TÜRKLÜK SÖZLEŞMESİ KİTAP ELEŞTİRİSİ VE DEĞERLENDİRMESİ (11. Yazı)

Son yazılarda kitabın alıntılarından koptuğumu görüyorum. Kitabı okurken düşündüğüm konular bir bir aklıma geliyor. Çok da hazırlık yapmaksızın yaptığım bu alıntılama işi iyiden iyiye doğaçlama şekilde devam ediyor. Kitabın ne anlattığını görüyorum, kitabın ne anlattığının farkındayım. Oldukça eleştirel gözle anlamaya çalışıyorum. Taraf olmadan, nesnel şekilde olayı anlamaya çalışıyorum. Neyse o, ne fazla, ne eksik. Başkası ile empatyi kurarken kendime de haksızlık etmemem gerek. Yani bu empati konusu karşılıklı olmalı. Ben karşımdakinin çektiği acıyı anlarken karşımdakinin de benim neler yaşadığımı görmesi gerek.


İnsana olan inancım çok sarsılmış durumda. İnsan olarak hayatta kalabilmek uğruna yapamayacağımız şey yok. Yeter ki ölmeyelim. Bunun eleştirilecek yanı da yok. İlk amacımız bu. Madem bu dünyadayız ölmemek tabi ki ilk amacımız. Bireysel olarak ölmemek için de başkalarına muhtacız. Bir grup içinde hayatta kalma olasılığımızın bireysel olarak yaşamamıza göre daha yüksek olduğunu anladığımız anda topluluklar halinde yaşamaya başlamışız. Ben ve o. Biz ve onlar, genetik, kültürel kodlarmızda var.


Hala evrimini tamamlamış bir tür değiliz. Zaten bu evrime de aykırı olur. Bir son yok ama boyumuzdan büyük işlerin içindeyiz. Bir arada yaşamak konusunda iyiyiz ama çok çok küçük gruplar için geçerli bu. Aslında Hala akrabalık bağlarına ihtiyacımız var. Birebir tanıdığım insanlara güveniyorum gerisi düşman benim için. Ama son 7-8 bin yıldır, köyler, şehirler kurmaya başlamışız. Kafamız hala ilk kurduğumuz sisteme uyarken kültürümüz bize milyonlarca insanla bir arada olmayı dayatıyor. Belki eskiye oranla büyük savaşlar azaldı ama bu bu işin üstesinden geldiğimiz anlamına gelmiyor.


Bu kitap bize tek doğrunun bizim doğrumuz olmadığını gösteriyor. Bu yüzden sevdim. Bize dayatılan hayatları yaşadığımız gerçeğini yüzümüze vurduğu için sevdim. Sorgulamadan yaşamamız gerektiğini gösterdiği için sevdim. Eksiklerine rağmen sevdim. Bu kitap, Kendimizi sorgulamamız için çok iyi bir başlangıç.


Kaldığım yerden devam ediyorum. Sayfa 254, Yeni alt başlık “Kürtler ve Türklük”


Sayfa 254:

“Türklük maddi ve manevi imtiyazlarla donatıldığı, Türk Olmamak maddi ve manevi cezalarla özdeşleştirdiği için aslen Türk olmayan milyonlarca Müslüman Türklüğe geçti ve devletin asimilasyon politikasını benimseyerek asimile oldu. Başka bir deyişle, milyonlarca Müslüman Kürt olmayı, Arap olmayı, Çerkez Olmayı, Pomak olmayı, Gürcü olmayı, Laz olmayı, Arnavut olmayı, Boşnak olmayı bıraktı. Bu bırakma, özellikle ilk bırakanların arkasından kuşaklar geçtiği için, bugünden geriye bakıldığında çok iyi anlaşılmayabilir; çünkü bırakılan gerçekten de geride kalmıştır, artık yoktur, unutulmak zorunda kalınmıştır, dolayısıyla bırakılmış olanın eskiden nasıl bir şey olduğuna dair güçlü bir hafıza da yoktur.”


