Kendini Savunan İnsan, İnsan Doğası ve Karakter, Karakter Türleri: Üretken Olmayan Yönelimler 7.Yazı

Güncelleme tarihi: 3 Eki

(2) Karakter Türleri: Üretken Olmayan (Nonproductive) Yönelimler

(a) Alıcı Yönelim (Receptive Orientation)


Dinamik Karakter Kavramını bitirdik Karakter türlerine geldik. Karakter Türlerini üretken olan ve olmayan diye ikiye ayırmış Fromm. Üretken olmayanlar olumsuz olanlar. "Orientation" kavramını kullanıyor, bu kelime yönelim, oryantasyon anlamına geliyor, Uyum sağlamak olarak da çevrilebilirdi. Yani karakterimiz aslında hayata uyum sağlamaya yönelik olarak işliyor. Yönelim derken, "uyum sağlama"ya yönelik bir alt anlamı da olduğunu akılda tutmak gerekiyor. Bir de üretici olmayan kavramına bakalım, orada da “nonproductive” kelimesini kullanmış. Productive kelimesinin verimli, üretken, yaratıcı, bereketli, karlı anlamları var. Yazar bu kavramı çok önemsiyor, sadece üretmek değil aynı zamanda yaratmak, verimli olmak gibi anlamlarını da akılda tutmakta fayda var. "Nonproductive" geçen yerleri okurken verimsizlik, işe yaramama, boşa gitmiş olma şeklinde algılanması uygun olabilir. Bu notlar eşliğinde başlayalım bu kısıma.


Page 62: “In the receptive orientation a person feels "the source of all good" to be outside, and he believes that the only way to get what he wants-be it something material, be it affection, love, knowledge, pleasure-is to receive it from that outside source. In this orientation the problem of love is almost exclusively that of "being loved" and not that of loving. Such people tend to be indiscriminate in the choice of their love objects, because being loved by anybody is such an overwhelming experience for them that they "fall for" anybody who gives them love or what looks like love. They are exceedingly sensitive to any withdrawal or rebuff they experience on the part of the loved person. Their orientation is the same in the sphere of thinking: if intelligent, they make the best listeners, since their orientation is one of receiving, not of producing, ideas; left to themselves, they feel paralyzed. It is characteristic of these people that their first thought is to find somebody else to give them needed information rather than to make even the smallest effort of their own. If religious, these persons have a concept of God in which they expect everything from God and nothing from their own activity. …….. It is difficult for them to say "no," and they are easily caught between conflicting loyalties and promises. Since they cannot say "no," they love to say "yes" to everything and everybody, and the resulting paralysis of their critical abilities makes them increasingly dependent on others.”


Sayfa 90:Alıcı yönelimde kişi "tüm iyiliklerin kaynağının" dışarıda olduğunu hisseder ve istediğini elde etmenin tek yolunun - ister maddi bir şey olsun, ister şefkat, sevgi, bilgi, zevk - onu bu dış kaynaktan almak olduğuna inanır. Bu yönelimde sevgi sorunu neredeyse yalnızca "sevilme" sorunudur, sevme sorunu değil. Bu tür insanlar sevgi nesnelerini seçerken gelişigüzel davranma eğilimindedirler, çünkü herhangi biri tarafından sevilmek onlar için öylesine büyük bir deneyimdir ki, kendilerine sevgi veren ya da sevgi gibi görünen herkese "aşık olurlar". Sevdikleri kişi tarafından yaşadıkları herhangi bir geri çekilme ya da reddedilmeye karşı son derece hassastırlar. Düşünme alanında da yönelimleri aynıdır: eğer zeki iseler en iyi dinleyici olurlar, çünkü yönelimleri fikir üretmeye değil almaya yöneliktir; kendi başlarına bırakıldıklarında kendilerini felç olmuş hissederler. Bu kişilerin karakteristik özelliği, kendi başlarına en küçük bir çaba sarf etmektense, ilk düşüncelerinin kendilerine gerekli bilgiyi verecek bir başkasını bulmak olmasıdır. Eğer dindarlarsa, bu kişilerin kendi faaliyetlerinden hiçbir şey beklemedikleri ve her şeyi Tanrı'dan bekledikleri bir Tanrı kavramı vardır………."Hayır" demek onlar için zordur ve kolayca çelişen sadakatler (bağlılıklar) ve vaatler (sözler) arasında kalırlar. "Hayır" diyemedikleri için her şeye ve herkese "evet" demeyi severler ve bunun sonucunda eleştirel yeteneklerinin felce uğraması onları giderek daha fazla başkalarına bağımlı hale getirir.


Page 63: “They are dependent not only on authorities for knowledge and help but on people in general for any kind of support. They feel lost when alone because they feel that they cannot do anything without help.”


Sayfa 91:Sadece bilgi ve yardım için yetkililere değil, her türlü destek için genel olarak insanlara bağımlıdırlar. Yardımsız hiçbir şey yapamayacaklarını düşündükleri için yalnız kaldıklarında kendilerini kaybolmuş hissederler.”


Sevilmek istemenin nesi yanlış diye düşünülebilir ama bu ihtiyacı abartılı şekilde yaşayan kişi için aslında bu bir uyarı olarak kullanılabilir. Neden bu kadar sevilmek istiyorsun? Sevilmeye neden bu kadar ihtiyacın var? Bu tür zaafların hepsinin bir ortak sonucu var. Bir konuya aşırı takılı kaldığında o konu senin zayıf noktan oluyor. Eğer sevilmeye duyduğun ihtiyaç olması gerekenden fazla ise bu sefer hayatını bu zaafını kompanze etmek için yönlendiriyorsun. Konsantrasyonun hep bu yönde oluyor. Seçici algın bu ihtiyacını gidermek için devreye giriyor. Şöyle düşünmek gerek eğer bu kadar sevilmeyi istemeseydin gününü nasıl geçirirdin? Başka nelere konsantre olurdun? Seçimlerin nasıl olurdu? Şu tespit çok değerli "eğer bir şeyi seçmişsek, geri kalan diğer şeyleri seçmemişiz demektir" bu sözü bu konuya uyarlarsak, bir kere sevilmek üzerine hayatını inşa ettiğinde yaptığın her hareket bu seçimi desteklemek üzere işliyor.


