TÜRKLÜK SÖZLEŞMESİ KİTAP ELEŞTİRİSİ VE DEĞERLENDİRMESİ (5. Bölüm)

Ara başlık “Müslümanlık Sözleşmesi ve Yataylığı” adını taşıyor.


Sayfa 118-119:

”1912-1913 Balkan Savaşlarıyla birlikte ise Osmanlıcılık siyaseti İttihat ve Terakki tarafından bütünüyle terk edilmiştir. Bu savaşlarla, 14. yüzyıldan beri Osmanlı İmparatorluğu açısından maddi ve manevi olarak büyük önem taşıyan Avrupa topraklarının son kalıntıları kaybedilmişti. ……….Makedonya ve Batı Trakya heterojen nüfus yapılan nedeniyle ya da daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse Hıristiyan halkların varlığı nedeniyle kaybedilmişti. İttihatçılar aynı hatayı bir daha asla yapmama kararı verdiler. Bu, Osmanlılık Sözleşmesinden vazgeçme, Müslümanları, bunlar içinde özellikle Türkleri kayırma ve Gayrimüslim unsurları çeşitli yöntemlerle ülkeden tasfiye etme karan anlamına geliyordu. Balkan Savaşları'ndaki kayıpların, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na benzer şekilde, Osmanlı Devleti sınırları içindeki Hıristiyan nüfusu azaltması ve böylece Müslüman nüfusu, yüzbinlerce Müslümanların göç etmesiyle de birleşince, oran olarak artırması Osmanlılık Sözleşmesi'nden Müslümanlık Sözleşmesi'ne geçişi demografik açıdan ve -Hıristiyanlara karşı zaten var olan negatif duyguları tazelemesiyle- duygusal açıdan kolaylaştırıyordu.”


Aslında Osmanlıcılık başarılabilseydi çok daha başka bir tarih yazılırdı. Neden olmadı? Çünkü Osmanlı Devleti içindeki etnik unsurlar bir devletin eşit vatandaşları olarak görmüyorlardı kendilerini. Neden bir ülkenin kendi ülken olmasını kabul edersin yada etmezsin? Daha önce kendini evinde hissetmek ile ilgili tespitler vardı, ne deniyordu orada? Sahip olduğun değerlerle içinde bulunduğun toplumun değerleri uyuşmuyorsa kendini yuvanda hissetmezsin. Yani basit bir değer sorunu vardı ortada. Peki, bu kadar farklı insan, grup, topluluk, toplumun kendine has farklı değerleri varken ortak bir değerler manzumesi bulmak mümkün mü? Hiç gerçekçi değil. Uygulanabilir de değil. Hristiyan, Musevi, Dinsiz, Katolik, Protestan, Ortodoks, Sünni, Alevi, Türk, Kürt…. saymakla bitmez bir heterojenite. Gerçekten bu kadar farklı insana yuvam diyebilecekleri bir ortam sunmak mümkün mü? Bunu yapabilen bir devlet var mı?


Üniter olamak, federatif olmak bir seçenek olabilirdi. Ama neden kendi başlarına bir ülke, bağımsız bir ülke olmak varken bir bütünün bir parçası olmayı tercih etsinler ki? Bunun için cazip bir ortam sunmak gerekiyordu. Birlikte olursak güçlü oluruz, zengin oluruz vb argümanlarla bu gruplar ikna edilebilirdi. Pek de yabana atılır bir öneri de olmazdı. Dünyanın en büyük süper gücü olmaya aday bir coğrafyadan bahsediyoruz ama bunun için bu büyük organizmayı idare edecek olan zihniyetin buna hakim ve aday olması gerekiyordu. Maalesef Osmanlıyı yönetenlerin bu vizyona sahip olamadıkları ortada. Geçmişten getirilen bir ihtiyacın ürünü olsaydı olurdu zaten.


Osmanlı'yı yönetenler hallerinden memnun olmasalardı çözüm üretirlerdi. 15. - 16. yy da Avrupa’nın kaygıları ile aynı dönemdeki Osmanlının kaygılarını kıyasladığımızda neden onların bizi sömürdüğünü ama bizim onları sömüremediğimizi de görüyoruz. Uzun lafın kısası Osmanlıcılık olmayacak duaya amin demekten başka bir şey değilmiş.


Sayfa 120:

“Dönemin neredeyse bütün Türkçülerinde iki farklı Türkçü­lük anlayışı vardı. Birincisi, maksimalist Türkçülük denebilecek, Osmanlı, Rusya ve Orta Asya Türklerini birleştirecek bir Türk imparatorluğu fikri, yani Turan ütopyasıydı. İkincisi ise minimalist Türkçülük denebilecek, özellikle Anadolu' da yaşayan Müs­lümanları Türklük çatısı altında toplamayı hedefleyen daha ger­çekçi bir fikirdi. Fakat ikinci hedefin gerçekleşmesi dahi zordu çünkü ortada, az sayıda aydın, bürokrat ve siyasetçi bir kenara bırakılırsa, bir Türklük bilinci ve Türklük duygusu yoktu. Türkçü aydınların sürekli belirttiği gibi Türk tarihi ve Türk kültürü vardı, fakat bunlardan gurur duyan, bunlar için savaşmaya hazır bir Türk milleti yoktu.


