TÜRKLÜK SÖZLEŞMESİ KİTAP ELEŞTİRİSİ VE DEĞERLENDİRMESİ (4. Bölüm)

Güncelleme tarihi: 18 Tem

Kitabın İkinci Bölümüne geçtik. Bölüm Başlığı Müslümanlık Sözleşmesi. Bu Bölüm çok öğretici bir bölüm. Güzel bir özet olmuş bence. Bölüm şu cümlelerle başlıyor. Sayfa 79:

“Bu bölümde, Anadolu'nun Müslümanlaştırılması ve Gayrimüslimlerden "arındırılması" sürecini -Ermeni Soykırımı, Kurtuluş Savaşı, Türkiye Devleti'nin kuruluşu gibi büyük ölçekli tarihsel olaylara özellikle odaklanarak- Müslümanlık Sözleşmesi kavramı üzerinden inceleyeceğim.”


Bu giriş beni çok irrite etti. Ermenilere yapılan şeyin soykırım olup olmadığı konusunda net fikirlerim yok. Bir savaş ortamında yapılan bir uygulama. Yani 10 yıllar boyunca yüzbinlerce, milyonlarca insan öldü, öldürüldü. Bunların büyük bir kısmını Osmanlı vatandaşları oluşturdu. O zamanki Osmanlı yöneticileri ayrı bir devlet kurma talebinde bulunan Ermenilerden ülkeyi arındırmak istediler ve yaptılar. Bu sırada da çok sayıda insan öldü. Neden bu olaya soykırım diyelim? Ermeniler Türkleri, Kürtleri öldürüyordu muhatapları da onları öldürdü. Sonuç olarak bir zaman önce Yunanlıların, Bulgarların, Romenlerin, Sırpların yaptığını Ermeniler de yapmak istediler ama başaramadılar olay budur. Başarsalardı bugün Türkiye toprakları dediğimiz şey olmayacaktı. Bu yazdıklarımı milliyetçi duygularla yazmıyorum. Geçmişi kendi şartlarında değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Kitabın yazarı en azından yaşanan olaya neden soykırım dediğini açıklamalıydı bence. Yanlı bir bakış olduğunu düşünüyorum.


Sayfa 80:

“Toplumsal Sözleşme fikri, Avrupa'da eski düzenin yıkılıp yenisinin kurulmakta olduğu; aristokrasinin düşüşe geçip burjuvazinin yükseldiği; cemaatlerin yerine bireylerin geçtiği; egemenlik meşruiyetinin kaynağı olarak Tanrı'nın yerini eşit vatandaşlardan oluşan halkın/ulusun aldığı bir çağda, mutabakata varılmış yeni ilkeler etrafında yeni bir devlet ve toplum yaratma çabasıyla ilgiliydi. Osmanlı Devleti de 19. yüzyılda, barındırdığı heterojen nüfusu eşitlik, laiklik, özgürlük, hukuk, hak, rıza, meclis gibi yeni ilkeler ve kurumlar üzerinde, devletle toplum arasında varılacak modem bir mutabakatla bir arada tutmaya çalıştı. Osmanlılık Sözleşmesi olarak tarif edeceğim bu girişim, aşağıda tartışacağım nedenlerden ötürü başarısız oldu, ama bütün toplumu (Müslümanları, Hıristiyanları, Yahudileri vb.) kapsama iddiasıyla hiç değilse kağıt üstünde gerçek bir Toplumsal Sözleşme denemesiydi. Başarılı olan Müslümanlık ve Türklük Sözleşmeleri ise toplumun içinde sadece Müslümanları/Türkleri kayırdıkları ve Müslüman/Türk olmayanları cezalandırdıkları için hiçbir zaman ideal anlamıyla toplumsal sözleşme olmadılar. Adı üstünde, Müs­lümanlık ve Türklük sözleşmeleri oldular.”


