Kendini Savunan İnsan 2. Bölüm Yaşama Sanatının Uygulamalı Bilimi (1. Yazı)

Güncelleme tarihi: 13 Eyl

Humanistic Ethics: The Applied Science of the Art of Living. Hümanist Etik: Yaşama Sanatının Uygulamalı Bilimi.


Bu bölümün içine dalmadan, başlıkla ilgili bir iki şey yazmak istiyorum. Hümanistik kavramı neyi ihtiva ediyor? Kelime olarak hümanizmle ilgili anlamına geliyor ama hümanizm nedir peki? Türkçeye İnsancıllık olarak çevriliyor ama bence çevrilmemeli çünkü bu tarihi kökeni olan bir kavram. (aynen kübizm, realizm, romantizm gibi çevrilmeden kalması gereken bir kavram) Hümanizmi bu tarihi perspektif ile algılamak gerekiyor.


Amerikan Humanist Birliği sitesinde bir çok hümanizm tanımı var bir tanesini aşağıya alıyorum.

Hümanizm: insanların kendi yaşamlarına anlam ve şekil verme hak ve sorumluluğuna sahip olduğunu onaylayan demokratik ve etik bir yaşam duruşudur. İnsani ve diğer doğal değerlere dayalı bir etik yoluyla, akıl ve insani yetenekler aracılığıyla özgür sorgulama ruhu içinde daha insancıl bir toplum inşa edilmesini savunur. Teistik değildir ve doğaüstü gerçeklik görüşlerini kabul etmez.

Hümanizmin ne olduğunu Vikipedia'dan bir alıntı ile bitirelim.

20. yüzyıldan itibaren hümanist hareketler tipik olarak dini olmayan ve laiklik ile uyumlu olmuştur. Çoğu zaman, hümanizm, insan failliğine odaklanan teist olmayan bir görüşe ve dünyayı anlamak için doğaüstü bir kaynaktan gelen vahiy yerine bilime ve akla güvenmeye atıfta bulunur. Hümanistler, insan haklarını, ifade özgürlüğünü, ilerici politikaları ve demokrasiyi savunma eğilimindedir. Hümanist bir dünya görüşüne sahip olanlar, dinin ahlakın bir ön koşulu olmadığını savunurlar ve eğitim ve devlet ile aşırı dinsel ilişkiye itiraz ederler. İnsan, hümanistlere göre kendi değerlerini şekillendirebilir, iyi ve anlamlı hayatlar yaşayabilir.

Biraz da tarihinden bahsedelim. MÖ 500'lü yıllarda Yunan Filozoflara kadar giden bir geçmişi var. Tales'le başlayan, Sokrates'le devam eden Arap bilim insanları aracılığı ile Avrupa'ya aktarılan bir düşünce biçimi. Rönesans döneminde bugünkü anlamda aydınlanma çağının eşliğinde hümanizm insanlığa yeni bir açılım sunuyor. Bugünkü batı medeniyetinin üstünde durduğu subasman bu düşüncedir. Erich Fromm'un ısrarla üstünde durduğu hümanizm işte böyle bir tarihi alt yapıya sahip.


Başlıkla ilgili diğer kısım yaşamayı sanat olarak görmekle ilgili. “The Art of Living” ne kadar şiirsel geliyor kulağa. "Yaşama Sanatı"nın bir bilim olarak değerlendirilmesi, gözden geçirilmesi, konya başka bir gözle bakışı gerektiriyor. Sanat ve bilimin iş birliği. “Yaşama işini” bir sanatçı gibi algılamak ne anlama geliyor? Sanatçı kimdir, sanat nedir? Sanatçıyı diğer insanlardan ayıran şeyler neler? Bence sırf bu başlık üzerine bile saatlerce konuşulabilir. Ben bu yazıyı okuyanların yerinde olsam gözümü kapatır ve bu başlığın ne anlattığını düşünürdüm. Ben biraz sonra yazdıklarımla sizi etkilemeden önce siz neler düşünüyorsunuz bu konuda bence faydalı bir ön hazırlık olur.


