TÜRKLÜK SÖZLEŞMESİ KİTAP ELEŞTİRİSİ VE DEĞERLENDİRMESİ (3. Yazı )

Güncelleme tarihi: 11 Ağu

Kitabın 1. Bölümü olan Beyazlık Üzerine Düşünmek başlığının, Irksal Sözleşme ve Beyazlık Çalışmaları alt başlığına kaldığımı yerden devam ediyorum. Bu yazı ile 1. Bölümü bitirmiş olacağım.


Şu ana kadar Kitabın yazılma amacını ve motivasyonunu gördük. Türk Olma halinin keşfinin akabinde yaşadığımız şeyin Amerika'daki Siyah Beyaz ayrımına ne kadar benzediğini gördük. Irklar Sözleşmesi, ahlak sözleşmesi kavramlarını gördük. Bilgisizlik Sözleşmesi kavramını, imtiyaz kavramını gördük. İnsan gibi muamele görme ihtiyacı ve isteğini gördük. Sudaki balık olmayı gördük. Sudan neden çıkmak gerektiğini anlamaya çalışıyoruz.


62 Sayfadan devam edelim.


“Duygular sosyalleşme ve eğitim yoluyla, aynen düşünceler ve bilgiler gibi, öğrenilirler ve içselleştirilirler. Ayrıca duygularla bireysel ve kolektif çıkarlar arasında da yakın bir ilişki vardır. Duygular işe yararlar. Bu anlamda, Steyn'in dediği gibi, "duygular ne yapıyor?" sorusu önemli bir sosyal bilim sorusu olarak karşımıza çıkıyor. Beyazlık bağlamında düşünürsek, haklılık, kendine hak görme, iyiyi hak etmişlik, sorumsuzluk, suçsuzluk gibi duygular için, yani duygusal olarak konforlu bir hayat sürebilmek için, Beyaz olmayanlara yönelik yoğun bir ilgisizlik ve duygusuzluk gerekmektedir. Çünkü Beyaz-olmayanlarla kurulacak bir duygudaşlık, Beyaz kişide sorumluluk, suçluluk, iyiyi hak etmemişlik, imtiyazlılık gibi duygular doğurabilir, ki bunlar Beyazlığın terki anlamına gelebileceği için riskli ve tehlikeli duygulardır.”


Duygunun da aynen bilgi gibi aktarılabilir olduğunu daha önce düşünmüş müydüm bilemiyorum. Sanmıyorum. Farkına varmadığımız, bize dayatılan şeyleri sanki bizimmiş gibi yaşadığımızın farkındayım. Aslında dolayısı ile sahip olduğum duyguların ne kadarı gerçekten bana ait ne kadarı bana dayatılmış bilemiyorum. Durum bu olduğuna göre (durum bu ise) vay bizim halimize. Benim gibi hayatı sorgulayarak yaşıyorum diyen bir insan bile neyin bana ait neyin bana dayatıldığının farkında değilsem durum cidden kötü.


Kolay olanla doğru olan arasında kalabilmek için önce doğru olanın farkına varmak gerekiyor. Yani eğer doğru olanın farkına zaten varamıyorsak yaptığımız şey bir seçim olmuyor. Sadece düşünmeden yaşamaya devam etmiş oluyoruz. Yani o kadar acı bir durum ki kolay olanı bile seçmiyoruz. Sadece yaşıyoruz. Keşke doğru olanı görsek de aşağılık bir şekilde kolay olanı seçsek, (en azından bir seçim yapmış oluruz) durum bundan da vahim. Bilgiyi geçtim tamam onun bana dışarıdan verildiği malum, düşünce de hakeza ama duygularımızın bile bize dışarıdan veriliyor oluşu çok daha acı. İnsan sahip olduğu duyguları kendisinin zannediyor. O zaman Matrixteki kırmızı hap, mavi hap olayına geliyoruz. Ya kırmızı hapı seçip acı, zor, meşakkatli, sorumluluk gerektiren bir hayatı yaşarız yada mavi hapla her şeyi görmezden gelmeye devam ederiz. Zaten hemen hemen hepimiz mavi hapı bilinçli olarak almasak da sudaki balık gibi o küvetlerin içinde bir pil olarak yaşamaya devam ediyoruz. Sadece yiyip, içip, sevişip yolumuza devam ediyoruz. Nefes alıp veriyor oluşumuzu yaşamak zannetmeye devam ediyoruz.


