TÜRKLÜK SÖZLEŞMESİ KİTAP ELEŞTİRİSİ VE DEĞERLENDİRMESİ (10. Yazı)

Kitabın 4. Bölümü olan “Türklük İmtiyazları, Türklük Performansları, Türklük Halleri”ne devam ediyoruz. 9. yazıda “Türklük Stratejileri, Duyguları ve Düşünceleri” alt başlığını geçmiştik.


İnsanların düşünmeden, kendilerine verili olanı bir gerçekmiş gibi algılayarak, yaşadıklarını artık net bir şekilde biliyoruz. Sana dayatılan şeylerin gerçek olduğunu sanarak yaşamak ne kadar da boş bir hata aslında. Gerçekte ne olduğunu bilmeden yaşamak. Sana dayatılan şeylerin gerçek olduğunu düşünerek yaşamak. Birilerinin çıkarına olan şeyleri sanki benim de "doğrum"muş gibi algılamam ne büyük hata. Devleti yönetme imkanını eline geçirmiş olanların kuklaları gibiyiz. Onlar bize bir şey dayatıyorlar bizler de bu dayatılanı sanki bizim bilinçli seçimimiz gibi görüyoruz. Çocuk gibiyiz. Hani çocuğuna sokağa çıkmadan önce senin seçimin olan iki kıyafeti gösterirsin de seç bakalım dersin, amaç çocuğa kendi istediği hayatı yaşıyor olduğu izlenimi vermektir. Yetişkin olduğumuzda da devlet bunu bize yapıyor. Bize kendi manüple ettiği gerçekleri sunuyor ve gerçek bu diyor. Sen de bu manüplasyon içinde seçim yaptığını sanıp kandırıyorsun kendini.


231. sayfadayız. Alt Başlık “Gayrimüslimler ve Türklük”


SAyfa 231-232:


“Türk ve/veya Türkleş­miş birey, Türk olmayan, olamayan ve Türkleşmek istemeyen bireye kıyasla toplumsal hayatın bütün alanlarında, devletin ve sözleşmenin garanti ettiği üzere, avantajlı ve imtiyazlıdır. Türklükte ve Türk olmakta iş bulma, güvenli yaşama, sınıf atlama, gururlanma, haklılık, normallik gibi pozitif çıkarlar ve işten atılmama, güvenliksiz yaşamama, utanmama, dışlanmama, haksız ve anormal olmama gibi negatif çıkarlar vardır. ……. Türklük bir normdur ve normallik duygusunu beraberinde getirir. Bu anlamda, erkekliğin, heteroseksüelliğin veya Beyazlığın nasıl kendilerine özgü normativiteleri varsa, Türklüğün de bir normativitesi vardır. Öyle konuşmak, düşünmek, duygulanmak ve davranmak normaldir; anormal olan, öyle konuşmamak, düşünme­mek, duygulanmamak ve davranmamaktır. Ayrıca kişi imtiyazlı olduğunu bilmek de istemez; çünkü böyle bir bilgi, hem imtiyazın tadını çıkarmayı zorlaştırır hem de imtiyazı, duyulabilecek suçluluk duygusu nedeniyle, riske atar.”


Bizim gibi bir ülkede Kürt olup Kürt kimliği ile yaşamak istemenin karşılığı nedir? Yani bir insan Türkleşmeyi reddettiğinde neyi yaşar? Diyelim Kürtlerin istediği toplumsal ortam sağlandı, ne olması bekleniyor? Bir Kürt olarak içinde Kürtlüğün yüceltilmediği bir toplumda yaşamanın anlamı yok. Yani Kürtçe konuşmayı tercih ettiğin anda kaçınılmaz olarak kendine ait Kürtçenin hakim olduğu bir coğrafyaya sahip olman gerekir. (Şu anda Kürtçe konuşmak eskisi kadar sınırlandırılmıyor yani sadece Kürtçe konuşabilme özgürlüğü değil söz konusu olan. Kürtçe konuşmanın norm haline gelmesi.) Bunu da ya ayrı bir devlet kurarak yaparsın yada federatif bir devlet yapısında. Ayrı bir devlet olmak geçen 100 yılın ardından çok güç ama Kürtlerin kendisini yönettiği, kendilerine ait kanunlarının olduğu bir eyalet sistemi mümkün. Bir Türk olarak bunun bana zararı ne? Neden bir Kürt devletinin kurulmasını istemiyorum. Herhangi bir reel sebep var mı? Yani şu olduğu için bu olmamalı diyeceğim bir şey. Bana dayatılan şeylerden sıyrılıp düşünebilirsem en ufak umurumda olmayan bir konu haline gelir. Hatta kişisel olarak ben eyalet sistemini tercih bile edebilirim. Bunun olması demek, benim gibi insanlarla bir arada yaşayabilme ihtimalim demek. Aydınlanmacılığı öcü olarak görmeyen, batılılaşmanın kaçınılmaz olduğunu düşünen, hayatında dini ön planda tutmayan, modernlik yanlısı insanlarla bir arada yaşamak isterdim.