Sayfa 255:

“Bütünüyle Türkleşen Müslümanların yanı sıra Türkleşen ama bazı etnik özelliklerini koruyan milyonlarca Müslüman ve Türkleşmek istese bile kültürel ve ekonomik sermayesizlik nedeniyle Türklüğün şartlarını tam olarak yerine getiremeyen (örneğin Türkçeyi aksanlı konuşan) milyonlarca Müslüman da var. Bu bireyler, değişen oranlarda ve biçimlerde de olsa, çeşitli açılardan Türklüğün dışında olduklarının bilincindedirler. Hor görülmemek/dışlanmamak için kamusal hayatta kendilerini gizleme, silme, görünmez kılma gibi negatif stratejiler ve Türkçe konuşmak gibi pozitif stratejiler uygularlar ve ikili hayatlar yaşarlar.”


Bu çok önemli ve acı bir durum. Sen toplumdan dışlanmamak için maske takıyorsun. Yani aslında olmadığın gibi davranıyorsun ve karşındaki de seni bu maskenle tanıyor. Kişisel gelişim açısından da sakat bir durum. Kendine yabancılaşma, kendini sevmeme, kendinle barışık olmama hali. Sonra bu huzursuz ve kendini sevmeyen insanın kendisini gerçekleştirmesi de bir o kadar zor oluyor. Hani “Coğrafya Kaderdir” diyoruz ya “Etnik Kimlik” de kader haline geliyor, “Mezhep” de öyle ve en önemlisi doğduğun ülke ve doğduğun din de öyle. Resme çok genelden, yukarıdan baktığımızda sonuç aynı kapıya çıkıyor. Benim en önemsediğim konuya: bizler bize dayatılan hayatları yaşıyoruz, kendi seçimimiz olmayan şeylerin içinde debeleniyoruz. Neyin gerçek şeyler olduğunu,, neyin dayatma olan şeyler olmadığını anlarken de çok fazla zaman kaybediyoruz.


Sonuçta toplumsal canlılar olarak içine doğduğun bir grup insana uyum sağlıyorsan sorun yok, sudaki balık neden suda olduğunu sorgulamaz. Bu durumda ideal devlet tüm kendisine bağlı olan insanların sudaki balık olduklarını hissedecekleri ortamı sağlamak olmalı. Bir yalan içinde olduğunu bilmediğin bir hayat. Aynen matrix filminde olduğu gibi. İdeal olan bu ama doğru olan bu mu o da ayrı bir tartışma konusu.


Sayfa 257:

Bu bölümde çeşitli Kürtlerle yapılmış mülakatlardan alıntılar var. Bu da onlardan birisinden bir alıntı:

“Çünkü ya gerçek kendini ortaya koyacaksın, çatışacaksın veya susacaksın. Onlar gibi düşü­nüyormuş gibi yapmak daha kötü olacağı için en iyisi hiç temas kurmamak, ilişkiyi hiç geliştirmemek, anladın mı?

…..

Başka bir deyişle, korku kadar utanç da kişinin kendisini gizlemesine yol açabilir. Kürtçe konuş­maktan utanılır, çünkü Kürtçe kabalıkla özdeşleştirilmiştir ve Türkçe konuşamamaktan utanılır, çünkü Türkçe medenilikle özdeşleştirilmiştir.”


Konuyu yine kendime getiriyorum ama bu öyle bana hitap eden bir durum ki yazmadan edemem. Kendini ortaya koymaktan vazgeçmek… toplum normlarından farklı olduğunu bilmek… toplumun genelinin doğrularının senin doğrularınla aynı olmaması… açıkcası azınlık olduğunu bilmek ve azınlık olmanın seni tehlikeye attığının farkında olmak… Dindar bir toplumda dindar olmamak, milliyetçi bir toplumda milliyetçi olmamak. Bunlar benim hissettiklerim. Eminim başka insanlar başka şeyler hissediyorlardır. Toplumun genelinden farklı olmak seni yalnızlaştırıyor. Başını ağrıtmamak, gereksiz diyaloglara girmemek için düşüncelerini de kendine saklıyorsun. Bir süre sonra bu durum da senin normun oluyor. Belki de böyle bir blog yazmama sebep olan şeylerden birisi de bu oldu. Bu yalnızlık halinden kurtulma ihtiyacı, kendini ifade etme ihtiyacı, dışlanmadan, tartışmadan kendini ortaya koyabilme imkanı…


Sayfa 259:

“Türkiye'nin en özgürlükçü üniversitelerinden birinde otuz yıla yakın öğretim üyeliği yapmış ve birkaç yabancı dili ileri derecede bilen profesör," Kürtlerin kalabalık önünde Türkçe konuşmaktan çekindiğini, bunun çocukluktan kalan bir utanç duygusuyla ("gülerler mi korkusu") ilgili olduğunu düşünüyor: "Ben hala topluluk önünde konuştuğum vakit kalbim şöyle bir çarpar.”


