Kendini Savunan İnsan, Hümanist Etik Sorunları, Günümüzün Ahlaki Sorunu, SON, 22.Yazı

4 Ağustosta başlamışım yazmaya, bugün itibari le 35 gün olmuş. Bir ay sürdü bu yolculuk. 22 yazı, 200 küsür sayfa.... Hadi bitirelim artık.


BÖLÜM V

Günümüzün Ahlaki Sorunu


Page 245: “Until philosophers are kings, or the kings and princes of this world have the spirit and power of philosophy, and political greatness and wisdom meet in one, and those commoner natures who pursue either to the exclusion of the other are compelled to stand aside, cities will never have rest from their evils, no, nor the human race, as I believe -and then only will this our State have a possibility of life and behold the light of day.”

-Plato, The Republic


Sayfa 257: “Filozoflar kral olana kadar ya da bu dünyanın kralları ve prensleri felsefenin ruhuna ve gücüne sahip olana kadar ve siyasi yücelik ve bilgelik bir araya gelene kadar ve birinin peşinden diğerini dışlayarak giden sıradan doğalar bir kenara çekilmek zorunda kalana kadar, inandığım gibi, ne şehirler ne de insan ırkı kötülüklerinden asla kurtulamayacak ve ancak o zaman bu Devletimiz yaşama ve gün ışığına kavuşma imkanına sahip olacaktır.”

-Platon, Cumhuriyet


Page 245-246: “Is there a special moral problem of today? Is not the moral problem one and the same for all times and for all men? Indeed it is, and yet every culture has specific moral problems which grow out of its particular structure, although these specific problems are only various facets of the moral problems of man. Any such particular facet can be understood only in relation to the basic and general problem of man. In this concluding chapter I want to emphasize one specific aspect of the general moral problem, partly because it is a crucial one from the psychological viewpoint and partly because we are tempted to evade it, being under the illusion of having solved this very problem: man's attitude toward force and power.


Man's attitude toward force is rooted in the very conditions of his existence. As physical beings we are subject to power-to the power of nature and to the power of man. Physical force can deprive us of our freedom and kill us. Whether we can resist or overcome it depends on the accidental factors of our own physical strength and the strength of our weapons. Our mind, on the other hand, is not directly subject to power. The truth which we have recognized, the ideas in which we have faith, do not become invalidated by force. Might and reason exist on different planes, and force never disproves truth."


Sayfa 259: “Bugünün özel bir ahlaki sorunu var mı? Ahlaki sorun tüm zamanlar ve tüm insanlar için bir ve aynı değil mi? Gerçekten de öyledir ve yine de her kültürün kendine özgü yapısından kaynaklanan özel ahlaki sorunları vardır, ancak bu özel sorunlar insanın ahlaki sorunlarının yalnızca çeşitli yönleridir. Bu özel yönler ancak insanın temel ve genel sorunuyla ilişkili olarak anlaşılabilir. Bu son bölümde, kısmen psikolojik açıdan çok önemli olduğu için, kısmen de bu sorunu çözdüğümüz yanılsamasına kapılarak bu sorundan kaçma eğiliminde olduğumuz için, genel ahlaki sorunun özel bir yönünü vurgulamak istiyorum: insanın güç (force) ve iktidara (power) karşı tutumu.


İnsanın güce (force) karşı tutumu, varoluş koşullarından kaynaklanır. Fiziksel varlıklar olarak güce (power) -doğanın gücüne ve insanın gücüne- tabiyiz. Fiziksel güç (force) bizi özgürlüğümüzden mahrum bırakabilir ve öldürebilir. Buna direnip direnemeyeceğimiz ya da üstesinden gelip gelemeyeceğimiz, kendi fiziksel gücümüzün (strenght) ve silahlarımızın gücünün (strenght) tesadüfi faktörlerine bağlıdır. Öte yandan zihnimiz doğrudan güce (power) tabi değildir. Tanıdığımız gerçekler, inandığımız fikirler güç (force) tarafından geçersiz kılınmaz. Güç (might) ve akıl farklı düzlemlerde var olur ve güç (force) asla gerçeği çürütmez."


