TÜRKLÜK SÖZLEŞMESİ KİTAP ELEŞTİRİSİ VE DEĞERLENDİRMESİ (7. Yazı)


Osmanlıcılığın çökmesi ve yerine İslamcılığın geçirilmesi… 1. Dünya Savaşına bu şekilde girildi ve 1915 de Etnik temizlik hareketi olarak Osmanlı topraklarındaki Ermeniler sürüldü. !. Dünya Savaşının ardından imzalanan antlaşmalarla Osmanlı vatandaşları Anadolu'ya hapsedilmişti. Bu şekilde Kurtuluş Savaşına giriyorduk.


Sayfa 146:

“Osmanlı, 1. Dünya Savaşı'nı Almanya'yla birlikte 1918'de kaybettiğinde sadece A Planı'nda değil B Planı'nda da başarısız olmuş gibi görünüyordu. 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi'yle Britanya ve müttefiklerine Osmanlı topraklarında "kendi güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik noktayı işgal etme hakkı" ve "Altı Ermeni ilinde karışıklık çıkarsa, (. . .) bu illerin herhangi bir bölümünü işgal etme hakkı" (7. ve 24. maddeler) verilmişti. Osmanlının elinde kalan son toprak Anadolu'nun parçalanması ve paylaşılması da artık bir zaman meselesi gibiydi. Fakat böyle olmadı ve sonunda Anadolu tek bir parça halinde Müslümanların elinde kaldı. Anadolu Müslümanlarının bu başarısı, 1915'te yürürlüğe konulan B Planı'nı Müslümanlık Sözleşmesi çerçevesinde sürdürme kararlılığıyla ilgilidir. Kararlılığın arkasında ise, her şeyi kaybetme ihtimali ve korkusu yatmaktadır. Tabii sadece kararlılık yetmeyebilirdi; başarının arkasında, 1915 ve sonrasında gerçekleştirilen Ermenilerin etnik temizliği de büyük rol oynadı; çünkü böylece Anadolu'nun demografik yapısı büyük bir oranda Müslümanlar lehine değiştirilmişti. Hüseyin Cahit Yalçın, "Ermeni tehcirini düşünüp yapanlar, bununla Türkiye'yi kurtarmış"tır derken bunu kastetmektedir.”


Müslümanlar kazandı gayrimüslimler kaybetti. Şimdi geçmişe bakınca hayatta kalan bizler için yapılan işler doğruymuş gibi duruyor değil mi? Zaten geçmişte her ne yapılırsa yapılsın ister doğru ister yanlış, ister ahlaklı ister ahlaksız her ne olursa olsun şu an hayatta olanlar için pek de bir önemi yok değil mi? Belki biraz felsefi olacak ama durumumuz şu: Her birimizin geçmişinde mutlaka ya sapık, ya cani, ya psikopat ya deli, ya da ahlaksız bir ata vardır değil mi? Yani kimse geçmişinde yaşanmış olanların kötü olmasından dolayı suçlanamaz.


Hangimiz bir tecavüzün eseriyiz (ürünüyüz) biliyor muyuz? Bundan 5-6 kuşak önce 15 yaşındaki anne atamıza 60 yaşındaki bir ihtiyar sapık tecavüz etmiş ve bizim atalarımızdan birisi bu şekilde dünyaya gelmiş olabilir değil mi? bu dünyadaki varlığımız Çok büyük bir kötülüğün sonucunda başlamış olabilir. Bu, şu an hayatta olan bizim de kötü olduğumuz anlamına gelmez. Hatta belki 10 kuşak önce atalarımızın içinde bulunduğu grup (diyelim 200 kişilik bir köy olsun bu grup) yakındaki diğer köye baskın düzenlemiş ve o köydeki kadın, erkek, çocuk, yaşlı herkesi öldürmüş olsun. Bu sayede de atalarımız bir zenginlik elde etmiş ve bizler de bu zenginliğin sonuçlarından faydalanıyor olalım. Atalarımızı kötülüğü bizim kim olduğumuzu etkiler mi? Bu çeşit hikayeler mutlaka ama mutlaka oldu değil mi? Her birimiz meleklerin torunları değiliz. Nasıl günümüzde kötü insanlar varsa, bu kötü insanların çoluğu çocuğu varsa geçmişte de kötü insanlar vardı.