Yaşım ve tecrübem gereği çevremde bana çok danışan gençler var. Bu arkadaşlara işim gereği bilgi ve eğitim veriyorum . Burada bir sorun yok ama aynı konuyu defalarca sorma eğilimleri var. Yukarıda yazılı olan zeka ve düşünce ile ilgili kısmı okuyunca kafama dank etti. Bu aslında alıcı yönelimin bir yansıması olmalı. Ben bu durumu, hata yapma korkusu olarak düşünüyordum. İnisiyatif alamıyorlar ve kendi sorumluluklarını almaları yerine kararı sana bırakıyorlar. Eğer sonunda bir sorun çıkarsa böylece hatayı kendileri yapmamış oluyorlar. Ben ona danıştım, o bana öyle yap dedi diyerek işin içinden sıyrılacaklarını planlıyorlar. İnsan hata yapabilir, ben de yapabilirim ama hata yaparsam bununla da yüzleşirim. Sonunda kıyamet kopacak değil ya. Fakat işe yeni başlayan arkadaşların bu kendine güvensizlikleri o kadar yaygın ki anlatamam.


Sorgulamadan, eleştirmeden yaşayan ve hep kendilerine denileni yapmaya alışmış insanlar bir süre sonra kendi kararlarını kendileri alamaz hale geliyorlar.


Sevilmeye duyulan aşırı ihtiyacın kadın cinayetleri ile bağlantısı kurulabilir mi? O kadar sevilmeye ihtiyaç duyuyorlar ki bir kadının onlara olan ilgisi çok hayati bir hal alıyor. Eğer kendisini sevdiğini düşündüğü kişi onu terk ederse dünyası başına yıkılıyor. Bu karakterde çok sayıda insan var ülkemizde. Devam edelim.


(b) Sömürücü Yönelim


Sayfa 64: “The exploitative orientation, like the receptive, has as its basic premise the feeling that the source of all good is outside, that whatever one wants to get must be sought there, and that one cannot produce anything oneself. The difference between the two, however, is that the exploitative type does not expect to receive things from others as gifts, but to take them away from others by force or cunning. This orientation extends to all spheres of activity.”


Sayfa 91:Sömürücü yönelim, tıpkı alıcı yönelim gibi, temel öncülü olarak, tüm iyiliğin kaynağının dışarıda olduğu, elde etmek istediği her şeyi orada araması gerektiği ve kişinin kendi başına hiçbir şey üretemeyeceği duygusuna sahiptir. Ancak ikisi arasındaki fark, sömürücü tipin başkalarından hediye olarak bir şeyler almayı değil, onları zorla veya kurnazlıkla başkalarından almayı beklemesidir. Bu yönelim, tüm faaliyet alanlarını kapsar.”


Aslında her iki karakter yapısında da kendi ayakları üstünde durmak en önemli nokta. Başkasına muhtaç olma durumu, yetişkin olmama durumuna işaret ediyor. Bu karakter yapısı çocuk kalmakla ilgili gibi geliyor bana. Başkasını kullanmak kendi başına yapmaktan daha kolay geliyor insana. Yani daha önce dediğim gibi doğru olanla kolay olan arasındaki ikileme geliyor konu. Bir insanın kimseye muhtaç olmadan yaşamayı becermesi hiç de zor değil gibi değil mi? Yani her halde tüm anne babalar çocuklarını bu ülkü ile yetiştiriyorlar ama neden çevremizdeki insanlar böyle değil?



(c) İstifçilik Yönelimi


Page 65-66: “While the receptive and exploitative types are similar inasmuch as both expect to get things from the outside world, the hoarding orientation is essentially different. This orientation makes people have little faith in anything new they might get from the outside world; their security is based upon hoarding and saving, while spending is felt to be a threat. They have surrounded themselves, as it were, by a protective wall, and their main aim is to bring as much as possible into this fortified position and to let as little as possible out of it. Their miserliness refers to money and material things as well as to feelings and thoughts. Love is essentially a possession; they do not give love but try to get it by possessing the "beloved." The hoarding person often shows a particular kind of faithfulness toward people and even toward memories. Their sentimentality makes the past appear as golden; they hold on to it and indulge in the memories of bygone feelings and experiences. They know everything but are sterile and incapable of productive thinking.”


Sayfa 93: “Alıcı ve sömürücü tipler, her ikisinin de dış dünyadan bir şeyler elde etmeyi beklemesi bakımından benzer olsa da, istifleme yönelimi esasen farklıdır. Bu yönelim insanların dış dünyadan elde edebilecekleri yeni şeylere çok az inanmalarına neden olur; güvenlikleri istifleme ve biriktirme üzerine kuruludur, harcama ise bir tehdit olarak hissedilir. Kendilerini adeta koruyucu bir duvarla çevrelemişlerdir ve temel amaçları bu müstahkem mevkiye mümkün olduğunca çok şey sokmak ve mümkün olduğunca az şeyin dışarı çıkmasına izin vermektir. Cimrilikleri para ve maddi şeylerin yanı sıra duygu ve düşünceleri de kapsar. Sevgi esasen bir sahiplenmedir; sevgi vermezler ama "sevilene" sahip olarak onu elde etmeye çalışırlar. Biriktiren kişi genellikle insanlara ve hatta anılara karşı özel bir tür sadakat gösterir. Duygusallıkları geçmişi altın gibi gösterir; geçmişe tutunur ve geçmiş duygu ve deneyimlerin anılarına dalarlar. Her şeyi bilirler ama kısırdırlar ve üretken düşünme yeteneğinden yoksundurlar.


Eğer kıyaslayacak olursak (kişisel gözlemime göre) ilk iki yönelimin istiflemeden daha yaygın olduğu yönünde olurdu. Cimrilikleri ile dikkat çeken kişileri hep görmüşüzdür. Sevgi verememek konusu bu yönelimde de ortak nokta. Sevmeyi bilmek hakkında, sevmenin nasıl bir şey olduğu hakkında kafa yormak gerekiyor. İnsan nasıl sever? Seviyorum diyen insan aslında ne demektedir? Bu konuları da aklımızda tutarak okumaya devam edelim.


(d) Pazarlama Yönelimi


Şimdiye kadar gördüğümüz 3 yönelim daha sıradan, kökeni geçmişe dayalı olanlardı. Pazarlamacı olan ise Fromm’a göre daha modern olan, yeni ortaya çıkan bir yönelim.


Sayfa 67: “The marketing orientation developed as a dominant one only in the modern era. In order to understand its nature one must consider the economic function of the market in modern society as being not only analogous to this character orientation but as the basis and the main condition for its development in modern man.”