Bu tespit üzerine kafa yormak gerekmiyor mu? Nasıl olur? Nasıl olur da Osmanlı toprakları üstünde yaşayan ve kendilerine Türk denilen insanlara sorduğunda "sen kimsin" diye o insanlar kendisini Türk olarak görmez. Türk milleti yok ama Bulgar milleti var, Ermeni var, Kürt var, Boşnak, Arnavut, Yunan var ama Türk yok. Yahu 1789 üzerinden 100 yıldan fazla geçmiş. Avrupa kaynıyor. Avrupa'da krallıklar yıkılıp yerlerine ulus devletler konuluyor. Nasıl oluyor da bu yaşananlar bizleri hiç etkilemeyecekmiş gibi davranılıyor? Amerika'nın Bağımsızlık Bildirgesinden de mi haberiniz yok? Bu körlük, sağırlık neden? Bu kadar andaval olursan başına geleceklere de katlanmak zorundasın.


Sayfa 121-122:

“Gökalp, Müslümanlık Sözleşmesi'nin resmi metni olarak görebileceğimiz "Türkleş­mek. İslamlaşmak, Muasırlaşmak" başlıklı meşhur makalelerini Türk Yurdu dergisinde Balkan Savaşları sırasında, yani tam da Osmanlılığın bütünüyle çöktüğü 1912-1913 yıllarında yayımladı. Bu yazı dizisi, Gökalp'in hakiki ihtiyaçlardan doğduğunu belirttiği üç fikir akımı olan Çağdaşlaşmak, İslamlaşmak ve Türkleşmenin (Osmanlılığın önemi artık neden yanlış oldu­ğunu ve neden çöktüğünü göstermek içindir) birbiriyle çelişmediği, tam aksine birbirini tamamladığı iddiasını ortaya atar. Gökalp'e göre, Türkler merkezinde oldukları çok-uluslu imparatorluğu kurtarmaya çalıştıkları için Osmanlılık idealini ortaya atmışlar, fakat bu ideali onlardan başka kimse kabul etmemişti. Bu nedenle, Türkler Osmanlılık idealiyle vakit kaybederken, diğer halkların millet şuuru gelişmiş ve Türklük Osmanlı'da en geç gelişen millet ideali olmuştu. Gökalp'in yakındığı gibi, Kürtler Kürtlükleriyle, Arnavutlar Arnavutluklarıyla, Araplar Araplıklarıyla övünürken Türklüğüyle övünen tek bir insan bulmak dahi zordu. Dolayısıyla kolektif bir Türklük vicdanı, bilinci ve duygusu yaratmak gerekiyordu. Bunun için zemin oluşturacak kültür, Türklerin kendilerini parçası olarak gördükleri İslam'dı. Türklerin vicdanı Müslüman vicdanıydı. Dolayısıyla Türklük, Anadolu'daki Müslümanlık havuzundan yararlanacaktı. Böylece sadece Türkçe konuşanlar değil, diğer Müslüman halklar da Türklüğü kabul edebilirdi. Fakat bu Türk-İslamcılık bir yandan kendi vicdanını ve manevi kültürünü koruyup güçlendirirken diğer yandan da Batı'nın bilimini, konforunu, refahını da almalı, yani maddi kültürünü (medeniyet) de benimsemeliydi. Bir anlamda Türk-İslam şuuru ve duygusuyla Batı'nın aklı sentezlenmeliydi.”


Benim bir önceki alıntıdan sonra yaptığım tespit burada var. Ziya Gökalp Türklük bilinci yaratmak gerekiyor demiş. Gerçekten Osmanlı'yı yönetenler tam bir kış uykusundaymışlar. Dünyada olup bitenlerden en ufak haberleri yokmuş. Aslında, söz konusu iktidarda olmaksa, şu anda ülkemizi yönetenlerin durumu da pek farklı değil. Dünyada olup bitenlerden o kadar uzaktayız ki. James Webb teleskobu ile evrenin oluşumunu gözlemlemeye çalışan batılılar nerede biz neredeyiz? Makas kapanacağı yerde daha da açılarak büyüyor. 1800- 1900'lerde hangi hataları yapmışsak hala yapıyoruz. Çünkü 1500, 1600, 1700'lerde de yapmıştık o hataları. Demek ki, kabul edelim, biz böyleyiz, bu coğrafyada yaşamak zorunda olan bizler bunları yaşamak zorundayız. Hem tarihimizden getirdiklerimizle, hem genetik yapımızla, hem kültürümüzle bizler ancak bunları, bu kadarını, becerebiliyoruz. Bazıları yönetir, bazıları yönetilir. Mizaç meselesi. Bazıları bu dünyaya lider olarak gelir bazıları da sinik olarak. Bireysel olarak da durum bu, toplumsal olarak da. Bazıları "Dış Güçler" martavalına inanır, bazıları da “Dış Güç” olur.