Bir paragraf içinde güç anlamına gelen dört kelime kullanılmış: force, power, strength ve might. “Force” olan yerler okunurken baskı, şiddet, zorlama anlamlarını da akılda tutmalı. “Power” olan yerlerde iktidar, kuvvet, otorite anlamları.... “Strenght” olan yer kuvvet, dayanıklılık, sertlik anlamları ve son olarak “Might” için kuvvet, dayanıklılık, direnç, kabiliyet gibi anlamlar akılda tutulmalı.


Güç ile ilgili bu kadar farklı anlamdaki kelimeyi tesadüfen kullanmadığı kesin. Bir de güç anlamları ile değil de diğer anlamları ile tekrar çevirmek istiyorum.


“İnsanın baskıya karşı tutumu, varoluş koşullarından kaynaklanır. Fiziksel varlıklar olarak iktidara -doğanın gücüne ve insanın otoritesine- tabiyiz. Fiziksel şiddet bizi özgürlüğümüzden mahrum bırakabilir ve öldürebilir. Buna direnip direnemeyeceğimiz ya da üstesinden gelip gelemeyeceğimiz, kendi fiziksel kuvvetimizin ve silahlarımızın gücünün tesadüfi faktörlerine bağlıdır. Öte yandan zihnimiz doğrudan iktidara tabi değildir. Tanıdığımız gerçekler, inandığımız fikirler şiddet tarafından geçersiz kılınmaz. Kabiliyet ve akıl farklı düzlemlerde var olur ve şiddet asla gerçeği çürütmez.”


Eğer kelimeleri ilk anlamları ile kullanırsak cok sıradan oluyor bu sebeple yazarın ne kastettiğini görerek çevirmek gerekiyor ama benim çeviri tecrübem yok. Dolayısı ile çevirmen içgüdülerim gelişmemiş durumda. Ama bu tekrara düşmemek gerektiğini çevirmen olmasam da görebiliyorum. Kitabı çeviri olarak bu yazı serisi boyunca ilk yazı hariç hiç eleştirmemiştim. Bu bilinçli bir tercihti. Çeviri hatalarının kesinlikle kitabın önüne geçmesini istemedim. Ama bu vesile ile tekrar edeyim çok kötü bir çeviri.


Page 246: “Does this mean that man is free even if he is born in chains? Does it mean that the spirit of a slave can be as free as that of his master, as St. Paul and Luther have maintained? It would indeed simplify the problem of human existence tremendously if this were true. But this position ignores the fact that ideas and the truth do not exist outside and independently of man, and that man's mind is influenced by his body, his mental state by his physical and social existence. Man is capable of knowing the truth and he is capable of loving, but if he-not just his body, but he in his totality-is threatened by superior force, if he is made helpless and afraid, his mind is affected, its operations become distorted and paralyzed. The paralyzing effect of power does not rest only upon the fear it arouses, but equally on an implicit promise-the promise that those in possession of power can protect and take care of the "weak" who submit to it, that they can free man from the burden of uncertainty and of responsibility for himself by guaranteeing order and by assigning the individual a place in this order which makes him feel secure.”


Sayfa 259-260: “Bu, insanın zincirler içinde doğsa bile özgür olduğu anlamına mı gelir? Aziz Pavlus ve Luther'in savunduğu gibi, bir kölenin ruhunun efendisininki kadar özgür olabileceği anlamına mı gelir? Eğer bu doğru olsaydı, insan varoluşu sorununu gerçekten de muazzam ölçüde basitleştirirdi. Ancak bu görüş, fikirlerin ve gerçeğin insanın dışında ve ondan bağımsız olarak var olmadığı ve insanın zihninin bedeninden, zihinsel durumunun da fiziksel ve sosyal varlığından etkilendiği gerçeğini göz ardı etmektedir. İnsan hakikati bilme ve sevme yeteneğine sahiptir, ancak -sadece bedeni değil, bütünüyle- üstün bir güç tarafından tehdit edilirse, çaresiz ve korkmuş hale getirilirse, zihni etkilenir, faaliyetleri çarpıtılır ve felç olur. İktidarın felç edici etkisi yalnızca uyandırdığı korkuya değil, aynı zamanda örtük bir vaade de dayanır. İktidarı elinde bulunduranların, ona boyun eğen "zayıfları" koruyup gözetebilecekleri, düzeni garanti altına alarak ve bireye bu düzende kendini güvende hissettirecek bir yer tahsis ederek insanı belirsizlik yükünden ve kendi sorumluluğundan kurtarabilecekleri vaadi.”