Sayfa 95:Pazarlama yönelimi, yalnızca modern çağda baskın olarak gelişti. Onun doğasını anlamak için, modern toplumdaki piyasanın ekonomik işlevini, yalnızca bu karakter yönelimine benzer olarak değil, aynı zamanda modern insandaki gelişiminin temeli ve ana koşulu olarak düşünmek gerekir.”


Page 68: “The modern market is no longer a meeting place but a mechanism characterized by abstract and impersonal demand. One produces for this market, not for a known circle of customers; its verdict is based on laws of supply and demand; and it determines whether the commodity can be sold and at what price.”


Sayfa 95: “Modern piyasa artık bir buluşma yeri değil, soyut ve kişisel olmayan taleple karakterize edilen bir mekanizmadır. Kişi bilinen bir müşteri çevresi için değil, bu pazar için üretir; pazarın kararı arz ve talep yasalarına dayanır ve malın satılıp satılamayacağını ve hangi fiyattan satılacağını belirler.”


Page 68: “The market concept of value, the emphasis on exchange value rather than on use value, has led to a similar concept of value with regard to people and particularly to oneself. The character orientation which is rooted in the experience of oneself as a commodity and of one's value as exchange value I call the marketing orientation.”


Sayfa 96: “Kullanım değerinden ziyade değiş tokuş değerine vurgu yapan piyasa değeri kavramı, insanlar ve özellikle de kendisi açısından benzer bir değer kavramına yol açmıştır. Kişinin kendisini bir meta olarak ve değerini de değişim değeri olarak deneyimlemesine dayanan karakter yönelimine ben pazarlama yönelimi diyorum.


Page 69: “In our time the marketing orientation has been growing rapidly, together with the development of a new market that is a phenomenon of the last decades-the "personality market."”


Sayfa 96: “Günümüzde pazarlama yönelimi, son on yılların fenomeni olan yeni bir pazarın, "kişilik pazarı "nın gelişimiyle birlikte hızla büyümektedir.”


Page 69: “The principle of evaluation is the same on both the personality and the commodity market: on the one, personalities are offered for sale; on the other, commodities. Value in both cases is their exchange value, for which use value is a necessary but not a sufficient condition. It is true, our economic system could not function if people were not skilled in the particular work they have to perform and were gifted only with a pleasant personality……… However, if we ask what the respective weight of skill and personality as a condition for success is, we find that only in exceptional cases is success predominantly the result of skill and of certain other human qualities like honesty, decency, and integrity. Although the proportion between skill and human qualities on the one hand and "personality" on the other hand as prerequisites for success varies, the "personality factor" always plays a decisive role Success depends largely on how well a person sells himself on the market, how well he gets his personality across, how nice a "package" he is; whether he is "cheerful," "sound," "aggressive," "reliable," "ambitious"; furthermore what his family background is, what clubs he belongs to, and whethe1he knows the right people. The type of personality required depends to some degree on the special field in which a person works. ”


Sayfa 96: "Hem kişilik hem de meta piyasasında değerlendirme ilkesi aynıdır: birinde kişilikler satışa sunulur; diğerinde ise metalar. Her iki durumda da değer, kullanım değerinin gerekli ancak yeterli bir koşul olmadığı değişim değerleridir. Doğrudur, insanlar yapmak zorunda oldukları belirli bir işte yetenekli olmasalardı ve sadece hoş bir kişiliğe sahip olsalardı ekonomik sistemimiz işleyemezdi……… Ancak, başarı koşulu olarak beceri ve kişiliğin ağırlığının ne olduğunu sorduğumuzda, başarının sadece istisnai durumlarda ağırlıklı olarak beceri ve dürüstlük, namus ve doğruluk gibi diğer bazı insani niteliklerin sonucu olduğunu görürüz. Başarının önkoşulları olarak bir yandan beceri ve insani nitelikler ile diğer yandan "kişilik" arasındaki oran değişse de, "kişilik faktörü" her zaman belirleyici bir rol oynar. Başarı büyük ölçüde bir kişinin kendisini piyasada ne kadar iyi sattığına, kişiliğini ne kadar iyi yansıttığına, ne kadar iyi bir "paket" olduğuna; "neşeli", "sağlam", "agresif", "güvenilir", "hırslı" olup olmadığına; ayrıca aile geçmişinin ne olduğuna, hangi kulüplere üye olduğuna ve doğru insanları tanıyıp tanımadığına bağlıdır. Gerekli olan kişilik tipi bir dereceye kadar kişinin çalıştığı özel alana bağlıdır."


Maalesef insanlar piyasanın talep ettiği kişiliklere onlara sahip olmasalar da sahiplermiş gibi davranmak zorunda kaldılar, kalıyorlar, kalacaklar… Daha önce de bu konuya değinmiştim. Mizacın eğer neşeli, agresif, hırslı değilse ağzınla kuş tutsan bu özelliklere sahip olamayacağın için olmadığın bir kişi gibi davranmak zorunda kalıyorsun. Bu maskeleri taşımak hem yorucu asıl önemlisi hem de kendine yabancılaşmana yol açıyor. Kendisiyle barışık olmayan bir insan haline geliyorsun.


Başarılı olmak için erdemin gerekli olmaması sadece piyasanın talep ettiği özelliklerin yeterli olması başarılı olmak için doğru özelliklere sahip olmayı cazip olmaktan çıkarıyor. Kendine yaptığın yatırımın yönü değişiyor. İçi boş bir estetik harikası haline geliyorsun.


Page 70: “The fact that in order to have success it is not sufficient to have the skill and equipment for performing a given task but that one must be able to "put across" one's personality in competition with many others shapes the attitude toward oneself. If it were enough for the purpose of making a living to rely on what one knows and what one can do, one's self-esteem would be in proportion to one's capacities, that is, to one's use value; but since success depends largely on how one sells one's personality, one experiences oneself as a commodity or rather simultaneously as the seller and the commodity to be sold. A person is not concerned with his life and happiness, but with becoming salable.”


Sayfa 97: “Başarıya ulaşmak için belirli bir görevi yerine getirmek için gerekli beceri ve donanıma sahip olmanın yeterli olmadığı, kişinin kişiliğini diğer birçok kişiyle rekabet halinde "gösterebilmesi" gerektiği gerçeği, kişinin kendine karşı tutumunu şekillendirir. Bildiklerine ve yapabildiklerine güvenmek geçimini sağlamak için yeterli olsaydı, kişinin özgüveni, kapasitesiyle, yani kullanım değeriyle orantılı olurdu; ancak başarı büyük ölçüde kişinin kişiliğini nasıl sattığına bağlı olduğundan, kişi kendini bir meta olarak ya da daha doğrusu aynı anda hem satıcı hem de satılacak meta olarak deneyimler. İnsan hayatı ve mutluluğuyla değil, satılabilir hale gelmekle ilgilenir.”