Amerikaya geri dönelim… Sayfa 63:

“Bugün ABD'de ve Güney Afrika'da Beyazlar arasında yaygın bir söylem, deri

renginin önemli olmadığı, deri renginin görülmediği, herkesin - Beyaz ya da Siyah değil- İnsan olduğu, dolayısıyla renk-körü bir çağda yaşandığıdır. Renk-körlüğü söylemi-ideolojisi geçmişte ırkçılık olduğunu fakat artık büyük oranda geçmişte kaldığını, sürekli gündeme getirilmesinin yanlış olduğunu bireysel ve kolektif düzeylerde tekrarlayıp durmaktadır. Bu söylem, doğal olarak ırkçılığın bireysel önyargılar olduğu tanımı üzerinde yükselmekte, yapısal tanımını, yani yapısal eşitsizlikler üretmeye ve imtiyazlar dağıtmaya devam eden bir iktidar sistemi olduğuna dair tanımı görmezden gelmektedir.”


Türkiye'de bir anket yapılsa ve kendinizi ırkçı görüyor musunuz dense ne cevap alınır? Hemen hemen herkes ben ırkçı değilim der öyle değil mi? Peki bu cevap gözlemlerimizle neden uyuşmuyor? Neden bizler çocukken “1,2,3 ler yaşasın Türkler; 4,5,6 Polonya battı; 7,8,9 Ruslar domuz….” şeklinde giden tekerlemelerle büyüdük. Marifetmiş gibi sokaklarda söyleyip durduk. Şu an bile Ermenilerle ilgili halk arasında pozitif bir yaklaşım olduğu söylenebilir mi? Küfrederken Ermeni Dölü demekten çekinmezler ama ırkçı mısın diye sorsak “yooo” derler. Yada halk arasında Kürtlerin cahil, kaba, görgüsüz olduğunu düşünenler mi daha yaygındır aksi şekilde düşünenler mi? Sanki Kürtleri aşağılayan “Dangoz Türk” çok kültürlü, bilgili, görgülüymüş gibi. Kendisine bakmaz ama karşısındakini ne kadar kolay eleştirir. Ama sorsan “ırkçı değilim” der. O kadar özümüze işlemiş bir ırkçılık var ki farkında bile değiliz. Şimdi de Araplara, Afganlara karşı patladı bu ırkçılık. Bu nasıl bir öfke, nasıl bir nefret? Neden bu kadar ırkçıyız ama farkında değiliz, üstünde durup konuşulması gerek.


Sayfa 64:

“Beyazlar sık sık Beyazlıklarından utanmayacaklarını; Siyahların artık çok oldu­ğunu ve fazla ileri gittiğini, bir türlü memnun olmayı bilmediklerini, "tersten ırkçılık" yaptıklarını söylemektedirler.”


Çok uzatmaya gerek aynı söylem Türkiye'de de var.


Saytfa 66:

“Ev duygusu, kişinin kimliğinin ve benlik algısının sorgulanmaması; toplumda hakim olan değerlerin, bilgilerin ve pratiklerin kendi değerleri, bilgileri ve pratikleriyle çelişmemesi; konforlu bir hayat sürebilmesi; yani kendini evinde hissetmesi anlamına gelir. …… Güney Afrika artık onlara yabana, ev gibi olmayan (Freud'un kavramıyla unheimlich; unhomely), kendilerini evlerinde hissetmedikleri tekinsiz bir ülkeye dönüştü.”