Bununla kıyaslanmaz ama şiveli konuşmak da bu anlamda aynı etkiyi yapıyor. Bir kez bile konuşmandan dolayı sana “köylü” denilmesi senin kendinden utanmana sebep olup, toplum önünde konuşmanı kısıtlayan bir hal haline gelebiliyor.


Sayfa 260-261:

“Utancın kaynağı, kişinin kendisini hakim olan grubun değerleriyle, yani hakim olan Türklük değerleriyle ölçmesi, kendisini diğerlerinin bakışıyla görmesi ve benlik değerini öyle yargılamasıdır. …….. Bourdieu'nün, kendisini burjuvazinin değerleriyle/beğenileriyle ölçen küçük burjuvanın be­densel ve dilsel sıkıntılarını anlattığı şu pasaj, Kürtlüğün Türklük karşısındaki konumunu da açıklayabilir:

Toplumsal dünyanın küçük burjuva deneyimi herşeyden önce sı­kılganlık, kendini bedeninde ve söyleyişinde rahat hissetmeyen ve "orada bulunan diğer kimseler"le bütünleşeceği yerde, bir anlamda dışarıdan, başkalarının gözleriyle, kendi kendini denetleye­rek, düzelterek, tutarak, kendisini gözetleyen ve yabancılaşmış bir öteki için varolmak için umutsuzca girişimleri yüzünden, beceriksizliğiyle olduğu kadar dile gösterdiği aşın özenle de kendini ele vererek kendini temellük edilmeye maruz bırakan kimsenin sıkıntısıdır.”


Bu anlamda, bu yabancılaşmayı yaşamak için sadece Kürt olmak gerekmiyor. Bir önceki alıntıda şive ile ilgili olarak söylediğim konu burada kendisini daha net gösteriyor. Hakim değer şehirli olmaksa, sana medeni olman için düzgün konuşman dikte ediliyorsa bu durumda çelişki yaşıyorsun. Bütün çocukluğum annemin şu sözü ile geçti, “aman konuşmanıza dikkat edin, kaba olmayın başkasına “bu çocuklar Başkentte mi yaşıyorlar” dedirtmeyin” Bu nasıl bir baskı yaratıyor insan da, eğer kaba olursam, ayıplanırım, eğer düzgün konuşmazsam dalga geçilirim. Köylü gibi değil de “Başkent”li gibi davranmalıyım. Fakat şöyle çok büyük bir çelişki vardı. Benim ailem köylüydü. Yani içine doğduğum dil, kültür, hayata bakış köylü bakışı idi. Annemin bana verdiği bu öğüt aslında kendi üstündeki baskının bir göstergesi idi. Bana kendimi aşağıda hissettirirken aslında kendi kompleksini aktarıyordu.


İçine kapanık olarak doğmak, mizacının utangaç olması bir yana bir de ailen tarafından bu yönün desteklenecek (güçlendirilecek) şekilde büyütülünce kaçınılmaz olarak kendini sevmeyen, kendinle barışık olmayan bir insan haline geliyorsun.


Kitapta bir çok Kürdün deneyimi aktarılmış. Sonraki sayfalarda bu izlenimleri görüyoruz.