Hayatıma sanatı katmış bir insanım. Bunu öncelikle, yazarak yapıyorum. Uzun yıllar edebiyatçı olmayı hayal ederek yaşadım. Onlarca öykü yazdım ve bir o kadar da roman başlangıcına sahip bir kişiyim. Sanatla, yaratıcılıkla ilgili kafa yormuş bir kişiyim. Daha sonra hayatıma resim sanatını kattım. Kendimi ressam olarak adlandırmaya cüret edemem ama resim yapmaktan da çok keyif alıyorum. Bir de üniversite yıllarında korist olarak bir dönem şarkı söylemişliğim var. Çok amatörce de olsa gitar çalıyorum. Yani sanat profesyoneli değilim ama bir iki laf edebilecek birikime sahibim. Bu uzun girişi üfürmediğimi ispatlamak için yaptım sanırım.


Sanat, kendini ifade etmekle, derdi olmakla ilgili bir konu. Tabii işin içinde yetenek de var ama sadece yetenek işe yaramıyor eğer gerekli egzersizleri yapmazsanız ne kadar yetenekli olursanız olun bir noktadan ileriye gidemezsiniz. Her gün düzenli olarak antreman yapmalısınız. İster resim, ister müzik, ister yazı farketmez eğer düzenli olarak egzersiz yapmazsanız uğraştığınız sanat alanında uzman olamazsınız. Tabii illa ki uzman olmak zorunda değilsiniz amatörce de sanatınızı icra edebilirsiniz ama ürettiğiniz şeylerin kalitesi de o derece düşük olacak. Aynen hayatı bir virtüöz gibi yaşayabilenler olduğu gibi hayatı rezil edenler de var.


Yeteneği olmadan da insan azimli şekilde çalışırsa bir sanat alanında ustalaşabilir. Yetenekli iseniz şanslısınız ama sadece yetenek de yetmiyor. Ustalaşmak için gerekli olan etüdleri yapmanız, yetenekli olduğunuz için, daha kısa sürüyor bu yüzden yeteneksiz olanlara göre daha az sıkılarak yol alabiliyorsunuz. Bu da size zaman kazandırıyor. Yani hedefinize daha kısa sürede ulaşabiliyorsunuz. Asıl zor olan yeteneksiz yada az yetenekli olduğunuz durum. İşiniz daha ağır ilerliyor. Daha uzun saatler, daha uzun günler çaba harcamanız gerekiyor. Yani sanatın yetenekle ilgisi var ama şart değil.


Bir insan neden kendini sanat aracılığı ile ifade eder? Bir insanın kendini ortaya koyması için hangi yollar var? Sanatsız bir şekilde kendini ifade ettiğinde ne olur? Birilerine bir şeyler göstermek istersin, birilerine bir şeyler anlatmak istersin bunun için de çeşitli yollar var. Yazarak, çizerek, müzik yaparak, oynayarak vs… Kendi meşrebince bir yol tutar gidersin. Yada hayatına hiç sanatı bulaştırmaz yoluna devam edersin. (Bir çok insanın yaptığı gibi) Kısacası bir derdin vardır ve muhataplarına bu derdini anlatırsın. İnsanlar seni anlasın, bilsin, görsün istersin. Bir başkasının görmediği şeyi onlara göstermek istersin. Yada bütün bunlara gerek yok sadece sanat aracılığı ile iyi ve dolu dolu bir an geçirmek istersin.


