TÜRKLÜK SÖZLEŞMESİ KİTAP ELEŞTİRİSİ VE DEĞERLENDİRMESİ (13. Yazı)

Önceki yazıda bir hesaplaşma yapmak istedim. Türkiye'de yaşayıp da PKK terörü ile hesaplaşmadan yoluna devam etmek mümkün değil. Şapkayı önüne koyup konuşman gerek. Görmezden gelemeyeceğin bir durum. Eğer hem çözümsel olup hem de bu hesaplaşmadan çıkmak istiyorsan işin zor. Çözümsel düşünmeden tüm PKK’lılar en son ferdi kalana kadar öldürülmeli bu iş başka şekilde çözülmez diyorsan olay orada bitiyor. Asıl sorun da burada. Türkiye'de yaşayan kişilerin % kaçı bu konunun çözümünü burada buluyor, yani çözümsüzlükte. İstatistik vermek güç ama %70 den fazla olduğunu düşünüyorum. Yani Türkiye'de yaşayan insanların %70 den fazlası PKK sorununun [(dolayısı ile Kürt sorununun) (Kürt sorununu parantez içine aldım çünkü Kürtlerle Türkler bu konuya 180 derece farklı açılardan bakıyorlar, bu konu bu yüzden çözümsüz kalmaya devam ediyor. Bir orta yol bulmadan da çözümsüz kalaya devam edecek.)] tüm PKK’lıların öldürülerek çözüleceğini düşünüyor.


Tüm PKK’lılar öldürülmeden bu sorun çözülemez. Bir tarafta bu cümleyi kuranlar var. Diğer tarafta da PKK bizim varlığımızın kanıtıdır. PKK olmasaydı sömürge olarak yaşamaya devam edecektik. Bir tarafta PKK’yı böyle gören var. Bir tarafın terörist olarak gördüğünü diğer taraf gerilla olarak görüyor. Kendi haklarının koruyucusu, özgürlük savaşçıları. Bu iki zıt kutup yumuşamadığı sürece bu konu çözümsüz kalmaya mahkum.


Türk halkına melek demiyorum, çok hataları olan bir milletiz, çok yanlış işler yapıyoruz ama elimizdeki malzeme bu. Kürt halkına melek demiyorum çok hataları olan bir millet, çok yanlış işler yapıyorlar, elimizdeki malzeme bu. İğneyi de hem kendimize hem diğerine, çuvaldızı da hem kendimize hem de diğerine batıralım. Başka türlü bu iş çözülemez. Hesaplaşalım ama çözme niyeti ile. Elimizdekileri, aklımızdakileri sayıp dökelim ama çözme niyeti ile. Ne olacak? Nasıl devam edeceğiz? Bu ip çekme yarışı bir yerde durmalı. Aklı başında olan her insan bunu söyler. Eğer yapılması gerekeni görüp de hala yapmıyorsan sen konuyu çözmek istemiyorsun demektir. Her iki taraf için de geçerli. Çözümsüzlükten birileri kar sağlıyor. Bunu da biliyoruz. Bu oyunu herkese göstermek zorundayız. Kürtler de Türkler de yaşananların muhasebesini yapıp, gerçekten çözmek isteyip istemediklerine bakmalılar.


Bu konuyu cahil, cühelanın eline bırakıp da popülizmin girdaplarında yok olmayı seçersen çözüm istemiyorsun demektir. Değişimleri hiçbir zaman sıradan insanlar yapmadı. Tarihteki sıçramalar her zaman sıradan olmayan insanlar sayesinde oldu. Eğer sıradan, cahil insanların bakış açısıyla bu konulara yaklaşırsak bu şekilde yaşamaya devam edeceğiz. Sıradan olmayan sorunlar sıradan olmayan insanlar sayesinde çözülür. Sıradan olmayı bırakmak zorundayız.