Kendimi evimde hissetmediğim çok oluyor. Özellikle bu hükümetle birlikte ayyuka çıktı. Toplumda hakim olan değerlerle benimkiler uyuşmuyor. Bu sebeple insanlara karşı içimde bir nefret, kin, öfke oluşuyor. Kalabalık bir güruh tarafından çevrelendiğimi hissediyorum. Boğucu bir çamur yığını üstüme çökmüş gibi. Kaçmak istiyorum ama buna gücüm yok. Bir çaresizlik hissi içinde yaşamaya devam ediyorum. Okuyarak, yazarak nefes almaya çalışıyorum.


Bütün bunlar olurken bu hisleri Kürt, gayrimüslim, alevi olduğum için değil sanırım Türk olduğum için yaşıyorum. Daha önce de yazdım. Benim toplumun genelinin sahip olduğu gibi kutsalım yok. Kendimi avutmak için tutunduğum din ve milliyetçilik gibi kavramlarım yok. Ne şehit olmaya inanıyorum ne de ülkemi düşmanlardan koruma içgüdüsüne sahibim. Çünkü diğer ülkelere de inanmıyorum. Yani bir Yunanlı bizim ülkemiz işgal ettiğinde konuyu bir başka ırka mensup insan benim ırkımı yok etmek için bunu yaptı diye görmüyorum. Benim yaşadığım toprakların değerlerinden bir başka ülke toprakları üzerinde yaşayan insanların yararlanmak istediğini düşünüyorum.


İçinde bulunduğum durum zor. Toplumda hakim olan değerlere sahip olmadan bir toplumun parçası olmak zor. Ben ülkelere, sınırlara, uluslara inanmazken, bunların insanlar tarafından uydurulmuş olan şeyler olduğunu düşünürken nasıl tutunabilirim bu topluma. Üstelik benim gibi düşünenlerin toplumdaki en azınlık grup olduğunu bilirken.


Bu kitap, Türklük Sözleşmesi ve bu bağlamda Ermeniler ve Kürtler özelinde yazılmış. Ama bunlardan da azınlıkta olan benim gibi insanlar olduğunu biliyorum. Türklüğe inanmadığım gibi, Ermeniliğe, Kürtlüğü de inanmıyorum. Türk olmak ne kadar saçma geliyorsa diğerleri de o kadar saçma geliyor. Kendimi evimde hissetmem için ne gerekiyor peki?


Sadece insan olduğumuzu, dünyadaki diğer canlılardan üstün olmadığımızı bilerek yaşamak isterdim. İnsanın üstün bir tür olmadığını sadece yaşayan herhangi bir tür olduğumuzun bilincinde olunmasını isterdim. İnsanların sorumluluk sahibi olmasını, sorgulayarak yaşamasını isterdim. Otomatik pilottan çıkarak araçlarını kendilerinin sürmesini isterdim. Kendilerine dayatılan hayatları değil kendi seçtikleri hayatı yaşamalarını isterdim. Bir babanın baba gibi, annenin anne gibi, çalışanın çalışan, öğrencinin öğrenci gibi yaşamasını isterdim. Yani herkesin ezbere değil de bilerek yaşamasını isterdim. Benim değerlerimin, önemsediği şeylerin hayata geçmeyeceğini biliyorum. Çünkü insanlar zannettiğimizden de aptallar. Kendimi evimde gibi hissedebilme ihtimalim yok uzun lafın kısası.


Kitabı kullanarak terapi yapıyorum resmen. Neyse daha az yazsam iyi olacak. Kitabı bitiremeyeceğim.

Sayfa 68:

“Örneğin etnik-körlük, renk-körlüğüne benzer biçimde, Türkiye'de farklı ideolojileri ortak kesen bir söylem olarak kullanılabilmektedir. Kimin Türk kimin Kürt (ya da kimin Sünni kimin Alevi) olduğuyla kimsenin ilgilenmediğinin iddia edildiği eski zamanlara duyulan nostalji bu etnik-körlük söyleminin yaygın bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Keza benzer şekilde, Kürtlerin ırkçılık yaptığı, kimlik siyaseti güttüğü, tersten-milliyetçi oldukları veya asıl Türklerin mağdur olduğu çok sık söylenmektedir.”