Kişisel olarak zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım anlar yaşıyorum. Zaten bu kitabı okuduktan sonra keşfettiğim şey de bu oldu. İnsanın kendisini keşfetmesinden kasıt bu, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığın şeyleri yaptığın an senin yeteneklerini sergilediğin andır. Ve o yaptığın "şey" potansiyelini yansıttığın şeydir. Yeteneklerine uygun şey


Yaşamı sanat olarak algılamaya gelince… Yeteneklilerdensen daha az emekle bir noktaya ulaşabilirsin ama yetenekleri köreltilmiş olanlardansan işte o zaman işin zor. Zaten çoğumuzun mizacı (yeteneği de diyebiliriz) çok da sanat üretecek türden değil. Yaşama sanatında ustalaşmak için etüdler, egzersizler, antremanlar yapman gerek. Yani hiç emek harcamadan hiçbir sanatta ustalaşamayacağın gibi yaşama sanatında da durum aynı. Bu kitap zaten tamamen bunun üzerine. Peki bunun uygulamalı bilim hali nasıl oluyor? Neydi bölümün adı? “Yaşama Sanatının Uygulamalı Bilimi.” Yaşama sanatı ile ilgili kafa yorduk, bir şeyler hissediyoruz artık. Bilim nedir? Biraz da ona bakıp bu bölümü bitirelim.


Bilim demek, gerçeğe ulaşmak için çeşitli akıl yürütmeler, yöntemler kullanmak demektir. Yani bulmak, bilmek istediğim bazı gerçekler var ve bizler de o bilgilere vakıf olmak için çaba harcıyoruz. Bunu yapabilmek için de sistematik bir şekilde uğraşıyoruz. Yani kafamıza göre ben şunu yaptım şunu buldum diyemiyoruz. Belli yol ve yöntemleri sistematik şekilde kullanıyoruz ve tutarlı, başı sonu belli bilgiler üretiyoruz. Gözlemler, deneyler yapıyoruz, Şimdi bilimin nasıl yapıldığını uzun uzun anlatmayayım ama kısaca durum bu. Yani, bir bilgiye ulaşmak istiyoruz ama bunu kafamıza göre değil de belli kurallar doğrultusunda yapıyoruz.


Erich Fromm Yaşama Sanatını nasıl becereceğimiz konusunda oldukça derinlemesine bir araştırmaya girişiyor. Yani sistematik bir şekilde irdeliyor konuyu. Benim gibi öznel yargılarıyla değil de daha tutarlı, başı sonu belli bir sistem içinde yapıyor bu işi.


Sonuç olarak aslında benim yazdıklarımın hiçbir önemi yok. Asıl memba bu kitap. Belki de benim yazdıklarımı okumaya da gerek yok. Buraya alıntılar yaparak yaptığım yorumlar bir çeşit kendini ifade biçimi. Benim kisi bir çeşit yaşama sanatının icrası. Bir kişiye bile ilham versem yeter. Neticede ben sanatımı icra ediyorum. Bu aşamadan sonra yapabileceğim bir şey yok. Kimlere ulaşabileceğim, kimler bu yazdıklarımdan etkilenecek bilemem.


Çok uzattım. Gelelim kitaba.


Kullandığım İngilizce kaynağı değiştirdim. Bir kaç kelime hatası görünce detaylı şekilde baktım çok fazla yazım hataları olduğunu gördüm. Bu andan itibaren “The International Library of Psychology” Routledge is an imprint of the Taylor & Francis Group, Transferred to Digital Printing 2006 Bu kaynağı kullanacağım ve ingilizce alıntılardaki sayfa numaralarını bu kitaba göre vereceğim.


Kitabın 2. Bölümünde 5 Alt Başlık var. İlki:

Humanistic vs. Authoritarian Ethics, Hümanist Etik Otoriter Etiğe Karşı.


Sayfa 8-9: “In authoritarian ethics an authority states what is good for man and lays down the laws and norms of conduct; in humanistic ethics man himself is both the norm giver and the subject of the norms, their formal source or regulative agency and their subject matter.”


Sayfa 39:Otoriter etikte bir otorite, insan için neyin iyi olduğunu belirtir ve davranış yasalarını ve normlarını ortaya koyar; hümanist etikte insanın kendisi hem norm veren hem de normların öznesi, onların resmi kaynağı veya düzenleyici faili ve konusudur.”