Çok güzel bir toparlama yazılı ama çok büyük bir hatası var. Doğrudur Türklük Sözleşmesinde karar kılınmış olabilir ama bu sözleşme ile başarılı olunduğu yargısı çok yanlış. İlk olarak bu sözleşme ile sadece “Müslümanları/Türkleri” kayrıldığı söyleniyor bu yanlış. Cumhuriyet döneminde kesinlikle batılı/aydınlanmacı bir yaklaşım sergilendiğinden ülkeyi kuranların istediği tarzda Müslüman olmayanlar da dışlandı hatta bastırıldı. Bu öyle gayrimüslimler gibi bir azınlık değil. neredeyse toplumun %50 sinden fazlasından bahsediyoruz. Kitap boyunca bu bariz gerçek görülmezden geliniyor. Bence kitabın en büyük açığı ve eksiği bu. Kitap Kürt ve Ermeniler üzerine kurulduğu için sanki tüm Müslümanlar hayatlarından çok memnunlardı gibi bir yaklaşım izlenmiş. Halbuki 2000'li yıllara kadar halkın bu kesimi “elitler” (sözleşmeyi yaratanlar bunlar sanıyorum) tarafından bastırılmak, yok edilmek istenmiştir. Türkiye'de yaşanan problemler bu gerçek göz ardı edilerek değerlendirilemez.


İdeal bir sözleşme yaratamamış olmamızın tek sebebi Kürtlerin/gayrimüslimlerin dışlanması değil halka rağmen bir sözleşme yapılmış olması. Cumhuriyetin kurulmasının üstünden 100 yıl geçmiş olmasına rağmen hala problemlerin devam etmesinin sebebi de budur.


Sayfa 87:

“Kendini üstün görenlerin ve görmeye alışık olanların eşitlik politikalarından hoşlanmaması ve bunlara direnmesi, eşitliğin üstünlüğü sona erdirecek olması nedeniyle, evrensel bir feno­men olarak karşımıza çıkıyor. Sadece eşitlik politikaları değil, eşitliğin fikri dahi üstünlüğü tehdit eder.”


Kitabın bu bölümünden çok alıntı yapamıyorum aslında altını çizdiğim çok yer var ama ekseriyetle kitabi bilgi, ansiklopedik bilgi. Yani üstüne yorum yapılacak kısım az. Yukarıda aldığım kısım sağcılık ve solculuk tartışması bağlamında önemli. Solcuların eşitlik peşinde olduğu bilinir. Yani isterler ki kimse kimseden üstün olmasın, az olsun (Mümkünse çok olsun tabii) ama eşit olsun. Sağcının ise öncelikleri başkadır. Din, millet vs. daha simgesel, efsanevi konular. İşte bu noktada kendini üstün görenler üstünlüklerini devam ettirebilmek için din ve milliyetçiliği üretmişlerdir. Saf sağcılar bunu bir görebilseler bir çok şey daha güzel olacak ama onlar sömürülmeyi tercih ediyorlar.


Sayfa 88:


“Siyaha Zenci deme, kadına bayan deme ve Kürde Doğulu, Doğulu vatandaş veya Kürt kökenli deme ısrarı üstünlüğün ve tanımlama gücünün sürdürülmesi çabasıyla ilgilidir. Alttakilerin kendileri için seçtikleri ve kullandıkları kavramların yaygınlaşması, üsttekiler tarafından büyük bir mevzi kaybı olarak deneyimlenir.”


Sayfa 98-99:

“Müslümanlık Sözleşmesi'nin, Osmanlılık Sözleşmesi'nin aksine, asıl başarısı da burada, yani devletle Müslümanlar arasındaki gerçek bir duygu ortaklığında, çıkar birlikteliğinde ve mutabakatlar bütününde gizlidir. Başka bir deyişle, eşitlik fikrine dayanan Osmanlılık Sözleşmesi toplumda bir yankı bulmamış, devletin tutarsız politikaları nedeniyle sınırlı kalmış ve dolayı­sıyla yapayken, Müslümanların üstünlüğüne dayanan Müslü­manlık Sözleşmesi gerçek anlamda çift taraflıdır, bu nedenle de otantik ve işlevlidir. Müslüman merkez taşrada kendi yansımasını, Müslüman taşra da merkezde kendi yansımasını bulmuştur. Ortak hedef ve çıkar ülkenin Hıristiyanlardan "temizlenmesi"dir. Bu anlamda Müslümanlık Sözleşmesi, Hıristiyan halklara karşı işlenen ve işlenecek olan suçlar üzerinde mutabık olunmuş bir suç ortaklığıdır. Fakat bu, Hıristiyanların başlarına gelenleri ve gelecekleri hak ettikleri düşüncesinden dolayı, suç olarak görülmeyen bir suçun ortaklığı, dolayısıyla suçluluk duygusu yaratmayan bir suç ortaklığıdır. Müslümanların ortaklaş­tıkları hedef, çıkar ve duyguları Müslümanlık Sözleşmesi'ni -birkaç yıllık bir dönem hariç tutulursa- 1920'lerin başlarına kadar canlı tutacak, bu sayede ülke Hıristiyanlardan temizlenecek ve - amaç en baştan beri bu olmasa bile- yeni bir devlet Müslümanlık üzerinde/sayesinde kurulabilecektir.”