Aslına bakacak olursak bilmeden, liyakat sahibi olmadan bir yerlere gelmek iş hayatının ahlaksızlaşmasına yol açıyor. Bir süre sonra sen de bu ahlaksızlığı yadırgamaz hale geliyorsun hatta kendini aptal hissediyorsun. Bir başkası kendisine yatırım yapmadan bir noktaya ulaşırken sen çabaladığın halde bir şeylere ulaşamayınca kendini salak gibi hissediyorsun. Bu toplumsal çürümenin sebeplerinden birisi.


Page 71: “Like the handbag, one has to be in fashion on the personality market, and in order to be in fashion one has to know what kind of personality is most in demand. This knowledge is transmitted in a general way throughout the whole process of education, from kindergarten to college, and implemented by the family.


Sayfa 98: “El çantası gibi, kişinin kişilik piyasasında moda olması gerekir ve modada olmak için en çok ne tür bir kişiliğin talep edildiğini bilmek gerekir. Bu bilgi, anaokulundan üniversiteye kadar tüm eğitim süreci boyunca genel bir şekilde aktarılır ve aile tarafından uygulanır.”


Kişinin kendisi gibi olmasını engelleyen bu gizli dayatma. Kimse bunu dile getirmez çünkü yılların birikimi ile normalleşmiştir. Sen hazır cevap, aktif, güler yüzlü, sıcak kanlı, sempatik olman gerektiğini her hücrenle bilirsin. Mizacın öyle olmasa bile insanlar (toplum) sana bunu dayatır. Yıllarca bu baskıya maruz kalırsın ve bu da sanki senin karakterinde bir sorun varmış gibi kendini yanlış algılamana yol açar. Yıllarca uğraşırsın kendini sevmeye. Seni sen olduğun gibi kabul edip sevmedikleri için kendinde bir yanlışlık var sanırsın.


Page 72: “Since modern man experiences himself both as the seller and as the commodity to be sold on the market, his selfesteem depends on conditions beyond his control. If he is "successful," he is valuable; if he is not, he is worthless. The degree of insecurity which results from this orientation can hardly be overestimated. If one feels that one's own value is not constituted primarily by the human qualities one possesses, but by one's success on a competitive market with ever-changing conditions, one's self-esteem is bound to be shaky and in constant need of confirmation by others. Hence one is driven to strive relentlessly for success, and any setback is a severe threat to one's self-esteem; helplessness, insecurity, and inferiority feelings are the result. If the vicissitudes of the market are the judges of one's value, the sense of dignity and pride is destroyed.”


Sayfa 99: “Modern insan kendini hem satıcı hem de pazarda satılacak bir meta olarak deneyimlediğinden, özsaygısı kendi kontrolü dışındaki koşullara bağlıdır. Eğer "başarılı" ise değerlidir; değilse değersizdir. Bu yönelimden kaynaklanan güvensizliğin derecesi fazla gözde büyütülemez. Eğer kişi kendi değerinin öncelikle sahip olduğu insani niteliklerden değil de, sürekli değişen koşullara sahip rekabetçi bir piyasadaki başarısından kaynaklandığını düşünürse, kendine olan saygısının sarsılması ve sürekli olarak başkaları tarafından onaylanma ihtiyacı duyması kaçınılmazdır. Bu nedenle kişi başarı için durmaksızın çabalamaya itilir ve herhangi bir aksilik kişinin öz saygısı için ciddi bir tehdit oluşturur; çaresizlik, güvensizlik ve aşağılık duyguları bunun sonucudur. Kişinin değerini piyasanın iniş çıkışları belirliyorsa, haysiyet ve gurur duygusu yok olur.”


Aslında çok kolay bir konu nasıl çetrefil, karmaşık hale geliyor. İnsan olarak tüm meselemiz ne? Hayatta kalabilmek. Bundan daha temel bir ihtiyacımız yok. Tüm insanların, hepimizin ortak hedefi bu. Bunun için yapamayacağımız şey yok. Avcı toplayıcı dönemde işler bugüne göre daha az karmaşıktı herhalde. Birbirini yakından tanıyan 20-30 kişilik gruplar halinde (belki 100-150 de olabilir ama daha fazla değil) yaşıyorduk. Bütün toplum (topluluk) birbirini biliyordu. Birbirlerinden korkmaları için bir sebep yoktu. Geçimlerini de günlük sağlıyorlardı. Bazen toplayarak, bazen avlanarak, bazen leş yiyerek. Bu yaşam tarzı bir arada kalarak hayatta kalmamızı garanti ediyordu. Bu dediğim olay yaklaşık 8-10 bin yıl önce son buldu. Sonra tarım, evcilleştirme, çiftçilik, biriktirme, depolama, boş zamanın ortaya çıkması, gereğinden fazla yiyeceğin atıl iş gücüne yol açması, farklı alanlarda uzmanlaşmalar, zanaatçıların ortaya çıkması, küçük yerleşim yerlerinin çoğalması, yerleşik hayata geçiş, bir yandan hala avcı, toplayıcılık yapanların da olması bu insanların çiftçilerin fazla mallarına göz koymaları ve yerleşik hayata geçenlerle eşkiyalık yapanlar arasında çıkan savaşlar, savaşçı bir grup insanın ortaya çıkması, bu savaşçıların o bir grup insanı yönetmeye başlaması…. Hikaye çok uzun.


Bu hengame sırasında bizler, sıradan insanlar nasıl hayatta kaldık. Birey olarak bu yaşadığımız şeyler sağlıklı bir şekilde adapte olabildik mi? Binlerce kişiyle, tanımadığımız bir sürü insanla bir arada yaşamak zorunda kalmamız bizi nasıl etkiledi. Önceden kim dost, kim düşman biliyordum, beni kimin koruyacağını bana kimin kötülük yapma riski olduğunu biliyordum. Peki, yerleşik hayata geçince ne oldu? Kim dost, kim düşman nasıl bilebilirim? Bir de ürettiğim malları sürekli çalmaya çalışan “vahşi”ler, “barbar”lar var. Beni koruyacağını söyleyen savaşçılar var ama gücü eline geçirince onlar da kötülük yapmaktan geri durmuyorlar.