Sayfa 9: “Rational authority has its source in competence. The person whose authority is respected functions competently in the task with which he is entrusted by those who conferred it upon him. He need not intimidate them nor arouse their admiration by magic qualities; as long as and to the extent to which he is competently helping, instead of exploiting, his authority is based on rational grounds and does not call for irrational awe. Rational authority not only permits but requires constant scrutiny and criticism of those subjected to it; it is always temporary, its acceptance depending on its performance. The source of irrational authority, on the other hand, is always power over people.”


Sayfa 39:Rasyonel otoritenin kaynağı yeterliliktedir. Yetkisine saygı duyulan kişi, kendisine emanet edilenler tarafından kendisine verilen görevi yetkin bir şekilde yerine getirir. Büyü nitelikleriyle onları korkutmaya ya da hayranlıklarını uyandırmaya ihtiyacı yoktur; yetkin bir şekilde yardım ettiği sürece ve ölçüde, sömürmek yerine otoritesi rasyonel temellere dayanır ve irrasyonel korku gerektirmez. Rasyonel otorite, kendisine tabi olanların sürekli olarak incelenmesine ve eleştirilmesine izin vermekle kalmaz, aynı zamanda bunu gerektirir; her zaman geçicidir, kabulü performansına bağlıdır. İrrasyonel otoritenin kaynağı ise her zaman insanlar üzerindeki güçtür.


Otorite tamamen kötü değil önce bunu bir tespit etmek gerekiyor. Çocuk yetiştirirken otoriterliği elden bırakmamak gerekiyor. (Yada devlet yönetirken de) Önemli olan otorite olmayı hak etmek. Bunun için yetkin, yeterli olmak gerekiyor. Eleştiriye açık olmak ve hata yapma ihtimalini her an göz önünde tutmak gerekiyor. Bir baba olarak oğlumun üstünde otorite kurmakta hiç zorlanmam (diğer bir çok anne baba gibi) fakat bu gücümü sanki onun üstünde sınırsız hakka sahipmişim gibi kullanırsam ona zarar veririm. Erich Fromm'un tüm bu konulara girerken bu konuyu seçmiş olması tesadüf değil. Bizler yetiştirlirken ne tür otorite figürlerine maruz kaldık. Bizler çocuk yetiştirirken hangi otorite biçimini seçmeliyiz. Çocuğumuzu korkutarak mı büyütmeliyiz yada demokratik bir tavırla mı?


Çocuk dediğimiz canlı o kadar saf ki o canlıyı rezil etmek de vezir etmek de bizim elimizde. Kendimizi tatmin etme aracı olarak görürsek onu mahvedeceğimiz kesin. Bir çoğumuz bu yüzden kendini tanıma, yeteneklerini keşfetme imkanlarından yoksun olarak dünyaya atıldık. Önce sindirdiler, kendi ayakları üstünde durmakta zorlanan insanlar haline getirdiler sonra da haydi yaşa diye attılar çalışma hayatının, evlilik hayatının kucağına.


Sayfa 9-10: “Power on the one side, fear on the other, are always the buttresses on which irrational authority is built. Criticism of the authority is not only not required but forbidden. Rational authority is based upon the equality of both authority and subject, which differ only with respect to the degree of knowledge or skill in a particular field. irrational authority is by its very nature based upon inequality, implying difference in value. In the use of the term "authoritarian ethics" reference is made to irrational authority, following the current use of "authoritarian" synonymous with totalitarian and antidemocratic systems. The reader will soon recognize that humanistic ethics is not incompatible with rational authority."