Korkumuz ne? Bir eyalet düzenine geçersek savaş çıkma olasılığı yüksek. Evet bu hiç de yabana atılacak bir korku değil. Şeriat yanlıları bir yanda, Kürtler bir yanda, Turancılar bir yanda, demokratlar bir yanda. Bu sistem içinde ilk çatışmanın silahlı kavgaya dönüşme olasılığı yüksek. Zaten üniter devlet taraftarlarının da en büyük korkusu bu. Bölünürsek savaştan kurtulamayız. Bir ulus olalım, güçlü olalım, tek millet, tek bayrak... sloganlarının arkasında da bu var. Maalesef 100 yılın sonunda geldiğimiz yer ise bir şeylerin yanlış olduğunu bize gösterdi. Şu ana kadar bir şeyleri yanlış yaptığımızı ispatladık, bu şekilde devam etmememiz gerektiği ortada ama hangi yöne doğru gideceğimiz bir muamma.


Sayfa 232:

“Açılan kapılardan kolayca geçildiği sürece, kapıların önemi fark edilmez; kapıların içeri alma işlevinin olduğu gibi dışarıda bırakma işlevi de olduğu görülmez. Fakat suyun dışında olan kişi suyun farkındadır ve suya girdiğinde suyun kurallarını düşünerek girer; akıntıya karşı yüzen kişi akıntının farkındadır, çünkü akıntı engelleyici gü­cüyle kendini sürekli hatırlatmaktadır; kapıların yüzüne kapandığı kişi de kapıların dışlayıcı işlevinin farkındadır.”


kapıları içeri alma işlevinin olduğu gibi dışarıda bırakma işlevi de olduğu görülmez.
Kapıların içeri alma işlevinin olduğu gibi dışarıda bırakma işlevi de olduğu görülmez.


Sayfa 240:

“Türk birey sözleşmenin bir tarafını oluşturan devletin kendi devleti olduğunu ve ihtiyaç olursa kendisini koruyacağını bilir. Arkasında devletin olduğu bilgisi, kişiye güven veren, davranışlarına ve be­denine özgüven olarak yansıyan bir bilgidir. Türk-olmayan birey ise, sözleşme dışı olduğundan dolayı, devletin kendi devleti olmadığını ve ihtiyaç halinde kendisini korumayacağını bilir. Bu bilgi de, Türk-olmayan kişinin davranışlarına ve bedenine çekingenlik, siliklik olarak yansır.”


Ben ısrarla bu tür tespitlerin ardından hep kendimi düşünüyorum. Kendimi bildim bileli polisleri sevmem, bunun sebebi ne zaman televizyonu açsam polislerden dayak yiyen solcuları, işçileri, öğrencileri görüyor olmam. Bu hiç değişmedi. Denilebilir ki senin mizacın öyle diye sen çekingen, siniksin diye bunu solculuğa, aleviliğe yansıtman doğru mu? Bu haklı bir eleştiri olabilir. Bunun için sosyolojik bir araştırma yapıp, alevilere, solculara kendilerini Türkiye'ye ait hissedip hissetmediklerini sormak gerekir. Kişisel bir durumu bir grup insana yansıtmam doğru olmayabilir.