Filmi çok hızlı ileri saralım. Son 8 bin yılı bir şekilde atlattık. Şehirler kurduk, şeflikler kurduk, krallıklar kurduk, toprak ağalarının kölesi olduk, Din adamlarının kuklası olduk, Kralların kulu olduk, Sonra yahu siz kimsiniz ki bizi böyle kullanıyorsunuz dedik başkaldırdık, kralları yıktık, din adamlarını püskürttük ama bu sefer de biz neden bir arada yaşayalım diye düşündük ve ulus kavramını ortaya çıkardık. Hala da kör topal idare ediyoruz.


Çok kolay olan o konuya ne oldu? Yani hepimizin en temel derdi hayatta kalmaktı ya, ona ne oldu. Avcı, toplayıcı, çoban, çiftçi, zanaatkar, tüccar derken günümüzde ne aşamadayız. Sanayi devrimi, kapitalizm ve modern köleler yani bizler yani sabah gidip akşam evimize döndüğümüz düzene oturmuş olan işçileriz artık. İnsanların çok büyük bir kısmı birileri için maaşlı olarak çalışan insanlar olarak hayatta kalmaya çalışıyor. Tüm devlet sistemleri bunun üzerine kurulu. Piyasa işçi talep ediyor bizler de bu talebi karşılayabilmek çabalayıp duruyoruz. Sonuç: bir hengamedir gidiyor. Bir sistemin içine düşmüş olarak hayata atılıyoruz. 2000 li yıllarda yaşayan insanlar olarak bir geçmişe sahip olduğumuzun bile farkına varmadan sanki şu anda dünyada yaşayan tüm insanlar bir anda ortaya çıkmış gibi davranıyoruz. Sanki şu an yaşadıklarımız bir zorunlulukmuş gibi. Sanki başka türlü olamazmış gibi. Sanki bu dünya hep böyle gelmiş hep böyle gidecekmiş gibi yaşamaya devam ediyoruz.


Erich Fromm’a dönersem. Yaşama Sanatı diye adlandırdığı şey içinde bu bilgi de olmalı. İnsan Bilimi diye adlandırdığı antropoloji, tarih, psikolojiyi de içeren o bilim alanının bu yönü eksik bırakılamaz. Yani bizler bir günde oluşmuş canlılar değiliz. Bizler geçmişi olan, birikimi olan canlılarız. Bizlere dayatılanları kaçınılmaz tek gerçek olarak algılama hatasına düşmemeliyiz. Piyasanın talep ettiği insanlar olmaya çalışırken nelerden feragat ettiğimizi görmemiz gerek. Biz kimiz, bizler nelerden zevk alırız, bizi biz yapan ne? Bu sorular yerine "para kazanmak için neye sahip olmam gerek", "ekmek aslanın ağzında, aç kalmamak için iyi iş bulmak zorundayım", "çocuğumu iyi okullarda okutmak için daha fazla maaşla iş bulmalıyım." gibi konuları düşünüp duruyoruz. İçine düştüğümüz bu kazanın nasıl bir kazan olduğunu görmek zorundayız.


Ben geçen yıl bu kitabı okuduktan sonra bu kazanı gördüm. Şu anda da o kazanın içindeyim ama hayatıma, bana dayatılanları yaşamak zorunda olmadığımı bilerek devam ediyorum. Sosyoloji okuyorum, Fransızca öğreniyorum, resim yapıyorum, bas gitar öğreniyorum…. yani yaşamaya çalışıyorum. İlerledikçe bu değişimin sebeplerini, sonuçlarını yazmak istiyorum. Şimdi kitaba döneyim.


Page 72: “But the problem is not only that of self-evaluation and self-esteem but of one's experience of oneself as an independent entity, of one's identity with oneself. As we shall see later, the mature and productive individual derives his feeling of identity from the experience of himself as the agent who is one with his powers; this feeling of self can be briefly expressed as meaning "I am what I do." In the marketing orientation man encounters his own powers as commodities alienated from him. He is not one with them but they are masked from him because what matters is not his self-realization in the process of using them but his success in the process of selling them. Both his powers and what they create become estranged, something different from himself, something for others to judge and to use; thus his feeling of identity becomes as shaky as his self-esteem; it is constituted by the sum total of roles one can play: "I am as you desire me."”


Sayfa 99:Ancak sorun yalnızca öz değerlendirme ve özsaygı sorunu değil, aynı zamanda kişinin kendini bağımsız bir varlık olarak deneyimlemesi, kişinin kendisiyle özdeşleşmesi sorunudur. Daha sonra göreceğimiz gibi, olgun ve üretken birey, kimlik duygusunu, güçleriyle bir olan fail olarak kendi deneyiminden türetir; bu benlik duygusu kısaca "ben ne yapıyorsam oyum" şeklinde ifade edilebilir. Pazarlama yöneliminde insan, kendisine yabancılaşmış metalar olarak kendi güçleriyle karşılaşır. Onlarla bir değildir ama ondan gizlenirler çünkü önemli olan onları kullanma sürecindeki kendini gerçekleştirmesi değil, onları satma sürecindeki başarısıdır. Hem güçleri hem de yarattıkları şey yabancılaşır, kendisinden farklı bir şey, başkalarının yargılayacağı ve kullanacağı bir şey haline gelir; böylece kimlik duygusu da özsaygısı kadar sallantılı hale gelir; kimlik, kişinin oynayabileceği rollerin toplamından oluşur: "Beni nasıl arzuluyorsanız öyleyim."


Kişinin kendisini bağımsız bir varlık olarak deneyimlemesi; kişinin kendisiyle özdeşleşmesi; ben ne yapıyorsam oyum; kendi güçlerini kullanarak kendini gerçekleştirme. Anne babalarımız bizi gerçekten severek mi büyüttüler sizce. Onlara sorarsak öyle derler değil mi? Ama maalesef yanlış. Bizi kafalarındaki insan haline getirmek istediler. Bizi olduğumuz gibi kabul etmediler. Bizi sadece biz olduğumuz için sevmediler.


