeti dedikleri bir şey vardı. Çok kullandılar. Vesayetçiler, 28 Şubat, darbe girişimleri... kısacası düşman veya rakip bulmakta hiç zorlanmadılar. "Bakın, biz gidersek başınıza neler gelir neler haaa"... demeyi hiç bırakmadılar. Son zamanlarda konu bitmiş olacak ki LGBTi çıktı başımıza. Bakalım ne kadar yarayacak işlerine.

Bazı gruplarda mutluluk basitçe liderin talimatlarına uymak, çok sayıda yeni üye kazanmak ya da çok para kazanmak anlamına gelir. Mutluluk, iyi bir statüye sahip olanlara tarikat tarafından sağlanan topluluk duygusu olarak tanımlanır.
Sadakat ve bağlılık en çok saygı duyulan duygulardır. Üyelerin, yabancılara karşı olanlar hariç, olumsuz duygular hissetmelerine veya ifade etmelerine izin verilmez. Üyelere asla kendilerini ya da kendi ihtiyaçlarını düşünmemeleri, daima grubu düşünmeleri ve asla şikayet etmemeleri öğretilir. Asla bir lideri eleştirmemeleri, bunun yerine kendilerini eleştirmeleri gerekir.
Pek çok grup kişiler arası ilişkiler üzerinde tam bir kontrol uygular. [....]
Eğer bir kişinin duyguları başarılı bir şekilde grubun kontrolü altına alınırsa, düşünceleri ve davranışları da bunu takip edecektir.

Bu şikayet etmeme durumunu da yaşıyoruz değil mi? Nankör oluyorsun ekonomiden şikayet edince. "Cep telefonunu göster" diyor dayılar hemen. "Madem fakiriz neden mağazalar dolu" diyorlar. Ha tarikat ha parti yandaşlığı farketmiyor.


Sayfa 65-66

Bilgi Kontrolü

Bilgi kontrolü, zihin kontrolünün son bileşenidir. Bilgi, zihnimizin düzgün çalışmasını sağlamak için kullandığımız yakıttır. Bir kişiyi sağlıklı yargılarda bulunmak için ihtiyaç duyduğu bilgiden mahrum bırakırsanız, bunu yapamaz hale gelecektir. İnsanlar yıkıcı tarikatlarda kapana kısılırlar çünkü yalnızca kritik bilgilere erişimleri engellenmekle kalmaz, aynı zamanda bu bilgileri işleyecek düzgün işleyen iç mekanizmalara da sahip değildirler. Bu tür bir bilgi kontrolünün dramatik ve yıkıcı bir etkisi vardır.
Birçok totalist tarikatta insanların tarikat dışı gazete, dergi, TV ve radyoya erişimleri çok azdır. [...]

Evet, biz bunu da biliyoruz. Yandaş kanallardan başka kanal izlemeyen kişiden nasıl sağlıklı yorum yapması beklenir ki. Ama çok enteresan bu kişiler elinde kumanda olmasına rağmen doğru bilgi veren az sayıdaki kanalları da açmazlar. Sanki bilinçdışı olarak bilirler ki açıp izlerlerse acı gerçeklere maruz kalacaklar ve sanki bunları duyduklarında aslında yanlış yolda olduklarını da keşfedecekler. Aşırı iyimser oldu değil mi? Tabi ki o kanallar yalan bilgi yayıyorlar. Yalancıları dinlemeye ne gerek var. Satılmış, vatan haini, terörist onlar...

Davranış kontrolü, düşünce kontrolü, duygu kontrolü ve bilgi kontrolü: her bir kontrol biçimi insan zihni üzerinde büyük bir güce ve etkiye sahiptir. Birlikte, en güçlü zihinlere sahip insanları bile manipüle edebilen totalist bir ağ oluştururlar. Aslında, en güçlü düşünen bireyler en ilgili ve hevesli tarikat üyelerini oluştururlar.
Birey yaşam tercihlerini gerçekten kontrol edebiliyor mu yoksa edemiyor mu? Bunu anlamanın tek yolu, onu düşünme, tüm bilgilere özgürce erişme, çevreyi terk etme özgürlüğü olduğunu bilme fırsatlarına maruz bırakmaktır.

İki alt başlığı bitirmiş oldum. 4. Bölüme sonraki yazıda devam edeceğim. Çok etkilendiğim ve keşifler yaptığım bir bölümdü. Keşke insanlara bu bilgileri yayabilsem. Keşke birileri tarikatların zihin kontrolü için kullandığı bütün bu şeylerin ne kadar yaygın olduğunu görse. Bunun sadece bir tesadüf mü yoksa planlı bir organizasyon mu olduğu irdelense.


Bu kadar çakışmanın tesadüf olmadığını düşünüyorum. Birileri bu ülke vatandaşlarına tarikat mensubu gibi davranıyorlar. Ama sebep sonuç ilişkisini karıştırmamak gerek. Tarikata katılmaya müsait insanlara birileri lider mi oldu yoksa bir lider kendisine tabi tarikat üyeleri mi devşirdi?


Halkımızın hurafelere ne kadar teşne olduğunu biliyoruz. Halkımızın aklını kullanma konusunda ne kadar geri olduğunu da, ataerkil bir toplumuz ve aileden başlayıp, okulla devam eden ve yaygın bir dayatma kültürüne sahibiz. Bütün bunar birleşince büyük bir kısım insan doğal tarikat üyesi adayı oluyorlar.


Bu ülkede siyaset yapmanın yolu ne o zaman? Nasıl oluyor da aynı anda hem holdingin patronu hem de holding binasının gece bekçisi aynı partiye oy veriyor diye sorduğumuzda artık verebileceğimiz bir cevap var çünkü aynı tarikata üyeler.

Comments


bottom of page