Şunu söylemeye çalışıyorum. Geçmişte kötülükler yaşandıysa (ki kesinlikle yaşandı) bize düşen bunların üstünü örtmek değil, zarar görenlerden geçmiş adına özür dilemek ve varsa verebiliyorsak haklarını vermektir. Çünkü benzer bir şey benim başıma gelmiş olsa ben de aynı şeyi muhatabımdan beklerdim. Atalarımın hatalarından ben sorumlu değilim ama insani olarak onların hatalarını gördüğümü söylememde de bir sakınca yok. Tüm çocuklar anne babasının iyi olmasını ister ama gerçek hayattan biliyoruz ki iyi anne babalar kadar kötü anne babalar da var. Geçmişte Ermenilerden, Rumlardan veya başka bir gruptan zarar görmüş binlerce, milyonlarca Türk, Kürt vs. de var. Onların da en az gayrimüslimler kadar muhataplarından bir özür sözü duymaya hakları var. Kurtuluş Savaşı boyunca ve öncesinde ölen milyonlarca Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap vs.’nin de hesabı sorulmalı değil mi? Şu savunma yapılabilir iyi de orada savaş koşulları vardı durum farklı. Savaşta öldürene katil denmiyor değil mi? Aslında belki de insanlık olarak gelmemiz gereken aşama bu. Kendimizi kandırmayalım ister savaş sırasında olsun ister başka zaman bir insan diğer bir insanı öldürüyorsa bunun adı cinayettir.


Kendi kendimize bir sistem kurmuşuz. Sahip olma hırsımız mı diyelim, çalışmadan diğerinin emeğini sömürmek mi diyelim adına ne dersek diyelim önce karşımızdakinin öldürüp sonra mutlaka bir bahane üretebiliyoruz. İnsanlık tarihi bunun üstüne kurulu. Birisi birisinin sahip olduğu şeyi gözüne kestirsin illa ki bir yolunu buluyor. Adına bazen demokrasi getirmek deniliyor, bazen benim inancıma uygun değilsin deniliyor, bazen benim kutsalıma hakaret ettin deniliyor. Bahane bulmak isteyene herşey mübah.


Çok uzattım. Artık Türklük Sözleşmesi hakkında yazmayı bıraktım korsan bildiri yayınlama işine çevirdim. Tekrar kitaba dönüyorum.

Dünya Savaşı'nın ardından Anadolu topraklarında yerel kongreler toplanmaya başlanıyor. Bu kongreler ağırlıklı olarak Yunan ve Ermeni işgali tehdidi olan yerlerde gerçekleşiyor.


Sayfa 149:

“Fakat Müslüman taşra, birleşmeden merkezileşmeyi ve Türkleşmeyi anlamıyordu; ne kimse bütün iradesini yeniden bir merkezi despotizme bırakmak is­tiyordu ne de kendi dilinden ve kültüründen vazgeçmek. Bu ne­denle Kurtuluş Savaşı'nın kazanılıp Lozan Antlaşması'yla onaylanmasına kadar, Müslümanlar arasında göreli bir demokrasi ve adem-i merkeziyetçilik hakim oldu. …… Bu yıllarda sürekli kullanılan milli ve millet kavramları da, Türk milletini değil İslam milletini işaret eder.”


Sayfa 151:

“..... bu kongre ve meclis kararlarına "tüm Müslüman unsurlar açısından bir toplumsal sözleşme" ve ortak yaşam modeli olarak bakılmalıdır.”


Sayfa 152:

“Kürtlerin büyük çoğunluğu Milli Mücadele'nin yanında yer almayı seçti. Kürtler

şüphesiz ki İttihatçı geleneğin Türkçü ve asimilasyonist damarını çok iyi biliyorlardı. Fakat 1910'ların dünyasında Ermeni korkuları Türk korkularına üstün geldi.”