Sayfa 40:Bir yanda güç, diğer yanda korku, her zaman irrasyonel otoritenin üzerine inşa edildiği payandalardır. Otoritenin eleştirilmemesi ihtiyaç olmadığından değil, yasak olduğundandır. Rasyonel otorite, yalnızca belirli bir alandaki bilgi veya beceri derecesine göre farklılık gösteren hem otorite hem de öznenin eşitliğine dayanır. irrasyonel otorite, doğası gereği, değer farklılığını ima eden eşitsizliğe dayanır. "Otoriter etik" teriminin kullanımında, totaliter ve antidemokratik sistemlerle eşanlamlı olan "otoriter" kelimesinin günümüzdeki kullanımının ardından irrasyonel otoriteye atıfta bulunulmaktadır. Okuyucu, hümanist etiğin rasyonel otorite ile bağdaşmaz olmadığını yakında anlayacaktır.”


İrrasyonel otorite neden eşitsizliğe dayanıyor, neden değer farklılıklarını makul görüyor? Çünkü insanlık tarihi incelendiğinde insanları yönetmek için otoriteye gerek duyulduğu görülüyor. Bu otorite insanlar arasındaki hiyerarşinin hem sebebi hem sonucu. Yani bir yöneten varsa yönetilen de var. Bu ast üst ilişkisinin eşitlikçi olmadığını söylemeye gerek yok. Zaten modern insanın tüm derdi bu eşitsizliği ortadan kaldırmak. Beni yönetecek olan kişi hangi vasfından dolayı yönetecek. Gücünü tanrıdan aldığı için mi? Binlerce yıl bu şekilde yönetilmedi mi insanlar. Bütün imparatorluklar ve o devletlerin yöneticileri halkı nasıl ikna ettiler? Ben sizi yönetiyorum çünkü bu gücü ve yetkiyi bana tanrı veriyor, ben onun halifesiyim dediler. Sıradan halk da ister gönüllü, ister gönülsüz bu düzene uymak zorunda kaldı. Gücü elinde tutan ne derse onu yaşadık binlerce yıl. Diğer türlü çoğunluk olan sıradan insanı nasıl zaptedebilirisin? Bugün de durum aynı değil mi? Bizim gibi doğu toplumlarında neden demokrasi gelişemiyor? Neden hala otorite figürlerini kutsallaştırma eğilimdeyiz?


Korku ve güç üzerine kurulmuş ilişkiler ister devlet düzeyinde olsun ister aile ölçeğinde olsun sağlıksız. Maalesef o kadar iliklerimize kadar işlemiş sağlıksız ilişkiler içindeyiz ki. Anne baba olmayı da yanlış yorumluyoruz, devlet yönetmeyi de. Uyduruk bir memurun bile havasından geçilmiyor. Neden? Çünkü elinde güç var, çünkü sıradan insan korkuyor bu otorite figüründen. Sedat Peker ne demişti bir videosunda "Yahu yeter çocuktuk babamızdan korktuk, okula gittik öğretmenden korktuk, askere gitttik komutandan korktuk, trafikte polisten korktuk, devlet dairesinde memurdan korktuk... yeter düşün yakamızdan artık"



Bu durumu görmeli ve korkutarak, güç gösteri yaparak çocuklarımız yetiştirmemeliyiz. Sonra tüm toplum olarak çekiyoruz acısını.


SAyfa 10: “Authoritarian ethics can be distinguished from humanistic ethics by two criteria, one formal, the other material. Formally, authoritarian ethics denies man's capacity to know what is good or bad; the norm giver is always an authority transcending the individual. Such a system is based not on reason and knowledge but on awe of the authority and on the subject's feeling of weakness and dependence; the surrender of decision making to the authority results from the latter's magic power; its decisions can not and must not be questioned.”


Sayfa 40: Otoriter etik, hümanist etikten biri resmi, diğeri maddi olmak üzere iki kriterle ayırt edilebilir. Resmi olarak, otoriter etik, insanın neyin iyi neyin kötü olduğunu bilme kapasitesini reddeder; norm verici her zaman bireyi aşan bir otoritedir. Böyle bir sistem akla ve bilgiye değil, otoriteye duyulan korkuya ve öznenin zayıflık ve bağımlılık duygusuna dayanır; karar vermenin otoriteye teslim edilmesi, otoritenin sihirli gücünden kaynaklanır; kararları sorgulanamaz ve sorgulanmamalıdır.”