Benim devletin sembollerini (polis, asker, jandarma) korkutucu bulmamla, Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin bulması aynı değildir sanırım. Ne kadar Alevi olarak Türklük Sözleşmesi dışında olduğumu hissedersem hissedeyim bir Ermeni'nin ne yaşadığını anlamam mümkün değil. Orada daha vahim bir dışlama var. Hem gayrimüslim, hem Ermeni... Türk halkının eğitim düzeyi, Türk halkının demokrasi bilinci bu tür şeyleri algılamaya yetecek kadar gelişmiş durumda mı? Kendimizi kandırmayalım kesinlikle değil, olmayacak da. Tarihten gelen bir cehaletimiz var, tarihten gelen birlikte yaşayamama kültürümüz var, tarihten gelen bir kibrimiz var. Yani fırsatını bulunca komuşusunu öldüren bir kültür geçmişimiz var. Bu ne olur da değişir bilemiyorum.


Sayfa 243:

“"Müslü­manlaşan ya da kendini gizleyen bu Ermeniler büyük çoğunlukla kendi aralarında evlenmiştir. Her şeylerini terk etmiş, bü­tün dünyayla ilişkiyi kestikleri ücra yörelere saklanmış ve on yıllar boyunca, hayatta kalmanın en temel kuralına büyük bir titizlikle uymuşlardır: Sessizlik." Bu saklanmanın, sessizliğin ve birbirlerine sarılmanın temel nedeni korku ve güvenlik arayışı­dır. "Kılıç artığı" bir Ermeni bu korkuyu şöyle özetliyor: "Hep, her zaman korktuk biz; Ermeniler bugün bile başını örtüp Müslüman kalmaya devam ediyorsa, sebebi bu. Kalabalık içinde kaybolmak, başını sudan çıkarmamak hep bundan. Hep biz bize olmak, aramızda, yöremizin, köyümüzün, daha da beteri kendi ailemizin insanlarıyla evlenmek de yine bu sebepten." Diyarbakırlı bir Ermeniyse, korkunun yarattığı ürkekliğin tarihselliğini vurguluyor: "Benim babam çok ürkektir. Bizim sülalenin hepsi ürkektir. (. . .) Ermeni halkının yaşadığı bu zulüm, bu trajedi, onları bu hale getirmiştir. Maalesef, tarihten gelen bir ürkeklik var." Bu öyle bir korkudur ki, kişi Ermeniliğini hayatının so­nuna kadar saklayabilir" ve onları da korumak için bunu en yakınlarından dahi gizleyebilir.


Ermeni olmayan birisinin, Kürt olmayan birisinin, Alevi olmayan birisinin onların neler yaşadığını anlaması mümkün değil. Bekara karısını boşamak kolay derler ya. Dışarıdan ahkam kesmek o kadar kolay ki.


Sayfa 247-248-249:

“Erving Goffman'ın ünlü kavramı ödünç alınıp kapsamı bir öl­çüde genişletilerek kullanılırsa, Türklük Sözleşmesi'nin bireyler/bedenler arasındaki gündelik karşılaşmaların niteliğini ve bi­çimini düzenleyen bir etkileşim düzeni (interaction order) oluşturduğunu düşünebiliriz. "Bütün toplumsal yapı her bir etkileşimde mevcut" olduğundan," bireysel etkileşimlerin akışı doğal değildir ve "şahsi özellikler"le belirlendiği kadar sözleşme tarafından da belirlenir. Türklük Sözleşmesi, gündelik hayatın etkile­şimlerine sızar, şekil ve renk verir. Örneğin, temel sözleşme kurallarının bilgisine ve sezgisine sahip sözleşme-dışı kişi sözleşme-içi biriyle karşılaştığında sözleşmeyi gözeterek konuşur, davranır, sanki sözleşme-içiymiş gibi yapar, böylece kendisi açı­sından doğabilecek olası riskleri en az indirmiş olur. Söylemek istediğim, şahsi olarak görülebilen pek çok düşüncenin, karakter özelliğinin, benlik sunma biçiminin ve beden dilinin aslında Türklük Sözleşmesi tarafından belirlendiğidir. Bu nedenle, sözleşme içindeki birisi ile dışındaki birisi konuşurken, karşılıklı ko­nuşanlar basitçe birer insan değildirler; bir iktidar ilişkisinin iki uç konumunda sosyalleşmiş ve tarihselleşmiş olan bedenlerdir.