İnsan bir şekilde ast üst ilişkisine sahip. Birileri liderken birileri takipçi. Bu bizim doğamızda var. Liderler çok az, çoğumuz güdülmeye uygun yapıya sahibiz. Neden hepimiz lider değiliz. Sanırım bu grup (sürü) halinde yaşayan canlılar olmamızdan. Yani bir liderin bir grup insanı çekip çevirmesi enerji koruma açısından daha verimli. Çünkü liderlik sürekli teyakkuz halinde olmayı gerektiriyor. Çekip çevirmek, karar vermek, doğru ve yanlışı ayırt ekmek ve ona göre davranmak yani kendi başının çaresine bakmak güç, kuvvet, dayanıklılık (artık adına ne dersek diyelim) gerektiriyor. Bir liderin komutasında olup, onun dediklerine uymak, ona tabi olmak çok daha kolay. Bu yüzden sahip olmayı istemeyip, köle olmayı içine sindirebiliyor insan. İğneyi kendimize çuvaldızı iktidarı elinde tutana batırmakta fayda var.


Page 246-247: “Man's submission to this combination of threat and promise is his real "fall." By submitting to power = domination he loses his power = potency. He loses his power to make use of all those capacities which make him truly human; his reason ceases to operate; he may be intelligent, he may be capable of manipulating things and himself, but he accepts as truth that which those who have power over him call the truth. He loses his power of love, for his emotions are tied to those upon whom he depends. He loses his moral sense, for his inability to question and criticize those in power stultifies his moral judgment with regard to anybody and anything. He is prey to prejudice and superstition for he is incapable of inquiring into the validity of the premises upon which rest such false beliefs. His own voice cannot call him back to himself since he is not able to listen to it, being so intent on listening to the voices of those who have power over him. Indeed, freedom is the necessary condition of happiness as well as of virtue; freedom, not in the sense of the ability to make arbitrary choices and not freedom from necessity, but freedom to realize that which one potentially is, to fulfill the true nature of man according to the laws of his existence."


Sayfa 260-261: İnsanın bu tehdit ve vaat kombinasyonuna boyun eğmesi onun gerçek "düşüşüdür". Güce = tahakküme boyun eğerek gücünü = kudretini kaybeder. Kendisini gerçekten insan yapan tüm kapasitelerini kullanma gücünü kaybeder; aklı çalışmayı durdurur; zeki olabilir, şeyleri ve kendisini manipüle edebilir, ancak üzerinde gücü olanların gerçek dediği şeyi gerçek olarak kabul eder. Sevgi gücünü kaybeder, çünkü duyguları bağlı olduğu kişilere bağlıdır. Ahlaki duygusunu kaybeder, çünkü iktidardakileri sorgulayamaması ve eleştirememesi, herhangi biri ve herhangi bir şeyle ilgili ahlaki yargısını engeller. Önyargı ve batıl inançların kurbanı olur çünkü bu tür yanlış inançların dayandığı öncüllerin geçerliliğini sorgulamaktan acizdir. Kendi sesi onu kendine geri çağıramaz, çünkü kendi üzerinde gücü olanların sesini dinlemeye o kadar niyetlidir ki bu sesi dinleyemez. Gerçekten de özgürlük, erdemin olduğu kadar mutluluğun da gerekli koşuludur; özgürlük, keyfi seçimler yapabilme ve zorunluluktan kurtulma anlamında değil, insanın potansiyel olarak olduğu şeyi gerçekleştirme, varoluşunun yasalarına göre insanın gerçek doğasını yerine getirme özgürlüğüdür.”


Bu paragraf üstüne bir şey demiyorum. Tük kitabın ana fikri, özeti gibi bir paragraf.


Page 248-249: “Our moral problem is man's indi:Herence to himself. It lies in the fact that we have lost the sense of the significance and uniqueness of the individual, that we have made ourselves into instruments for purposes outside ourselves, that we experience and treat ourselves as commodities, and that our own powers have become alienated from ourselves. We have become things and our neighbors have become things. The result is that we feel powerless and despise ourselves for our impotence. Since we do not trust our own power, we have no faith in man, no faith in ourselves or in what our own powers can create. We have no conscience in the humanistic sense, since we do not dare to trust our judgment. We are a herd believing that the road we follow must lead to a goal since we see everybody else on the same road. We are in the dark and keep up our courage because we hear everybody else whistle as we do.