Otoriter kişiler yada kurumlar insanı baskılıyor. İnsanın varlığını yok sayıyor. İnsanın zaaflarını kullanıyor. Peki bizim hayatımızdaki otoriter figürler kimler? En başta ailemiz. Yani en başta bizi biz yapan kişiler. Onların hangi etikle bize davrandıkları bizim de nasıl kişiler olacağımızı belirliyor. İyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı ayırt etme kabiliyeti körelen kişi yaşama sanatını icra edemiyor. Kendi hayatını yaşamak yerine ona dayatılan hayatı yaşamak zorunda kalıyor. Seni sevdiğini iddia eden insanların aslında seni bir köle çevirmesi ne kadar büyük bir tezat. Beni ben olduğum için değil kafasındaki insan olmam için seviyor. Sorsan çok iyi niyetli bir çaba ama aslında ne kadar büyük bir zarar verdiğinin farkında değil. Bu yaptığın yanlış dediğinde ne oluyor? O kadar yerleşmiş bir yanlış ki mümkün değil yanlış yaptığına ikna edemiyorsun. En son savunma da şu oluyor. Ben elimden gelenin en iyisini yapıyorum, sanki benim anne babam bana nasıl davrandı ki, sen yine iyisin ben sana (şunu, şunu ) .... yaşatmıyorum hiç olmazsa. Bir anda kendine üzüleceğine anne babana acır halde buluyorsun kendini. En sonunda tamam ağzıma sıçtınız ama sizin anne babanız sizin daha çok ağzınıza sıçmışlar. İyi o zaman devam edelim böyle diyorsun.


Hata nerede bu işte? Farkında olmamakta; böyle gelmiş böyle gider demekte; herkes böyle yapıyor demek ki yanlış değil demekte.; yaşadığın hayatı sorgulamamakta, acaba başka türlü olabilir mi dememekte. Yani insan olmanın gereği olarak beynini kullanmaman, ezbere yaşaman yüzünden güya en sevdiği canlı olan çocuğuna yaptığın kötülüğü farketmiyorsun bile.


SAyfa 10-11: “Both the formal and the material aspects of authoritarian ethics are apparent in the genesis of ethical judgment in the child and of unreflective value judgment in the average adult. The foundations of our ability to differentiate between good and evil are laid in childhood; first with regard to physiological functions and then with regard to more complex matters of behavior. The child acquires a sense of distinguishing between good and bad before he learns the difference by reasoning. His value judgments are formed as a result of the friendly or unfriendly reactions of the significant people in his life. In view of his complete dependence on the care and love of the adult, it is not surprising that an approving or disapproving expression on the mother's face is sufficient to "teach" the child the difference between good and bad. In school and in society similar factors operate. "Good" is that for which one is praised; "bad," that for which one is frowned upon or punished by social authorities or by the majority of one's fellow men. Indeed, the fear of disapproval and the need for approval seem to be the most powerful and almost exclusive motivation for ethical judgment. This intense emotional pressure prevents the child, and later the adult, from asking critically whether "good" in a judgment means good for him or for the authority.