Kişinin Türk veya Müslüman olmadığı bilindiği halde eğer o kişi silik birisiyse ve silik bir hayat sürüyorsa, yani farklılığını siliyorsa, farklılık Türkler tarafından tolere edilebilir. Nitekim silikliğin işlevi de budur: Dikkat ve tepki çekmeden hayatta ve ayakta kalabilmek, mümkünse hayatın bazı konforlarından yararlanabilmek. Ancak, bu siliklik hali, tıpkı Türklerdeki özgüven ve haklılık halleri gibi, Türk olmayanlarda çoğu zaman içselleş­tirilmiştir. Bu, kişiye çocukluğundan itibaren ailesi ve cemaati tarafından bir hayatta kalma stratejisi olarak kazandırılmış, öğretilmiştir. Dolayısıyla en kişisel görünen karakter özellikleri dahi, tarihsel ve toplumsal olarak oluşabilmektedir.”


En Çok altını çizdiğim, not aldığım kısımlardan birisi de burası oldu.


Sözleşme içi ve sözleşme dışının teması çok önemli. Çünkü her iki grup da kendi içlerinde iken sorun yok. Yani karşılaşma anları asıl problem. Sözleşmenin içinde olan kendisini kral gibi hissediyor. Bu kitapta daha önce de yazmıştım bir nokta es geçilmiş. Sadece Türk ve Müslüman olmak sözleşmenin içinde olmak için yeterli gibi bir tez var ama bence yanlış bir tez. Cumhuriyeti kuranların Müslümanlığı tarif ederken halkın anladığı Müslümanlığı anlamıyor olmaları yada daha doğrusu aydınlanmacı bir bakışla dini geri plana itmeleri toplumda huzursuzluğa yol açmış. Devlet halka bir din anlayışı da dayatmak istemiş. Dinlerini yaşayamadıklarını düşünenler de doğal olarak sözleşme dışında kalmışlar. Bahsettiğimiz kesim hiç de azımsanmayacak bir kesim. Belki de halkın %50 sinden fazlasından bahsediyoruz. O yüzden bu sözleşmeye dahil olmak için Müslüman olmanın yeterli koşulmuş gibi algılanması yanlış.


Müslüman olman, dışlanmaman için yeterli ama devletin istediği türden Müslüman olmaman da makbul olmayan vatandaş olmanı sağlıyordu. Aslında makbul olmak asıl mesele idi. İster Alevi ol, Kürt ol, Ermeni, ol dindar ol fark etmez. Makbul olman gerekiyor. Devleti kuranların çerçevesi içinde misin değil misin?


Beş benzemez bir elle oyun oynamaya çalışan bir oyuncu gibi Türkiye. Bir türlü iç huzuru ile oyun oynayamıyor o yüzden. Hep istim üstünde. İktidar değiştikçe politikaların değişmesi de bu yüzden. Her gelen iktidar elini değiştirip kendi istediği hale getirmeye çalışıyor. Eğitim sistemi ile oynuyor, Hakimlik savcılığa kendi adamlarını yerleştiriyor. Kendi yandaşlarını zengin etmek bu yüzden ahlaksızlık değil. Siyaset ülkeye hizmet için değil kendi yandaşlarını ülkenin en güçlü grubu haline getirmek için yapılıyor. Bizler ülke yönetmek yerine ülke yönetme oyunu oynuyoruz.


Ülkenin fertleri o kadar cahil ki (ve dolayısı ile kötü) incelikler önemli değil, erdemler önemli değil, ahlak önemli değil. Önemli olan hayatta kalmak. Önemli olmak ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak. Yok Ermeniler şöyle zarar görmüş, yok Kürtler ikinci sınıfmış, yok aleviler inandıkları gibi yaşayamıyorlarmış. Kendilerine dokunmayan yılan bin yaşasın. Cehalet sarmalı ince düşüncelerin akıllarına, gönüllerine sızmalarına izin vermez. En doğal insan haklarını bir çırpıda, bir bahane uydurarak görmezden gelirler.


Bu yazı da buraya kadar sonraki yazı “Kürtler ve Türklük” Alt başlığı ile ilgili olacak.