Şimdi oğlumu büyütürken bazen bu hataya düştüğümü görüyorum. Benim de kafam da ideal bir insan var onu o hale getirmeye çalışırken buluyorum kendimi ve hemen durduruyorum. Benimle öyle mücadele ediyor ki. Kendisini öyle çok ortaya koyuyor ki. Bu zamanlar da yanlış yaptığımı görüyorum. Onu olduğu gibi seviyorum. Bazen beni çok kızdırıyor, bazen hiç sevmediğim şeyler yapıyor ama ne zaman kendimi kızarken yakalarsam ona olan sevgim iki kat daha artıyor. Onun kendini var edebilme çabasına öyle saygı duyuyorum ki. Tabii bu bir günde olan bir şey değil. O hayatıma girdiğinden beri bunu yapmaya çalışıyorum. Ama lanet olsun ki öyle bir beynim yıkanmış ki yanlışın ne olduğunu bilsem de arada bir onu olduğu gibi kabul etmek yerine kafamdaki insana dönüştürmeye çalışıyorum. Gerçi ona şu açık çeki verdim. Bu yüzden ilk elden kontrol altındayım. Eğer sana kızarsam, kötü davranırsam bana o an itiraz et. Hani bana söz vermiştin niye sözünü yerine getirmiyorsun de diye ona açık çek verdim. O da kullanıyor bunu. Son zamanlarda hemen hemen hiç ihtiyaç hissetmiyor buna. Demek ki onu yontmaya çalışmıyorum eskisi kadar.


Tabii kendimce doğru olan şeyleri söylüyorum ve onu kendi ahlaki görüşlerimle büyütüyorum ama ona saygı duymayı asla ihmal etmiyorum. Onu koşulsuz sevdiğimi ona gösteriyorum.



Page 73-74: “The way one experiences others is not different from the way one experiences oneself. Others are experienced as commodities like oneself; they too do not present themselves but their salable part. The difference between people is reduced to a merely quantitative difference of being more or less successful, attractive, hence valuable………… In the same way the difference between people is reduced to a common element, their price on the market. Their individuality, that which is peculiar and unique in them, is valueless and, in fact, a ballast. The meaning which the word peculiar has assumed is quite expressive of this attitude. Instead of denoting the greatest achievement of man -that of having developed his individuality-it has become almost synonymous with queer. The word equality has also changed its meaning. The idea that all men are created equal implied that all men have the same fundamental right to be considered as ends in themselves and not as means. Today, equality has become equivalent to interchangeability, and is the very negation of individuality. Equality, instead of being the condition for the development of each man's peculiarity, means the extinction of individuality, the "selflessness" characteristic of the marketing orientation. Equality was conjunctive with difference, but it has become synonymous with "in-difference" and, indeed, indifference is what characterizes modern man's relationship to himself and to others.”


Sayfa 100-101: “İnsanın başkalarını deneyimleme biçimi kendini deneyimleme biçiminden farklı değildir. Diğerleri de kişinin kendisi gibi meta olarak deneyimlenir; onlar da kendilerini değil, satılabilir parçalarını sunarlar. İnsanlar arasındaki fark, az ya da çok başarılı, çekici ve dolayısıyla değerli olmak gibi salt niceliksel bir farka indirgenir………… Aynı şekilde insanlar arasındaki fark da ortak bir unsura, piyasadaki fiyatlarına indirgenir. Bireysellikleri, kendilerine özgü ve eşsiz olan şey değersizdir ve aslında bir ağırlıktır. Tuhaf kelimesinin üstlendiği anlam bu tutumu oldukça iyi ifade etmektedir. İnsanın en büyük başarısını -bireyselliğini geliştirmiş olmasını - ifade etmek yerine, neredeyse tuhaflıkla (queer) eşanlamlı hale gelmiştir. Eşitlik kelimesi de anlam değiştirmiştir. Tüm insanların eşit yaratıldığı fikri, tüm insanların araç olarak değil, kendi içlerinde amaç olarak görülme konusunda aynı temel hakka sahip olduğunu ima ediyordu. Günümüzde eşitlik, birbirinin yerine geçebilirlikle eşdeğer hale gelmiştir, ve bireyselliğin yadsınmasının ta kendisidir. Eşitlik, her bir insanın kendine özgü gelişiminin koşulu olmak yerine, bireyselliğin, pazarlama yöneliminin karakteristiği olan "özverinin" yok olması anlamına gelir. Eşitlik farklılıkla eşanlamlıydı, ancak "farksızlık" ile eşanlamlı hale geldi ve gerçekten de modern insanın kendisiyle ve başkalarıyla ilişkisini karakterize eden şey farksızlıktır.”


Eşitlik konusu günümüzde de o kadar yanlış yönlendiriyor ki insanları. Daha önce de yazdım. Bir karikatür var: bir duvarın önünde duran çeşitli hayvanlar, at, fil, maymun, yılan, kedi, köpek… Duvar 3 metre yükseklikte ve bu hayvanlara “hepinizin şansı eşit, hadi bu duvarı aşın” diyorlar. Görünüşte eşitlik var gibi ama uygulamada her birinin kendisine ait özellikleri yok sayılıyor. Bütün hayatımız bu karikatürdeki gibi geçiyor. Birileri bize eşit olduğumuzu söylüyor ve bizler de bunu düşünmeden kabul ediyoruz. İstanbul'da doğanla Şırnak'ta doğan, İzmirli bir kadınla, Urfalı bir kadın, Babası profesör olan bir çocukla babası okuma yazma bilmeyen bir çocuğun eşit olduğunu söylüyoruz. Bu öyle büyük bir kandırmaca ki. Aynı şey mülkiyet için de geçerli. Sen yıllarca uğraşıp krediler çekip bir ev sahibi olmaya çalışıyorsun diğeri ise 50 yıl önce babası devletin arazisine gecekondu yaptığı için hiç emek harcamadan müteahhitle anlaşıp 3-4 daire sahibi oluveriyor bir anda. Eşitlik konusu çok anlaşılmayan, sömürülen bir konu. Kadın ve erkeğin eşit olduğu da nasıl çarpıtılıyor değil mi? Kadınlara nasıl büyük haksızlık yapılıyor, kadının kadın olma özellikleri, erkeğin erkek olma özellikleri ortaya konulup hani eşittik hadi erkeğin yaptığını yapsana diyorlar. Halbuki kast edilenin kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğu durumu göz ardı ediliyor, hatta salağa yatılıp işin gerçeğinin bu olduğu konuşulmuyor.


Uzun lafın kısası her bir insan eşit haklara sahiptir ama bireysel olarak farklıdır. Kelime oyunu yapmanın alemi yok. Piyasa birbirinin yerine geçebilecek personele ihtiyaç duyuyor, o yüzden kendine has özellikleri olan insanları istemiyor. Bir banka gişesinde memur olmak için yada bir fabrikanın üretiminde çalışmak için kendine has özelliklerin olması gerekmiyor. Sabah git akşam gel işlerde ömrünü tüketen insanlara ihtiyaç var. Buna yaşamak dersek işte öyle yaşayıp gidiyoruz.