Sayfa 281- 282:

“Kürt hareketinin yükselişi Kürtleri güçlendirdiği ölçüde, Kürtlük bir utanç ve eziklik kaynağı olmaktan çıkıyor, bir gurur ve dayanışma vesilesi haline geliyor. Böylece Kürtler kendilerine Türklerin gözüyle bakmayı ve kendi benlik değerlerini Türklükle ölçmeyi bırakıyor, ikili bilincin etkisinden kurtulmaya baş­lıyorlar. Zihindeki dönüşüm doğal olarak bedene de yansıyor ve bedenler ürkeklikten sıyrılıyor. …….. Fakat Kürtlerin kendile­rinden ve kültürlerinden gurur duymaya başlamaları, ürkekliklerini ve ezikliklerini yavaş yavaş atmaları, ürkekliklerini ve ezikliklerini attıkça saklı hayatlarından çıkmaları ve daha görünür olmaları, sadece görünmekle kalmayıp görünmek ve tanınmak istemeleri, artan hak talepleri, toplumsal ve siyasal hayatın çeşitli alanlarında yükselmeleri vb., sadece Kürtlerin güçlenmesiyle sonuçlanmadı. Kürtlerin politik, ekonomik ve psikolojik olarak gö­reli güçlenmeleri, Türklerin de göreli güçsüzleşmesine yol açtı. Türkler ve Türklük Sözleşmesi'ne uyanlar, hayatın çeşitli alanlarındaki maddi tekellerini (imtiyazlarını, normallik/haklılık gibi doğallaşmış manevi tekellerini/imtiyazlarını; tarihin nasıl yazılacağına dair tekellerini; tanım yapma, isim koyma, değer biçme tekellerini; görmeme, duymama, ilgilenmeme güçlerini ve imtiyazlarını kaybettiler. Güçsüzleşme anlamına gelen bütün bu kayıplar, çeşitli biçimler alsa da mutlaka yoğun bir şekilde deneyimlenen ve giderek yayılan büyük ölçekli bir Türklük krizi baş­lattı. Kitabın son bölümünde bu ikili süreci, yani Kürtlerin güç­lenmesini ve bu güçlenmeyle ortaya çıkan Türklük krizini analiz etmeye çalışacağım.”


Bu bölümde böylece bitti. Kürtlerin, Gayrimüslimlerin kendilerini nasıl hissettiklerini görmüş olduk. Empati yapmak için karşındaki insanı dinlemen gerekiyor. Karşındakinin dilinden neler yaşadığını bilmen gerekiyor. Ben Kürdüm diyen insana hayır değilsin demek ne kadar akıllıca. Ben annemle Kürtçe konuşmak istiyorum diyene, ben çocuğumun okulda Kürtçe öğrenmesini istiyorum diyene, ben de senin gibi vergi veriyorum ama benim çocuğum senin çocuğunun sahip olduğu imkanlara sahip diyene ne diyebilirsin. Sen böyle gelmiş bölye gider diyorsun o hayır diyor, böyle gitmez, benim de haklarım var diyor. Sen de bölücülük yapma diyorsun. O da bu bölücülük değil en doğal insan hakkı diyor. Sen kabul etmiyorsun, ben oyunun kuralı bu şekilde koydum, oyunu bu şekilde oynayacaksın diyorsun. Karşındaki hayır ben oyunu senin koyduğun kurallarla oynamak istemiyorum, bu kurallar senin eline göre yazılmış, benim elime göre de kuralları değiştirelim diyor. Sen hayır ya benim kurallarımla oynarsın yada….. İşte bu son “yada”nın sonrası çok kötü. Karşındakini senin oyununu oynamaya zorluyorsun oynamazsa eğer dövüyorsun (en iyimser tabirle, yoksa tarihte bu insanları lağım suyu içirmeye kadar giden bir süreç var).


Sonraki bölüm benim daha önce üstünde hiç durmadığım bir konuya değiniyor. Kürtler nasıl oldu da bu noktaya geldiler. Olayın Türkler tarafındaki boyunu biliyorum. Onu da basından yansıyanlardan biliyorum. Yani tamamen tek taraflı bir bilgi kaynağı ile Kürt konusu hakkında bilgi sahibi oldum. Serde Solculuk olduğu için sol neşriyatı takip ederek bir parça empati yapabilmişliğim vardı ama şu acı gerçektir ki en ufak bir Kürt tarihi bilgim olmamış. Sonraki bölümde bu eksikliğimi giderdim.


Kürtlerle Türkler Bir arada yaşayabilmeli. En uygun çözüm yolunun bu olduğunu görmek gerek.
Kürtlerle Türkler Bir arada yaşayabilmeli.