Sanırım burada yazılı olanlar ülkemizdeki acı gerçekleri çarpıcı bir şekilde yüzümüze vurmuş. Yani Ermeniler, Rumlar, Yahudiler devleti yönetenler kadar (belki de daha çok) kendilerini devletin sahibi olarak gören Müslüman çoğunluk tarafından ülkeden atılmış. Sadece 1915'de Ermenilerin başına gelenle değil daha sonra 1955 deki 6-7 eylül olayları da bu ülkenin nasıl bir Müslüman ülkesi olduğunu da gösterir. Müslümanlık eleştirisi yapmak gibi olmasın ama başka türlü olabilir miydi? Son yıllarda Suriye'de yaşanan, Işid'in yaptıkları, Afganistan'da Taliban'ın yaptıklarını biliyoruz. Eğer Müslüman bilinç sorgulanacaksa bu açıdan sorgulanmalı. Eğitimsiz, cahil, aç insan eğer komşusu zengin, eğitimli ise onu ilk bulduğu fırsatta ezecektir. Bugün bile olsa imkan bulurlarsa komşusunu kesecek milyonlarla birlikte yaşıyoruz. Alevilerin başına gelenler ortada. Sırf alevi olduğu için ana muhalefet partisinin başkanı cumhurbaşkanı adayı olabilir mi tartışması yapılan bir ülkedeyiz. Uygun ortam sağlandığında insanların linç durumuna girmeleri an meselesi.


Osmanlının geri kalmasının sebebini, Avrupanın açtığı farkı kapatmak için yapılanları biliyoruz. 3. Selim’den başlayıp, 2. Mahmut’a uzanan reformlar ve 19. yy boyunca yapılanlar… hep Devletin idaresi ile ilgili idi. Osmanlıda yaşayan halkın durumu hiç ama hiç umursanmadı. Eğer halk bu kadar cahil bırakılmasa, halk bu kadar dinin taasubuna gömülmese belki de Cumhuriyetin devrimleri bu kadar yadırganmayacaktı. Belki de insanlar modern çağa ayak uydurmakta zorlanmayacaktı. Geçtim 20. yy’ın başlarını günümüzde bile insanların modernizmle, modernite ile, batılılaşma ile, aydınlanma ile dertleri var. Bugün bile böyleyken bundan 100-150 sene önceki halimizi düşünmek dahi istemiyorum. Bugün yaşadıklarımızı gördükçe, bugünlere gelebilmiş olmamıza şaşırıyorum. Ayyuka çıkmış hırsızlıklar, rüşvetler, devletin mafyalaşması… her şey ayan beyan ortadayken bile bu hükümet iş yapmaya devam edebiliyorsa geçmişte yaşananlara şaşırmamız mümkün değil.


Osmanlıda Jön Türklerin durumu ve etkisine geçiyoruz.

Sayfa 106:

“Hareketin ilk ortaya çıktığı 1889'dan devrim yaptığı 1908'e kadarki dönemde hareketin çeşitli dönemlerinde etkili olmuş Jön Türklere bakıldığında, düşünsel anlamda belki de tek ortak özellikleri sosyal Darwinci olmalarıydı: Hem ülkeler arasındaki hem de ulus içindeki varolma mücadelesinde güçlü olanın, kararlı olanın ve hak edenin hayatta kaldığına dair güçlü bir inanç. Bu nedenle, Marksizm ve sosyalizm gibi eşitlik peşinde koşan ideolojiler bu insanlara hiçbir zaman hitap etmedi.”