Bazı insanlar tüm yazılanları neden ve nasıl hiç dert edinmiyorlar? Aslında şaşırmamak lazım, Nietzsche'nin dediği gibi insanların çok büyük bir kısmı sürü halinde düşünmeden yaşamayı sorun etmiyor. Burada çok az bir insan grubu hayatında değişiklik yapabilecek güce, zekaya, cesarete sahip. O yüzden birbirinden farksız bir sürü insan "ne iş olsa yaparım abi" demekten gocunmadan yaşamaya devam edebiliyorlar.


Page 75: “Thinking as well as feeling is determined by the marketing orientation. Thinking assumes the function of grasping things quickly so as to be able to manipulate them successfully. Furthered by widespread and efficient education, this leads to a high degree of intelligence, but not of reason.”


Sayfa 101:Hissetmek kadar düşünmek de pazarlama yönelimi tarafından belirlenir. Düşünme, onları başarılı bir şekilde manipüle edebilmek için şeyleri hızlı bir şekilde kavrama işlevini üstlenir. Yaygın ve etkin eğitimle desteklenen bu durum, yüksek derecede zekaya (idraka) yol açsa da akla (mantığa, sağduyuya) yol açmaz.”


Bu noktada zeka ile akıl arasındaki ayrıma dikkat çekmek gerekiyor. Zeka kandırılabilir ama akıl şüpheci bir yaklaşımla şeylerin arkasında yatanları görmeye çalışır. Zeka sezgisel olabilir ama akıl akıl zihinsel önyargılardan arınış şekilde konulara yaklaşabilir. Okullar bizi robota döndürmek istiyor. Sorgulayan, araştıran, inceleyen insanlar olmamız devletlerin işine yaramıyor.


Page 76: “All problems are equally "interesting" and there is little sense of the respective differences in their importance. Knowledge itself becomes a commodity. Here, too, man is alienated from his own power; thinking and knowing are experienced as a tool to produce results. Knowledge of man himself, psychology, which in the great tradition of Western thought was held to be the condition for virtue, for right living, for happiness, has degenerated into an instrument to be used for better manipulation of others and oneself, in market research, in political propaganda, in advertising, and so on.”


Sayfa 102: “Tüm sorunlar eşit derecede "ilginçtir" ve önemleri arasındaki farklara dair çok az fikir vardır. Bilginin kendisi bir meta haline gelir. Burada da insan kendi gücüne yabancılaştırılır; düşünme ve bilme, sonuç üretmeye yarayan bir araç olarak deneyimlenir. Batı düşüncesinin büyük geleneğinde erdemin, doğru yaşamanın, mutluluğun koşulu olarak görülen insanın kendisi hakkındaki bilgi, psikoloji, başkalarını ve kendini daha iyi manipüle etmek için, pazar araştırmalarında, siyasi propagandada, reklamcılıkta vb. kullanılacak bir araca dönüşmüştür.”


Page 76: “Evidently this type of thinking has a profound effect on our educational system. From grade school to graduate school, the aim of learning is to gather as much information as possible that is mainly useful for the purposes of the market. Students are supposed to learn so many things that they have hardly time and energy left to thmk. Not the interest in the subjects taught or in knowledge and insight as such, but the enhanced exchange value knowledge gives is the main incentive for wanting more and better education. We find today a tremendous enthusiasm for knowledge and education, but at the same time a skeptical or contemptuous attitude toward the allegedly impractical and useless thinking which is concerned "only" with the truth and which has no exchange value on the market.”


Sayfa 102-103: “Bu tür bir düşüncenin eğitim sistemimiz üzerinde derin bir etkisi olduğu açıktır. İlkokuldan yüksek lisansa kadar öğrenmenin amacı, esas olarak piyasanın amaçları için yararlı olan mümkün olduğunca çok bilgi toplamaktır. Öğrencilerden o kadar çok şey öğrenmeleri bekleniyor ki, düşünmek için neredeyse hiç zamanları ve enerjileri kalmıyor. Öğretilen konulara ya da bilgi ve kavrayışa duyulan ilgi değil, bilginin sağladığı gelişmiş değişim değeri, daha fazla ve daha iyi eğitim istemenin ana teşvikidir. Bugün bilgi ve eğitim için muazzam bir coşku, ama aynı zamanda "sadece" gerçekle ilgilenen ve piyasada değişim değeri olmayan sözde pratik olmayan ve yararsız düşünceye karşı şüpheci ya da küçümseyici bir tutum görüyoruz.”


Ne kadar çok bizdeki durumu yansıtıyor değil mi? Bu yazılanların 1947 yılına ait olduğunu hep aklımızın bir kenarında tutmak gerekiyor. Sadece bu kitap için değil 1700, 1800’lerde yazılmış olan batılı sosyal bilimcilerin kitaplarını okurken hep bu duyguyu yaşıyorum. Bu insanlar, bu toplumlar kesinlikle bizden öndeler. Bunu bir aşağılık duygusuyla değil de şaşkınlıkla gözlemliyorum. Rousseau'yu, Bacon’ı okurken de hep aynı duyguyu hissettim. O kadar bizden öndeler ki biz henüz sorunlarla yeni yeni yüzleşirken o insanlar ve dolayısı ile toplumlar çoktan bazı şeyleri aşmışlar. Boşuna Freud, Marks, Weber, Durkheim, Fromm oradan çıkmıyor. Onların bir ön hazırlıkları var. 1700, 1800'lerde Osmanlıda nelerle uğraştığımızı düşünecek olursanız bu insanların nasıl bu hale geldiğini daha iyi anlarsınız.


(Bir yandan son günlerde Baykan Sezer okuyorum. Türk Sosyolojisinin Ana Sorunları kitabını. O kadar yüzeysel ki. Batıya karşı olma uğruna bilimsel gerçeklerden öyle kopuk ki. Batılı olmadığımızı, olamayacağımızı ispatlamak için bin dereden su getirmiş. Batılı olmayı, aydınlanma fikrini ya anlamamış ya da anlamak istememiş. Sanırım dindar olmanın böyle bir yan etkisi var. Dindarlık bir çeşit kelepçe gibi. Senin gerçekleri görmeni engelleyen bir çeşit pranga gibi. Sadece bir bilim insanı olarak onun sorunu değil, toplum olarak tüm Türkiye’nin, tüm doğu toplumlarının sorunu. Zaten batılılaşmak denen, aydınlanma denen durum da tam olarak bu. Bu dindarlara diyorsun ki eğer akılla hareket etmezsen, bilimle hareket etmezsen gelişemezsin, bu insanlar da ne diyor sen yanlışsın, batılı olmam gerekmiyor, kendi kültürümle gelişebilirim. Tezatı görebiliyor musunuz? Uyuşturucu bağımlısının uyuşturucuyu bırakmayı reddetmesinden hiç farkı yok. Yahu sen yine kişisel olarak hayatını dindar olarak yaşa, hayatını dindar olarak geçir ama aydınlanmanın senin kişisel hayatınla ilgisi yok. O çok da yukarıda bir bakış, o toplumun genelini ilgilendiren sosyal bir bakış, o devleti yönetirken takınılacak tavır. Ama yok illa ki kendi kişiisel görüşlerinin herşeye yansıtacaklar. İnandıkları din onlara öyle söylüyor çünkü. Çünkü aslında inandıkları tam olarak bir din değil, bir sistem, bir yönetim şekli, bir hukuk. Sadece din olsa sorun çözülür ama maalesef öyle değil)