Bu külliyen yalan. Yani Türk Kürt ayrımı yapılmadığı yada alevi sünni ayrımı… Ayrımın her türlüsü var Türkiye'de yaşayan insanların kafasında. Kürtlerin milliyetçiliğini ben etki tepki olarak görüyorum. Doğal olarak sen ne kadar milliyeti ise onlar da o kadar milliyetçi, bunda şaşılacak bir şey yok. Türkiyedeki problem kendinin Türk olarak görenlerin kendilerine ait bir milliyetçilik tanımlarının olması. Bu ülke topraklarında yaşayan herkes Türktür bunun ırkla ilgisi yoktur tezi. Bunun inanılır, kabul edilebilir bir şey olmadığını onlar da farkediyorlar ama delikanlılığa bok sürdürmemek için yanlış olduğunu bilseler de doğruymuş gibi yapmaya devam ediyorlar. Nedense bir üniter devlet takıntımız var. Aslında nedense dememek lazım neticede bir zamanlar yıkılmak, parçalanmak, dağıtılmak, sömürülmek istenen bir imparatorluğun varisleriyiz. İçimizdeki parçalanma korkusu o kadar büyük ki çok normal talepleri bile bir yıkımmış gibi algılıyoruz. İnsanların doğuştan getirdiği hakları kendisine hak diğerine ise başkaldırı olarak algılıyoruz.


Sayfa 73-74:

“Beyazlık krizi birçok insanda bir özgürleşme, hatta kurtuluş (neredeyse ikinci bir hayata başlayış) olarak yaşanmaktadır. Beyazlık Çalışmaları'nın öncü isimlerinin şahsi deneyimleriyle gösterdiği gibi, Beyazlık fark edildikten sonra Beyaz kişi Beyazlık fillerinden ve kısmen Beyazlık imtiyazlarından kurtulabilir ve bu özgürleşme-hafifleme sayesinde kendine yeni bir kimlik ve hatta benlik yaratabilir. Bu fark etmede kişinin yaşadığı, "dönüm noktası" denebilecek çarpıcı olaylar etkili olabilmekte­dir (tabii o ana dek yaşanan ama çok da bilincinde olunmayan bir sürecin, bardağın taşması ile birlikte, bilinç düzeyine çıktığı anlar olarak da görülebilir bunlar). Beyazlığın farkına varan kişide başlangıçta bir deprem etkisi yaratabilir; çünkü kişinin kendisine dair olan öz-imajı (ırklar üstü, renk-körü, iyi niyetli, liberal, sol, vb.) çökmektedir, fakat sonuçta çöken sadece bir imajdır ya da kendi kendini aldatmadır. … ……. "Irk hainliği"ne göre, kişi Beyazlıktan tam olarak kurtulmak istiyorsa, Beyazlığa ihanet etmeli ve Beyazlıktan "atılmalıdır". Böylece hem Siyahlığın ne demek olduğunu hem de Beyazlığın ne de­mek olduğunu gerçek anlamda ilk defa anlayacaktır.”