Dostoyevsky once said, "If God is dead, everything is allowed." This is, indeed, what most people believe; they differ only in that some draw the conclusion that God and the church must remain alive in order to uphold the moral order, while others accept the idea that everything is allowed, that there is no valid moral principle, that expediency is the only regulative principle in life.


In contrast, humanistic ethics takes the position that if man is alive he knows what is allowed; and to be alive means to be productive, to use one's powers not for any purpose transcending man, but for oneself, to make sense of one's existence, to be human. As long as anyone believes that his ideal and purpose is outside him, that it is above the clouds, in the past or in the future, he will go outside himself and seek fulfillment where it can not be found. He will look for solutions and answers at every point except the one where they can be found-in himself."


Sayfa 261-262:Ahlaki sorunumuz insanın kendine olan bağlılığıdır. Bu sorun, bireyin önemi ve eşsizliği duygusunu yitirmiş olmamız, kendimizi kendi dışımızdaki amaçlar için araç haline getirmiş olmamız, kendimizi meta olarak deneyimlememiz ve ele almamız ve kendi güçlerimizin kendimize yabancılaşmış olmasında yatmaktadır. Bizler birer eşya haline geldik ve komşularımız da birer eşya oldu. Sonuç olarak kendimizi güçsüz hissediyor ve güçsüzlüğümüzden dolayı kendimizi hor görüyoruz. Kendi gücümüze güvenmediğimiz için insana, kendimize ya da kendi gücümüzün yaratabileceklerine de inancımız kalmadı. Kendi yargılarımıza güvenmeye cesaret edemediğimiz için insani anlamda vicdanımız da yok. İzlediğimiz yolun bir hedefe götürmesi gerektiğine inanan bir sürüyüz, çünkü herkesi aynı yolda görüyoruz. Karanlıktayız ve cesaretimizi koruyoruz çünkü herkesin bizim gibi ıslık çaldığını duyuyoruz.


Dostoyevski bir keresinde şöyle demişti: "Tanrı öldüyse, her şeye izin vardır." Gerçekten de çoğu insan buna inanır; aralarındaki tek fark, bazılarının ahlaki düzeni korumak için Tanrı'nın ve kilisenin hayatta kalması gerektiği sonucuna varması, diğerlerinin ise her şeye izin verildiği, geçerli bir ahlaki ilkenin olmadığı, çıkarların yaşamdaki tek düzenleyici ilke olduğu fikrini kabul etmesidir.


Buna karşılık hümanist etik, insan yaşıyorsa neye izin verildiğini bilir; ve hayatta olmak üretken olmak, güçlerini insanı aşan herhangi bir amaç için değil, kendisi için kullanmak, varoluşunu anlamlandırmak, insan olmak demektir. Bir kimse idealinin ve amacının kendi dışında, bulutların üzerinde, geçmişte ya da gelecekte olduğuna inandığı sürece, kendi dışına çıkacak ve tatminini bulamayacağı yerlerde arayacaktır. Çözümleri ve yanıtları, bulunabilecekleri yer dışında her noktada arayacaktır - kendi içinde.”


Bir başka can alıcı kısım daha.


Page 249-250: “The "realists" assure us that the problem of ethics is a relic of the past. They tell us that psychological or sociological analysis shows that all values are only relative to a given culture. They propose that our personal and social future is guaranteed by our material effectiveness alone. But these "realists" are ignorant of some hard facts. They do not see that the emptiness and planlessness of individual life, that the lack of productiveness and the consequent lack of faith in oneself and in mankind, if prolonged, results in emotional and mental disturbances which would incapacitate man even for the achievement of his material aims.


Prophecies of doom are heard today with increasing frequency. While they have the important function of drawing attention to the dangerous possibilities in our present situation they fail to take into account the promise which is implied in man's achievement in the natural sciences, in psychology, in medicine and in art. Indeed, these achievements portray the presence of strong productive forces which are not compatible with the picture of a decaying culture. Our period is a period of transition. The Middle Ages did not end in the fifteenth century, and the modern era did not begin immediately afterward. End and beginning imply a process which has lasted over four hundred years –a very short time indeed if we measure it in historical terms and not in terms of our life span. Our period is an end and a beginning, pregnant with possibilities.