Sayfa 153:

“Kürdistan/Ermenistan meselesi ve bu meselenin cereyan ettiği bölgeyi iyi bilen Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir bu korkuyu kullandılar, birlikte savaşılmazsa Kürdistan'ın Ermenistan olacağını, bölüneceğini ve yok olacağını çeşitli biçimlerde sürekli dile getirdiler. Kurtuluş Savaşı sırasındaki tek Kürt isyanı olan Koçgiri İsyanı'nın aynı zamanda bir Alevi isyanı olması Müslümanlık Sözleşmesi'nin sınırlarını da belli eder. Alevi Kürtler, Sünni Kürtlerin aksine Ermenilerden korkmuyordu. Asıl korkuları Ermeniler gibi imha edilmekti.”


Sayfa 155:

“Özetle, 1915-1922 arasında Anadolu Müslümanları arasındaki temel mutabakatlar bütünü olan Müslümanlık Sözleşmesi sayesinde Anadolu'nun muhafazası sağlanmış, Anadolu Gayrimüslim unsurlardan çeşitli araçlarla temizlenmiş ve bütünüyle Müslüman milletinin olmuştur. Aynca bu sözleşmeyle birlikte, Müslümanları korumayı becerebilen ve sadece Müslümanları koruyacağını söyleyen yeni bir devlet kurulmuştur. Başka Bir deyişle, Müslümanlık Sözleşmesi sayesinde Müslüman bir ülke, Müslüman bir toplum ve Müslüman bir devlet oluşturulmuştur.”


Doğru veya yanlış, iyi veya kötü bir çözüm üretmişiz. Bu sayede de ne kazanıyoruz? Avrupa Devletlerinin sömürgesi olmaktan kurtulmuş oluyoruz. Küçücük bir kara parçasına tıkılmaktan kurtulmuş oluyoruz. Belki Osmanlı topraklarının bir çoğunu kaybediyoruz ama en azından kendimize ait yaşayabilecek bir toprak parçasını elimizde tutuyoruz. Bunu da Müslümanların ortak kararı ve direnişi ile beceriyoruz.


Sorun da bu noktada başlıyor. Bu Müslümanlık vurgusu ile devam etmiş olsak klasik bir şeriat devleti olarak yolumuza devam edebilirdik. Büyük ihtimale kurtuluş savaşını verenler de böyle olacağını düşünüyorlardı. İçinde gayrimüslimlerin olmadığı, halifelik sahibi bir İslam devleti. Ama Atatürk’ün hedefi meğersem bu değilmiş. Meğersem o batıcı imiş. Meğersem o aydınlanmacı imiş. Atatürk'ten nefret edenlerin derdi bu. Onun bir İslam devleti kurma niyetinin olmaması tüm kartların yeniden dağıtılmasına yol açmış. Diyelim o ana kadar pişti oynadıklarını zannedenler bir anda bakmışlar ki kağıdı dağıtan poker oynamak istiyor. Tam bir şok.


Kitabı eleştirdiğim noktalardan birisi de burada. Sonraki bölüm Türklük Sözleşmesine Geçiş adını taşıyor. Yeni Cumhuriyet kurulduğunda Müslümanlık sözleşmesinden çıkılması ve Türklük sözleşmesine geçilmesi belki Gayritürk unsurlara olumsuz etkide bulundu ama Gayriaydınlanmacı unsurlara da aynı derecede olumsuz etkisi oldu. Kitap bu konuya hiç değinmiyor. Varsa yoksa Kürt sorunu. Cumhuriyeti kuranlar Türk ve Aydınlanmacılığı hedeflerken halk Türk ve Müslüman olanı istiyordu. Bu fark günümüze kadar geldi. Şöyle bir durum ortaya çıktı. Ne doğru dürüst Türk, ne doğru dürüst Müslüman ne de doğru dürüst aydınlanmış bir karma toplum. Bir çok şey olmak isterken anlamsız bir şey haline geldik. Kendimize göre bir Müslümanlık, kendimize göre bir modernlik hatta belki de kendimize göre bir Türklüğümüz var.


Sonraki Bölüm, Üçüncü Bölüm, Türklük Sözleşmesine Geçiş.



Sevr Antlaşması Sonrası Osmanlı Toprakları. Anadoluda dar bir alana sıkıştırılmak istenen Türklerin durumu içaçıcı değildi.
Sevr Antlaşması Sonrası Osmanlı Toprakları