Bir türlü kitaba dönemiyorum. Çünkü konu çok zor. Ben kişisel olarak tercihimi yaptım. Çözümsel bakıyorum. İçimdeki sıkıntı Türkiye'de yaşayanlara güvenememek. Deneyimlerim çok da güvenilecek insanlar olmadığımızı gösteriyor. En okumuşlarımız bile önyargılarla hareket ediyor. Bu kitap, Türklük Sözleşmesi boyunca hiç bir şey öğrenmediysem şunu öğrendim. Gerçek sandığımız şeyler aslında bize dayatılan şeyler. Bunu fark ettiğimiz anda bir aydınlanma yaşıyorsun. Kişisel olarak yalanı yaşamamayı tercih ediyorum. Topluma güvenememin bir sebebi de bu. Yalanlara gark olmuş bir toplumuz ve güzellik uykusundan uyanmak gibi bir derdimiz yok. Kodlarımıza işlemiş efsanelere inanmak. En okumuşu bile kendisine dayatılanı gerçek olarak algılama eğiliminde olduğu için olaylara farklı bir açıdan bakmayı düşünemiyor.


Her neyse amacım kitap hakkında yazmak, devam ediyorum.


Sayfa 301:

“Silik olmanın, Türklüğün ve Türklük Sözleşmesi'nin dı­şında bırakılan ve kalan insanların ayakta ve hayatta kalabilme stratejisi olduğunu söylemiştim. Toplumsal ve tarihsel olarak oluşan siliklik, şüphesiz ki halen devam eden devasa bir sorundur. İsimlerini, dinlerini, dillerini, kıyafetlerini, düşüncelerini, duygularını gizleyen, dikkat çekmemek için düşük seste konu­şan, başına bela gelmemesi için en küçük şeyleri bile talep etmekten imtina eden milyonlarca insan var. Fakat artık Türklüğün ve Türklük Sözleşmesi'nin dışında olup, silik hayatlar sürmeyi reddeden milyonlarca insan da var. Korkularından ve utançlarından sıyrılıyorlar; isimlerini, dinlerini, dillerini, kıyafetlerini, dü­şüncelerini, duygularını gizlemiyorlar; cüretkar hayatlar sürüyorlar. Siliklik nasıl toplumsal ve tarihsel olarak oluştuysa, cüretkarlık da toplumsal ve tarihsel olarak oluşuyor. Silikliği yaratmış olan iktidar hiyerarşisi, siliklerin mücadelesi sayesinde par­çalandıkça, silik insanlar giderek cüretkar insanlara dönüşüyor. Silik yaşamanın kendisi bir utanç vesilesi, cüretkar yaşamanın kendisi bir gurur vesilesi oluyor. Dolayısıyla cüretkarlık geniş­lerken, siliklik daralıyor.”


İşte, tam da yukarıda yazılan durumdan dolayı artık özellikle Kürtlerin yeni bir aşamaya geçmeleri gerekiyor. Türkiye artık 40 yıl önceki ülke değil. Yeni duruma adapte olup, yeni stratejiler geliştirmek ve bu sırada da Türk halkından helallik istemeleri gerekiyor. Çünkü artık devran değişti. Türklere de yapılan hataları kabul etmeleri ve karşılarındaki insanlara haklarını teslim etmeleri gerektiğini görmeleri gerekiyor.


Sayfa 302-303:

“Türklüğün ne olduğu (ulus mu, millet mi, ırk mı, kültür mü, duygu mu, bilinç mi, Türkçe konuşmak mı, Müslümanlık mı?); kimlerin Türk olduğu, olabildiği ve olamadığı; Kürt sorununun çözümünün nasıl bir Türklük tanımı gerektirdiği; Türkiyelik kavramının bir üst-kimlik olarak Türk'ün yerine kullanılıp kullanılamayacağı gibi sorular etrafında bugün hala devam eden aralıksız tartışmalar yaşandı.”


Bu konu belki Kürtler için daha açık olabilir ama açıkcası Türkler içi çözülmüş değil. Türklerin yılların alışkanlığından sıyrılıp yeni bakış açısıyla konuyu ele almaları çok zor.