Eski bir alevi olarak, yeni bir ateist olarak kendimi hiçbir zaman bu sözleşmenin bir tarafı olarak görmedim. O yüzden buradaki Türklük krizi (Beyazlık krizinin karşılığı olarak) halini yaşadığımı düşünmüyorum. Zaten çocukluktan beri ait olduğum bir grup yok. Sıradan bir Türk gibi yaşamaya devam ettim ama kendimi sıradan bir Türkmüş gibi de algılamadım. Bunları söylerken Türk kültürüne sahip değilim diyemem. Ben de bir zamanlar bir sırada beklerken öndeki arkadaşımı görüp kaynak yaptım, yada bir alışverişte fiş almazsak ne kadar indirim yaparsın dedim, yada askerde kendimi ön plana atmadım ki bana angarya işler verilmesin. Bir “Türk” hayatta kalmak için ne yapıyorsa ahlaki mi değil mi demeden bunları yerine getirdim. Belki halen de yapmaya devam ediyorum ama yapmadığım, yapmamayı tercih ettiğim şeyler de oldu. Sokağa çöp atmadım mesela, trafikte emniyet şeridini işgal etmedim (belki bir kaç kez), kadınlara ikinci sınıflarmış gibi davranmadım, kendim veya bir yakınım için bir siyasetçiden torpil istemedim. Yani bir “Türk” nasıl olunuyorsa bu performansı ben de kendi meşrebimce yerine getirdim. Ama içinden çıkacağım bir Türklük hissine sahip de değilim.


Asıl sorun da farkına varmadığım imtiyazlarım. İster kabul edeyim, ister etmeyeyim ben “Türk” olmanın avantajını görmedim desem de bu yalan olacak. Zaten sistem de bu şekilde işliyor. Ben şu ana kadar sahip olduğum şeyleri ben olduğum için sahip oldum zannediyorum. Mutlaka etkisi olmuştur ama şunu görmeyi becermem gerek. Aynı ben, bu özelliklere sahip ben eğer Ankara'da değil de Şırnak'ta doğmuş olsaydım bugün ulaştığım noktaya ulaşabilir miydim? Asıl kritik soru bu. Ben ne kadar kendimi Türk hissetmiyorum desem de acı gerçek şu ki Kürt/gayrimüslüm olmadığım için ne tür avantajlardan faydalandım farketmem mümkün değil. Alevi olmak belki bana dezavantaj sağlayabilirdi ama birçok alevi gibi suda yaşayan dip balıkları gibi dikkat çekmeden hareket ettiğim için bunun bir zararını da görmedim. Yani kendimi hiçbir zaman ben aleviyim, beni görün diye ortaya atmadım. Zaten alevi iken de iyi bir alevi değildim. O yüzden alevi olmanın bana bir zararı/yararı dokunmadı. Yani “çıkıntılık” yapmadım ki zararını göreyim.


Türklük sözleşmesinin bir tarafı olmayı bilinçli olarak seçmesen de içine doğuyorsun zaten. Sudaki balığın suda olduğunu bilmemesi metaforunu çok iyi anlamak gerekiyor. Benim gibi insanlar “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığı ile büyütüldü. “Her koyun kendi bacağından asılır” denilerek yetiştirildik. "Gemisini kurtaran kaptan" denildi bize. Yani benim Türk olmam benim şansımdı. Bu yarışa önde başladığımın farkında mıydım? Hiç de değil. Tam tersi bu yarışa geriden başladığımı düşündüm her zaman. Anne babası profesör olan, altlarında araba olan, kolejlerde eğitim almışlar benim önümdeydi mesela. Ailesi köyden göçmemiş olanlar, anne babaları bile şehirli olanlar benden öndeydi mesela. O yüzden çoğunlukla haksızlığa uğradığımı düşündüm ama klasik bir “Türk” olarak şükretmesini de bilmeliydim. Bu dünyaya Afrika'da da gelebilirdim. Bir Somalili değildim en azından değil mi? O yüzden elimden geleni yapmalı ve hayata tutunmalıydım.