Page 79: “The receptive orientation is often to be found in societies in which the right of one group to exploit another is firmly established. Since the exploited group has no power to change, or any idea of changing, its situation, it will tend to look up to its masters as to its providers, as to those from whom one receives everything life can give. No matter how little the slave receives, he feels that by his own effort he could have acquired even less, since the structure of his Society impresses him with the fact that he is unable to organize it and to rely on his own activity and reason. ...........The need to conform and to please, which has been discussed in the foregoing pages, leads to the feeling of helplessness, which is the root of subtle receptiveness in modern man. It appears particularly in the attitude toward the "expert" and public opinion. People expect that in every field there is an expert who can tell them how things are and how they ought to be done, and that all they ought to do is listen to him and swallow his ideas. There are experts for science, experts for happiness, and writers become experts in the art of living by the very fact that they are authors of best sellers.”


Sayfa 105:Alıcı yönelim genellikle bir grubun diğerini sömürme hakkının sağlam bir şekilde yerleşmiş olduğu toplumlarda görülür. Sömürülen grubun durumunu değiştirme gücü ya da değiştirme düşüncesi olmadığından, efendilerine, hayatın verebileceği her şeyi kendilerinden aldığı kişiler olarak bakma eğiliminde olacaktır. Köle ne kadar az şey alırsa alsın, kendi çabasıyla daha da azını elde edebileceğini hisseder, çünkü içinde bulunduğu toplumun yapısı, onu organize edemediği ve kendi faaliyetine ve aklına güvenemediği gerçeğiyle etkiler. ........ uyum sağlama ve memnun etme ihtiyacı, modern insandaki ince alıcılığın kökü olan çaresizlik duygusuna yol açmaktadır. Bu durum özellikle "uzmana" ve kamuoyuna karşı tutumda ortaya çıkmaktadır. İnsanlar her alanda kendilerine işlerin nasıl olduğunu ve nasıl yapılması gerektiğini söyleyebilecek bir uzman olduğunu ve tek yapmaları gerekenin onu dinlemek ve fikirlerini yutmak olduğunu düşünürler.


Türkiye'de de durum benzer. Ülkeyi yönetenler sanki bunu bir lütuf gibi yapıyorlar, Sanki bir hizmet sunduklarında bunu bir ayrıcalıkmış gibi sunuyorlar. Asıl acısı da halk da maalesef böyle algılıyor. Ne kadar salakça ama durum bu. Çünkü sömürme/sömürülme ilişkisi var yöneticilerle halkın büyük bir kesimi arasında. Uzmana güven konusu bizim toplumumuzda ben gençken vardı ama son yıllarda (özellikle son 10 yıldır) bu tamamen değişmiş durumda. Aşı konusunda çok net ortaya çıktı bu durum. Artık bilim insanlarına güven eskisi kadar yaygın değil. Bu durumun oluşmasında internetin, sosyal medyanın çok etkisi var. İnsanlar o kadar çok bilgi zehirlenmesi yaşıyorlar ki odaklanma problemi yaşıyorlar. Bu kadar bilgi içinden de kendi zeka seviyelerine en uygun olana yöneliyorlar. Yani en gerizekalıca olana. Tamam günümüzde uzmanlara olan güven azaldı ama yerine ne konuldu? Cehaletin iktidarını yaşıyoruz, sanırım sadece ülkemizde değil tüm dünyada yaşanan bir sorun. İnsanlar kendilerini keşfetmeli, yeteneklerini bulmalı derken bu kast edilmiyordu herhalde. İçi boş bir kendine güven de en az dayatılanları sorgulamadan kabul etmek kadar zararlı.


Sömürücü, istifçi yaklaşımın batı toplumundaki seyrini anlatıyor Fromm, 18. 19. yy larda nasıl yaklaşımlar sergilediklerini görüyoruz. Özellikle Weber’in Protestan Ahlakı Kapitalizm arasında kurduğu bağlantı: bu bağlantı istifçilik yönelimine denk geliyor, çalışmanın en doğru şey olduğu algısı zamanla değişiyor. Maalesef bu süreçleri bizim toplumumuzda gözlemleyemiyoruz. İslamiyetin ve Osmanlı devlet yapısının sıradan insana neyi dayattığı batıdaki kadar detaylı şekilde incelenmiş değil. Bizler onların geçtiği yollardan geçmedik ama hangi yoldan geçtik? Sanırım sömürme yönelimi bizde daha yaygındı. Padişah ve onların atadığı silahlı güçlerin Osmanlı halkını sömürdüğü kesin. Bir de toplum içinde farklı inançlara sahip insanlar vardı. Toplumda zanaatkar olanlar, tüccar olanlar daha çok gayrimüslimlerdi. Müslüman olanlar ise devlete az vergi veriyor olmanın lüksü ve rahatı ile çok da kasmak zorunda hissetmemişler kendilerini. Sonuç olarak Cumhuriyete kadar zaten pazarlamacı yönelimi görmek mümkün değildi. Ortada sanayi, endüstri olmadığı için tornadan çıkmış gibi işçiye ihtiyaç duyulmamıştı. Özellikle 1960'lardan sonra Fromm’un pazarlamacı yönelimi ülkemizde görülmeye başlandı.


Bu uzun bölümü böylece bitirmiş olduk. Sonraki bölüm, 3. Bölümün 3. alt başlığı, Üretken Yönelim, olumsuz olanı bitirdik ve olumlu olanı görmenin zamanı geldi. Sonraki yazıda da ona başlayacağız.


Eğitim Sistemi ve Eşitlik, Adalet Problemi
Eğitim Sistemi ve Eşitlik, Adalet Problemi