Sayfa 303-304:

“Kürt hareketinin ve Ermeni aydınların Müslüman - Türk ço­ğunluğu tartışmanın dışında tutmak istemesi, başlarına gelenlerden dolayı çoğunlukla İttihatçı/Kemalist ideolojileri ve İttihatçı/Kemalist devlet yapısını eleştirmeleri; siyasal iktidarı elinde tutan AKP'nin, masum, yerli ve milli halka karşı elitist Kemalistle­rin yaptığı ayrımcılığı sürekli vurgulaması, doğal olarak en başta ve en fazla Kemalist Türkleri krize soktu. Bildikleri ve sahiplendikleri tarih, gözlerinin önünde altüst oluyor, bildikleri çoğu şeyin yanlış olduğu söyleniyordu. Sadece geçmişlerini kaybetmekle de kalmadılar; siyasal İslamcılığın yükselişi nedeniyle geleceklerini de kaybettiklerini düşünmeye başladılar. Bu ikili kayıp beraberinde laik, modern ve "herkesin Türk olduğu" bir geçmişe duyulan özlem duygusunu tetikleyip kitleselleştirdi." Kayıplar, gerçek bir güçsüzleşmeden kaynaklandığı için yoğun bir güçsüzlük ve acizlik duygusunun ortaya çıkmasına yol açtı. Bu durum ise yoğun bir öfke yarattı. Öfke duygusunun, karşılaşılan yeni bilgilerin öfkeyle işlenip ciddiye alınmamasını sağlamak gibi bir faydası vardı. Fakat bu kendi başına yeterli olmadı; çünkü asıl sorun olan güç kaybını ortadan kaldırmıyordu. Bu nedenle belki milyonlarca insan, hayatlarının ve düşüncelerinin anlamlı ve doğru olduğunu onlara hissettirebilecek, onlara yeniden güçlü olduklarını düşündürtebilecek yeni yöntemler aradı­lar, stratejiler geliştirdiler.”


Bu çok normal. İnsanlara da bir hatasını gösterdiğinde hemen savunmaya geçmiyor mu? Bu dünyadaki en zor iş kendini tanımak. Kendinde yanlış, olumsuz şeyler olduğunu görmek ve kabul etmek çok zor bu yüzden gerçek yüzümüze vurulduğunda inkar etmeyi tercih ediyoruz. Özsaygımızı yitirmememiz için başka çaremiz yok. Aynı sorunu Ermeni Soykırımında da yaşadık. Fakat Kür Sorununun Ermeni sorunundan farkı var. İlkinde mağdur bir grup insan var ve şu anda halk için somut bir tehlike arz etmiyorlar. Kürtler ise öyle değil. Terör eylemleri ile kendilerini zorla gözümüze soktular. Yöntem olarak şiddeti seçtikleri için karşı tarafta nefret uyandırdılar. Tamam, kendilerini gösterdiler, dertlerini anlattılar ama bunun da bir bedeli oluştu.


Kürtlerin tüm Türkiye’ye dertlerini anlatabildiği konusunda emin değilim. Sanki kendilerini anlatma konusunda başarısız oldular. Terör öyle güçlü bir etki yarattı ki onların ne dediklerinin bir önemi kalmadı. Karşında seni öldüren birisi varsa o sırada, seni öldürürken ne dediğinin de bir önemi kalmıyor. İşte Kürtlerin de anlamadığı bu Sapla saman karışıyor. Terör eylemleri ile ulaşmak istedikleri neydi, kendi varlıklarını göstermek, ayrı bir devlet kurmak. Yolda giderken karar değiştirenler oldu, artık Kürtler arasında ayrı bir devlet kurmayı isteyenlerin sayısı daha az. Hatta bu işler başlarken böyle bir bilinç olduğunu da düşünmüyorum. Yani terör eylemlerini yapanlar Türkler kadar Kürtleri de etkilediler. Kürtlerde ayrı bir ülke kurma bilinci yaratmak istediler. Bir kısmı bu fikri onayladı ama bir kısmı da onaylamadı. Yani Kürtlerin tamamı ayrılalım da başka bir devlet kuralım kafasında değiller. Aslında birçoğu kazanımlardan memnun ama bunun net bir şekilde ayrımını yapamıyorlar. PKK ya artık gerek kalmadığını düşünenler de var, onlar ortadan kalkarsa kazanımlarımız boşa gider diyenler de. Türklerin PKK algısı ile Kürtlerin ki aynı değil. Asıl mesele bu işin çözülmesini isteyip istemediğimiz. İstiyorsak doğru adımları atmak zorundayız. Kürtler ne istiyordu, nelere ulaştılar, şu an ne istiyorlar?