Üniversitede okurken. Kürt sorunu çok gündemdeydi. Bu dünyaya doğu illerinde gelmemek bir şans derdim arkadaşlarıma. Kürtlerle empati kurardım. Onların Bu yarışa bizden daha geride başladıklarını düşünürdüm. Terör olaylarına kızardım ama bir yandan çaresiz kaldıklarını anlardım. Türk Devletinin onlara haksızlık yaptığını düşünürdüm. Bir yandan da feodal düzenin bu durumdan sorumlu olduğunu söylerdim. Eğer orada hala sömürü düzeni devam ediyorsa bundan ağalık sisteminin devam ediyor oluşunun sorumlu tutardım. Tamam, devlet suçluydu ama içinde bulundukları kültürün de buna katkısı oluyordu. Doğulu insanların kendilerine yatırım yapmadıklarını, cahil kalmaya devam etmelerinde kendilerinin de payının olduğunu düşünürdüm. Devlet üstüne düşeni yapmıyor diye ağlamak yerine çözüm üretmeye çalışmaları gerektiğini söylerdim. Neticede gemisini kurtaran kaptansa o zaman gemilerini iyi kullanmaları gerekiyordu. Gemileri kötü diye şikayet etmek işe yaramıyordu. Sanki onların durumu kötüydü de bizim ki çok mu iyiydi?


Şimdi bakıyorum da biraz haksızlık etmişim. Aslında haksızlık etsem ne olur etmesem ne olur. Neticede sadece 20 li yaşlarında bir öğrencisin. Şu an için de öyle. Şimdi de 40 lı yaşlarında bir memurum. İnsan, birey olarak hiçbir şey. Kumsaldaki bir kum tanesi. Bu konular hemen çözülebilecek konular değil. Paradigma değişimi gerekiyor. Bu da bir anda olmuyor. Belki de birkaç nesil gerekiyor doğru yolu bulmak için.


Kalan kısacık ömrümü kesinlikle anlamlı, değerli, faydalı şeyler yaparak geçirmeliyim. Zaten bir site kurup da yazılar yayınlamaya başlamama bu duygular sebep olmadı mı? Öğrenmek yetmiyor, öğrendiğini aktarman gerekiyor. Yoksa bir anlamı yok.


Uzun lafın kısası ben zaten bu kitaptakileri anlamaya oldukça hazırdım. Asıl mesele hiç hazırlığı olmayan insanlara bu şok edici gerçekleri anlatabilmek.


Birinci bölüm bitti. Benim seçtiklerim bunlar. Başka alıntılar da yapılabilirdi ama ben bunları gördüm. Bu bölüm bittiğinde kitaba şöyle bir not almıştım. “Köylülere yönelik küçümseme de Kürtlere benzer bir dışlama değil miydi?” diye. Kitaba yönelik eleştirilerimden birisi de bu. Kitabın sonraki bölümü , 2. bölüm Müslümanlık Sözleşmesi başlığını taşıyor. 3. Bölüm Türklük Sözleşmesine Geçiş. Bu kitapta bahsedilmeyen bir şey var. Sanki adı geçen sözleşmelerden Türklük Sözleşmesinde sadece Kürtler ve gayrimüslimler dışlandı gibi bir yorum var. Halbuki bu sözleşme dindarları da dışarıda bırakıyor. O konuya hiç girilmemiş. Müslümanlık Sözleşmesinden Türklük Sözleşmesine geçiliyor ve Türk ve Sünni müslümanlar imtiyazlı sınıflar oluyor tezi yaşanan gerçeklikle uyuşmuyor. Bu ülkede aydınlanmacı felsefeye hiç de sıcak bakmayan çok büyük bir kesim var. Belki de toplumun %60-70 inden bahsediyoruz. Bu kesime Cumhuriyet ve Devrimleri zorla kabul ettirilmiştir ama sanki bu hiç yaşanmamış gibi kitapta bu konudan hiç bahsedilmiyor.


Kitabı bu bölüm bittikten sonra acaba bunlar hakkında bir şeyler söyleyecek mi diye okudum ama dediğim gibi hiç bahsi geçmedi. Neyse bence kitabın eksik kalan yanlarından birisi de bu. Sonra yine değinmek zorunda kalacağım bu konuya.


Bir sonraki yazı İkinci Bölümle (Müslümanlık Sözleşmesi) devam edecek.


August Landmesser: Belki kendisini yuvasız kalmış gibi hissediyordu ama değerlerine yine de sahip çıktı.
August Landmesser: Belki kendisini yuvasız kalmış gibi hissediyordu ama değerlerine yine de sahip çıktı.