Sayfa 123:

“İttihat ve Terakki'nin "tam iktidarı"nın kurulmasından itibaren göreli siyasal çoğulculuğun yerini militarist tek parti diktatörlüğü, Osmanlıcılığın yerini Türk­ İslamcılık, liberal iktisadın yerini de Türk-Müslüman burjuvazi yaratmayı hedefleyen milli iktisat alacaktır. ….. 1912-1922 arasında, yani bir ölüm-kalım savaşında, devlet henüz birleştirici bir güç olmayan Türklüğü fazla öne çıkaramaz, Türk olmayan Müslümanları kendisinden uzaklaştıramazdı. Nitekim bu on yıllık savaşın kazanıldığı 1922'ye kadar İttihatçılar ve Ke­malistler çoğunlukla İslami bir dil kullanmışlardır.”


Osmanlıcılık yerini Türk/İslamcılığa bırakıyor. Çok hızlı bir dönüşüm. Gayrimüslimler bertaraf edilecek, Türk olmayan diğer Müslüman toplumlar ise Türkleştirilecek. Hedef çok belli.


Federatif bir yapı gündeme alınmamış. Ademi Merkeziyetçilik tartışmaları var ama çok sınırlı bir çevrede onay görüyor. Ortada başarılı bir Amerikan modeli var ama hiç tartışılmamış. Amerika gibi olamayacağımızı biliyorum, aynı şartlarda değil iki ülke. Amerikanın avantajı kültürel, tarihsel miraslarının olmaması. Bizim durumumuz çok karmaşık, binlerce yıllık birikimden bahsediyoruz. Tüm milletlerin, tüm toplumların sırtındaki kefe çok yüklü. Boş bir deftere yazı yazmak değil bizimkisi. Zaten sayfaları yazılı olan bir defteri okunabilir hale getirmek… üstelik bozduğun defterin yazarları hala hayattayken.


İttihat ve Terakki Ermeniler başta olmak gayrimüslimlerden kurtulmaya karar veriyor. Bunun için Teşkilat-ı Mahsusa örgütünden faydalanıyor. İttihat ve Terakki Müslümanlık Sözleşmesini halkın kendisine dayattığını görüyor. Aslında başka çareleri kalmıyor. Yaşadıkları ülke yavaş yavaş parçalanıyor ve bir şeyler yapmazlarsa yaşayacakları bir vatanları kalmayacak. İnsanlara zorla bir yeri ev olarak dayatamazsın. Zaten evim diye gören insanları bir arada tutmak için harekete geçiyorlar.


Gayrimüslimler eğer kendilerine imkan sunulsa ne yaparlardı? Diyelim Osmanlı topraklarında yaşayan Rumlar… Onlara denilseydi ki Osmanlının bir parçası olmayı mı tercih edersin yoksa Yunanlıların yönetimde olduğu bir ülkeyi mi? Yada Ermenilere… kendine ait bir ülken mi olsun Osmanlı bünyesinde mi yaşarsın… Uzatmaya gerek yok. Rum, Ermeni farketmiyor bir şekilde dışlanıyorlar. Aslında devletten önce Müslüman ahali yapıyor bunu.


Kendimizi kandırmayalım. Fakir, ezik, cahil olan Müslüman kitle diğer grubu tasfiye ediyor. Devlet de buna hem yardımcı oluyor hem de destek veriyor. 1915 Ermeni katliamı engellenebilir miydi? Keşke başarılabilseydi. Keşke başka bir çözüm bulunsaydı. Kötülük, kötülüğü doğuruyor. Kim daha kötü bilemiyorum. Bu mücadeleyi kazanan Türkler, Müslümanlar olmuş, durum ortada. Kazanan bu ülke topraklarında yaşayanlar, kaybeden ise Ermeniler.


Yaşananlar soykırım mı? Kitabın yazarı soykırım diyor. 130. sayfadan başlayıp, 146. sayfaya kadar Müslümanlık Sözleşmesi ve Ermeni Soykırımı başlığı altında 1915 olayları anlatılıyor. Ben bu olaya soykırım demiyorum. Diyemiyorum. Okuduklarım, öğrendiklerim bu şekilde. Ama bir şeyin de farkındayım. Bir şey içime sinmiyor diye doğrunun ne olup olmadığını umursamamazlık edemem. Bu bölümü yazmadan önce bu konu ile ilgili bir şeyler okumak ve kafamda bu konuyu netleştirmek istiyorum. Ondan sonra yazmaya devam edeceğim.


1908 yılından bir Fransız Gazetesi Osmanlı'nın yaşadığı Buhranı yansıtıyor. Ülke parçalanıyor ve ülkeyi yönetenler çaresiz.
1908 yılından bir Fransız Gazetesi Osmanlı'nın yaşadığı Buhranı yansıtıyor. Ülke parçalanıyor ve ülkeyi yönetenler çaresiz.