Sayfa 307-308-309:

“AKP, sağın hegemonik partisi olarak, Tanıl Bora'nın Türk sağı­nın üç hali olarak kavramsallaştırdığı milliyetçilik (katı), muhafazakarlık (sıvı) ve İslamcılığı (gaz)" bünyesinde toplamaya çalıştığı için, sadece AKP'nin değil, MHP seçmenlerinin Türklük krizini de telafi etmek zorundaydı. Bu nedenle, eski ulusal laik devletin yerine yeni bir emperyal/İslami/milli devletin kurulmakta olduğu, Türk hakimiyeti altında olacak bu yeni devletin Osmanlı'nın büyüklüğüne ve görkemine sahip olacağı söylendi ya da ima edildi. Çözüm süreci de, Müslümanlık Sözleşmesi'ne yapılan dolaylı ve Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarına yapılan doğrudan atıflar yoluyla, Türklerin ve Kürtlerin bu ülke için birlikte kan dökmüş "din kardeşi" oldukları söylemiyle yürü­tüldü. Dolayısıyla Türk milliyetçiliğinin yerine, ama onu da içerecek biçimde, Türklerin hakim olacağı emperyal bir Müslü­man milliyetçiliği ikame ediliyordu.


Bunlara paralel olarak izlenen bir başka yöntem, 20. yüzyılda uygulanan bütün baskılardan ve işlenen bütün etnik suçlardan sınıfsal olarak imtiyazlı ve kültürel olarak yabancı ''Beyaz Türkler"i sorumlu tutmaktır. AKP yanlısı aydınlar ve medya tarafından sistematik bir biçimde imtiyazlı, Batılı, kibirli, ırkçı, dini inançları zayıf ya da hiç olmayan, bu topraklara ve milletin de­ğerlerine yabancı, kökü dışarıda (bundan çoğu zaman Avrupa değerleri ve Cumhuriyetin kurucularının Balkan kökenleri ima edilir) olan insanlar olarak tarif edilen Beyaz Türkler, eski devlet ve eski Türkiye'yle birlikte tarihe karışacaklardır. Yeni devlet ve yeni Türkiye ise, Beyaz Türkler tarafından her zaman aşağılandığı, horlandığı, dışlandığı söylenen masum, mazlum, mağdur, saf, dürüst, dindar, yerli ve milli Türklerin ("KaraTürkler" ya da "Zenci Türkler" de denebiliyor) eseri olacaktır. Dolayısıyla, Türklüğün sahte ve yabancı olanı kaybedecekken, sahici ve yerli olanı, yani Türklüğün kendisi kazanacaktır, kazanıyordur. AKP'li siyasetçilerin, kapitalistlerin ve aydınların zenginlik, lüks, şatafat içinde yaşamaları, "sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz" mesajını barındıran bu söylemin inandırıcılığını zayıflatsa da, "Zenci Türkler"e dağıtılan maddi kaynaklar ve olanaklar (parasal ve ayni yardımlar, yeni istihdam kapılan vb.) söylemin içi­nin bütünüyle boş olmadığını da gösteriyor.


Türklük krizini hafifletmek sadece AKP iktidarına değil, çözüm sürecinin diğer ortağı olan Kürt hareketine de düşüyordu. Kürt hareketinin bağımsız devlet amacından vazgeçip demokratik cumhuriyet, demokratik konfederalizm, demokratik özerklik gibi daha muğlak, esnek, kapsayıcı hedeflerden bahsetmesi sü­reci kolaylaştıran bir faktör oldu. Abdullah Öcalan'ın AKP iktidarının söylemlerine benzer söylemler kullanması, örneğin din kardeşliğinden, Türklerin ve Kürtlerin bu ülke için birlikte verdiği savaşlardan bahsetmesi ve Kürt sorunundan "Beyaz Türk­çülüğü" ve "Beyaz Türk faşizmi"ni sorumlu tutması konumuz açısından özellikle önemlidir.”