If I repeat now the question raised in the beginning of this book, whether we have reason to be proud and to be hopeful, the answer is again in the affirmative, but with the one qualification which follows from what we have discussed throughout: neither the good nor the evil outcome is automatic or preordained. The decision rests with man. It rests upon his ability to take himself, his life and happiness seriously; on his willingness to face his and his society's moral problem. It rests upon his courage to be himself and to be for himself.”


Sayfa 262-263: “"Gerçekçiler (realists)" etik sorununun geçmişin bir kalıntısı olduğu konusunda bizi temin ederler. Psikolojik ya da sosyolojik analizlerin tüm değerlerin yalnızca belirli bir kültüre göre göreceli olduğunu gösterdiğini söylerler. Kişisel ve toplumsal geleceğimizin yalnızca maddi etkinliğimiz tarafından garanti altına alındığını öne sürüyorlar. Ancak bu "gerçekçiler" bazı katı gerçeklerden habersizdir. Bireysel yaşamın boşluğunun ve plansızlığının, üretkenlik eksikliğinin ve bunun sonucunda kendine ve insanlığa olan inanç eksikliğinin, uzun sürmesi halinde, insanı maddi hedeflerine ulaşmada bile aciz bırakacak duygusal ve zihinsel rahatsızlıklara yol açtığını görmüyorlar.


Kıyamet kehanetleri günümüzde giderek daha sık duyulmaktadır. Mevcut durumumuzdaki tehlikeli olasılıklara dikkat çekmek gibi önemli bir işleve sahip olsalar da, insanın doğa bilimlerinde, psikolojide, tıpta ve sanatta elde ettiği başarıların ima ettiği vaatleri dikkate almamaktadırlar. Gerçekten de bu başarılar, çürüyen bir kültür tablosuyla uyumlu olmayan güçlü üretici güçlerin varlığını göstermektedir. İçinde bulunduğumuz dönem bir geçiş dönemidir. Orta Çağ on beşinci yüzyılda sona ermedi ve modern çağ da hemen ardından başlamadı. Son ve başlangıç, dört yüz yıldan fazla süren bir süreci ifade eder - eğer bunu bizim yaşam süremizle değil de tarihsel terimlerle ölçersek gerçekten de çok kısa bir süre. Bizim dönemimiz, olasılıklara gebe bir son ve bir başlangıçtır.


Bu kitabın başında sorulan soruyu, yani gurur duymak ve umutlu olmak için bir nedenimiz olup olmadığı sorusunu şimdi tekrarlayacak olursam, cevabım yine olumlu olacaktır, ancak baştan beri tartıştıklarımızdan çıkan bir nitelemeyle: ne iyi ne de kötü sonuç otomatik ya da önceden belirlenmiş değildir. Karar insana aittir. Kendisini, hayatını ve mutluluğunu ciddiye alma yeteneğine; kendisinin ve toplumunun ahlaki sorunuyla yüzleşme isteğine bağlıdır. Kendisi olma ve kendisi için olma cesaretine dayanır (Kendi olmak ve kendisi için olmak cesaretine bağlıdır).


Kitabın son cümlesi kitabın adı da oldu.


Kendisi ve toplumun ahlaki sorunuyla yüzleşmek. Bu iş yüzleşmeden olmayacak. Kaçarak, görmezden gelerek, böyle gelmiş böyle gider diyerek olmayacak. Hiçbir şey yapmadan bir şeylerin değişmesini beklemek aptallık değil mi? Kendin olmak zorundasın önce bunu görmek gerekiyor. Bizim biz olmamız engellenmiş olabilir, kabul ama çözüm dışarıda değil bizde.