Sayfa 110-111:

“Gelgelelim, Müslümanların ve Hıristiyanların eşitliğini çe­kingen de olsa savunan bu Osmanlılık Sözleşmesi önerileri Müslüman orta ve alt sınıflarda ve genel olarak Müslüman taşrada karşılık bulmuyordu. Müslümanlar bir yandan Hristiyanlardan üstün olduklarını; diğer yandan Osmanlı'nın kapitalizmle bü­tünleşme ve modernleşme süreçlerinden ekonomik ve kültürel anlamda Gayrimüslimlerin yararlanmış olduğunu; öte yandan da aynı Gayrimüslimlerin yabancı devletlerin desteğini alarak kendi hayatlarına ve memleketlerine yönelik hayati bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorlardı. Başka bir deyişle üstünlük, kıskançlık, hınç, korku gibi daha önce bahsettiğim Müslüman duygularının ve Hıristiyanların yerini alma gibi arzuların tehlikeli bir birliği mevcuttu.


Duygular belli bir amaca ulaşmak için motive edici ve hare­kete geçirici bir potansiyel barındırırlar, fakat duygular özellikle kolektif olduğunda, bu potansiyelin gerçekleşebilmesi için çoğu zaman uygun bir konjonktür gerekir. İşte böyle uygun bir konjonktürün oluşması, Adana'da 1909 Nisanı'nda gerçekleşen ve 20.000'den fazla Ermeni'nin öldürüldüğü tahmin edilen katliamı beraberinde getirdi.”


Bu bilgiyi okuduktan sonra hem şaşırdım hem de kızdım kendime. Adana'daki olayı daha önce duymamıştım. Güya çok okuyan bir insan olduğumu düşünürdüm. Bu olayı daha önce duymamış olmam benim ayıbım ama bir şeyi daha görmemi sağladı. Bizler, bu ülkede yaşayanlar bizlere neler anlatılırsa onları öğreniyoruz. Eğer kendin araştırıp, okuyup deşmezsen neler yaşandığını öğrenmen mümkün değil.


Bir önceki alıntıdan sonra yazdıklarım yukarıdaki alıntı ile ne kadar da uyumlu. Ne olması beklenebilirmiş ki? Aslında kaçınılmaz olan yaşanmış.


Sayfa 112:

“31 Mart olayları sırasında iktidarını büyük ölçüde kaybeden ve bir kısmı İstanbul'da Ermeni dostlarının evlerinde saklanan İttihatçı liderlerin veya yine aynı şekilde iktidarını büyük ölçüde kaybetmiş Abdülhamid'in kaotik isyan ortamında taşradaki katliamı merkezden başlatmış ve yönetmiş olma ihtimalleri zayıftır. Nitekim her iki suçlamaya dair de inandırıcı bir kanıt bulunamamıştır. Katliamın arkasında, farklı siyasetlerden ve toplumsal sınıflardan gelen, İstanbul'daki İslamcı ayaklanmadan da cesaret bulan ve ilham alan yerel Müslümanların (yöneticiler, eşraf, din adamları, göçmen işçiler) birlikteliği­nin söz konusu olabileceği genellikle göz ardı edilmiştir.”


Sayfa 113-114:

“1915 ise Müslüman merkezin Osmanlılık Sözleşmesi'nden vazgeçip Müslüman taşrayla Müslümanlık Sözleşmesi'nde mutabık kalmasıyla yaşanacaktır. 1915'te merkez ve taşra arasında tam bir uyum yakalanacaktır. Bu nedenle 1909 yerel bir pogrom olarak yaşanırken, 1915 bütün Anadolu'ya yayılacak bir soykırım biçimini alacaktır.”


Kader ağlarını yavaş yavaş örmüş. Belki de daha Balkan Savaşları döneminden sonra ülkede ne olacağı belli olmuş. Osmanlının en eski topraklarından olan Balkanların elden çıkması neler yaşanacağını göstermiş olmalı.


Bu bölümde Osmanlılık Sözleşmesinin neden ve nasıl başarısız olduğunu, Müslümanlık Sözleşmesinin nasıl devreye gireceğini gördük. Bu yazıyı burada kesiyorum. 118. sayfaya geldik. Bu bölüm 155. sayfaya kadar devam ediyor. Artık bu bölümü bir sonraki yazıda bitiririm.


Adana'da 1909 yılında Ermenilere karşı bir katliam yapılmış
Adana'da 1909 yılında Ermenilere karşı bir katliam yapılmış