3 sayfa alıntı yaptım. Çünkü zurnanın zırt dediği yere geldik. Türkiye 2010’lu yıllarda bir çözüm süreci yaşadı ama başarısız oldu, neden? Hemen söyleyeyim çünkü samimi değildi. Çünkü asıl amaç Kürtlerin hakkını tanımak değildi. Hükümetin derdi kendi suçlarının kapanacağı bir sistem yaratmak bunu sağlamak için de Kürtlerin yıllardır peşinde olduğu bir talebi kullanmaktı. Kürtlerin işine geliyordu. Yıllardır hayalini kurdukları hedefe ulaşabileceklerdi. Ama onlar da bu süreci kendi adlarına avantajlı hale getirecek şekilde harcamayı seçtiler. Doğu illerinde savaşa hazırlık yaptılar. Karşılıklı iyi niyetsizlik sonucunda “mış gibi” yapılan bir düzmece durum çöktü.


AKP’nin derdi Kürtlere özgürlük değildi asıl derdi (bu kitapta görülmese de) Toplumsal Sözleşme dışı bırakılmış olan şeriat yanlısı, devletin aydınlanmacı yasalarla değil de Kuran’a dayalı şekilde yönetilmesini isteyen kesimin iktidara yerleşmesiydi. Bu oyuna gelmemek istemeyen HDP yan çizdi ve AKP’nin hırsızlıklarına gözlerini kapatmayacaklarını söylediler. AKP bir taşla iki kuş vuracakken bir anda sırtından vurulmuş oldu. Çözüm sürecini bitirdi ve yüzünü HDP’nin tam zıttı olan MHP’ye çevirdi. Bu arada suç ortakları olan Cemaatle de araları bozuldu vs… bu ayrı bir konu.


Bu süreçten kazanımlarla çıktık. Bu süreçte Kürtleri görmekten kaçanlar artık bu gerçeği görmekten kaçamayacakların gördüler. Hala toplumun çok büyük bir kısmı Deve Kuşu taktiğin başvuruyor. Ama az da olsa (belki %2-30 olabilir) artık Kürtlerin de en az Türkler kadar bu ülkede eşit koşullarda yaşama hakkına sahip olduklarına inanıyorlar. Bu kişilere “Beyaz Türkler” diyorlar. Adının ne olduğunun önemi yok. Cumhuriyet kurulduğundan beri bu ülkenin kaymağını yiyen bir grup insan oldu. Bunlar etnik olarak Kürt değildi, din olarak gayrimüslim değildi ve genelde sünniydi ama şeriatçı değildi, siyasal olarak solcu (özellikle sosyalist) değildi. Bu tanıma giren kişilere ister Beyaz Türk diyelim ister başka bir isim verelim neticede vardılar. Sosyal, kültürel, ekonomik sermayeleri olan insanlardı genelde asker oldular, büyükelçi oldular, üniversitelerde okudular, sanayici oldular. Ailelerinden getirdikleri mirası kullandılar ve adına “Beyaz Türk” diyelim, bir kesimi oluşturdular. Zaten tüm kitap boyunca da bu kesim eleştirildi. Çünkü bu insanlar hallerinden memnun olduklarından hali hazırda olan düzenin değişmesini de istemiyorlardı.


AKP hatalıydı, HDP hatalıydı. Çünkü bir topluma lanse ettikleri siyasetleri vardı bir de gerçek niyetleri. Bir şekilde çöktü. Bu işten AKP bir şey öğrenemedi. ama sanırım HDP öğrendi. Samimi olmaları gerektiğini öğrendiler. Arka kapıdan değil bu sorunu doğrudan çözmeleri gerektiğini gördüler. Şimdiye kadar bir şeyleri değiştirdiler ve bundan sonra da değiştirebilirler ama çok daha zeki olmaları gerekiyor.


Aslında kitap bitti. Bir sonraki alt başlık İsmail Beşikçi ile ilgili. Onu tanıtan, yaptıklarını anlatan bir bölüm. Ben tanımıyordum. Farklı bir hayat… Sıradan olmayan bir insan ve bilim insanı. Böyle kişiler de var dünyada. Herkes gibi olmamak çok zor olmalı.Sonraki yazıda da ondan bahsedip bu seriyi bitiririm artık.


Bir yanda barış mesajları bir yanda kurulan barikatlar arasında çözüm süreci
Bir yanda barış mesajları bir yanda kurulan barikatlar arasında çözüm süreci