Ben çok faydalandım. Birçok hissettiğim, sezdiğim ama dile getiremediğim şeyleri derli toplu görmemi sağladı. Satır aralarında çok çözümler dile getirse de daha çok durumu tespit etmemizi sağlayan şeyler söyledi. Ama tüm matematikçiler şunu iyi bilir ki anlayamadığımız bir problemi çözemeyiz. Bu ilk adım. Problem bu hadi şimdi çöz. Ama yine matematikçiler bilir ki bir sorunu çözmek için o sorunu dair bilgilere sahip olmam gerekir. Bu kitap her yerine serpiştirilmiş halde bilgi ile dolu. Problemi anladım ve gereken bilgilere de sahibim ama hala problemi çözemeyebilirim. Çünkü matematikte sezgi de vardır. Matematiği iyi olanlar soruya bakınca içgüdüsel olarak çözüm yolunu görürler. Bir diğer kişi için karmaşık olan o problem o kişi için o kadar da karmaşık değildir.


Yaşama sanatının problemlerini mükemmel bir şekilde görmemizi sağlıyor bu kitap. Yaşama sanatında başarılı olmak için çok fazla da bilgi veriyor. Bize düşen bunu hazmedip yaşarken karşımıza çıkan soruları/sorunları aynı bir matematikçinin problemleri çözdüğü gibi çözmek.


Şunu da biliyorum ki eğer henüz hazır değilsek karşımıza çıkan şeylere gereken değeri veremiyoruz. Hazır olmak için de kendimizi beslemeliyiz. Meraklı olmalıyız. Öğrenmeliyiz. Var olanla yetinmemeliyiz. Eğer kendimize hiç yatırım yapmadan bir şeylerin değişmesini beklersek bu çok saçma olurdu.

İki seçenekten hangisi doğru? Size hangisi daha makul geliyor? Sizce hayata yayan olarak mı devam ediyoruz yada bir atın üstünde mi gidiyoruz. Hangi metafor daha doğru geliyor? Yayan olarak yaşıyoruz diyenlere katılmıyorum. Bizi sürükleyen, bize hakim olmaya çalışan, bizi manipüle eden bir şey var ve onu at metaforu anlatmak mümkün.


Ben bir atın üstünde olduğumuzu düşünüyorum ama bu at çok güçlü, söz dinlemeyen bir at. Öyle zamanlar oluyor ki bazen rodeocuların durumuna düşüyoruz. İçimizdeki insanların çok büyük bir kısmı bu atın kontrolünde. Yani at nereye giderse onlar da oraya gidiyor. Atı kontrol etmek, onu istediği yere götürmek çok maharet istiyor. At nedir? At içine doğduğumuz aile, kültür, din, sosyal çevre, devlet ve bizi etkisi altına almaya çalışan, bizi gütmeye çalışan, bizi yönetmeye çalışan güçler. Yani at içine doğduğumuz toplum. Bu çok güçlü. Kendisini size dayatıyor. Sizi etkisi altına alıyor. O ne derse onu yapmak zorunda kalıyorsunuz. O atı yönetmek kolay değil. Çok zeki, yetenekli, akıllı olmamız gerekiyor. Bir defa o atı iyi tanımamız gerekiyor. Akıl sağlığımızı kaybetmeden baş etmemiz gerekiyor.


Bir de bu zorluk içinde başka at sürücüleri ile muhatap oluyoruz. Çevremiz at sürücüleri ile dolu. Çoğu rodeo atında gibiler. Pek azı atlarını kontrol edebilmiş durumdalar. Bu at sürücülerinden bazıları ile bazen bir araya geliyoruz. Sizin at sürüşünüze benzeyen özellikte olanlar ile daha uyumlu oluyorsunuz. İşte buna frekansın tutması diyorlar.


Bütün bu kitap boyunca bir at üstünde olduğumuzu, bu atın ne olduğunu, özelliklerini tanımamız gerektiğini gördük. Yaşama sanatı dediğimiz şey bu atı kendi istediğimiz yere sürmek. Atın zorlamalarına göğüs gerecek güçleri, yetenekleri elde etmek. Attan inmek demek aslında ölüm demek. Atsız yaşamak demek bir adada tek başınıza kalmak demek. Yani bu işin yayan olanı gerçekci değil zevkli de değil. At sayesinde anlamlı bir hayatımız oluyor. Tek mesele o atı doğru sürmek.


Atın istediği yere mi gideceğiz, atı kendimiz mi süreceğiz?
Atın istediği yere mi gideceğiz, atı kendimiz mi süreceğiz?