Sayfa 40-41: “Otoriter etiğin hem biçimsel hem de maddi yönleri, çocukta etik yargının ve ortalama bir yetişkinde yansıtıcı olmayan değer yargısının doğuşunda belirgindir. İyiyi ve kötüyü ayırt etme yeteneğimizin temelleri çocuklukta atılır; önce fizyolojik işlevler açısından, sonra da daha karmaşık davranış konuları açısından. Çocuk, muhakeme yoluyla farkı öğrenmeden önce, iyiyi ve kötüyü ayırt etme duygusu kazanır. Değer yargıları, hayatındaki önemli kişilerin dostane veya düşmanca tepkileri sonucunda oluşur. Yetişkinin bakımına ve sevgisine tamamen bağımlı olduğu göz önüne alındığında, annenin yüzündeki onaylama veya onaylamama ifadesinin çocuğa iyi ile kötü arasındaki farkı "öğretmeye" yeterli olması şaşırtıcı değildir. Okulda ve toplumda benzer faktörler işler. "İyi", övülen şeydir; "kötü", kişinin sosyal otoriteler veya diğer erkeklerin çoğunluğu tarafından hoş karşılanmadığı veya cezalandırıldığı şey. Gerçekten de, onaylanmama korkusu ve onaylanma ihtiyacı, etik yargı için en güçlü ve neredeyse özel motivasyon gibi görünmektedir. Bu yoğun duygusal baskı, çocuğun ve daha sonra yetişkinin, bir yargıda "iyi"nin kendisi için mi yoksa otorite için mi iyi olduğunu eleştirel bir şekilde sormasını engeller.”


Kritik nokta bu, çocukken yaşadıklarımız “iyi” algımızı dahi etkiliyor. Aslında yaptığımız şeyleri kendimiz için yapmadığımız, otorite figürlerinin dayatması ile tercihlerde bulunduğumuz bilgisi burada. “Etik yargı” derken tam olarak ne kast ediyor. Sözlüğe baktım. “Bir birey tarafından verilen ahlaki bir karar, özellikle gerçek veya varsayımsal bir etik ikilem bağlamında verilen zor bir karar. Bu tür yargılar genellikle bir bireyin doğru ile yanlışı ayırt etmede uyguladığı inançları ve onun temel ahlaki yönelimini oluşturan tutumları ortaya çıkarır.” Bu tanım doğrultusunda şunu anlıyoruz. Eğer otorite figürü olarak gördüğümüz anne babalarımız bizi onaylamamışlarsa etik yargımız sağlıksız hale geliyor.


Kendisi içi iyi olanın farkına varamamak ne demek? Bunun yansımaları neler? Kendin için değil de başkaları onaylasın diye yaşamak ne demek? Kaçımız bunu yaşadık? Kaçımız bize söylenenleri robot gibi yerine getirdik.?


Bu kitabı okuduktan sonra şunu söyledim. Eğer oğlum üniversiteye gitmek istemezse ona destek olacağım. Bizim toplumumuzda üniversiteye gitmeye verdiğimiz anlamın farkında mısınız? Bir ailede bir çocuğun üniversitede okuması ne kadar önemli değil mi? Hepimiz benzer yollardan, benzer baskılardan geçtik. Bir üniversiteye git de, bir diploma al da, bir işe gir de ne olursa olsun. Odak noktamız neydi? Para kazanmamızı sağlayacak, kolay iş bulabileceğimiz bir üniversitede okumak. Neticede ben de sanki bu bir zorunlulukmuş gibi oğlumu bu şekilde yönlendiriyordum. O kadar kemikleşmiş düşüncelerimiz var ki bir türlü bunları yıkmayı beceremiyoruz. Bir şeyin doğrusunu bilmekle onu hayata geçirmek aynı şey değil. Doğru şeyleri yapmamız gerekiyor. Çocuk yetiştirmek günümüzde çok zor. Toplumsal baskılar çok fazla. Bize dayatılan şeyleri bizim seçimimizmiş gibi algılamamız çok kolay. İçine doğduğumuz toplum bizleri köleleştirmek üzerine kurulu. Eğer aşırı gayret göstermezsek doğru olanı görmemiz de, uygulamamız da çok güç.


Sayfa 11-12: “In much the same way a child may be called good if he is docile and obedient. The "good" child may be frightened,and insecure, wanting only to please his parents by submitting to their will, while the "bad" child may have a will of his own and genuine interests but ones which do not please the parents.”


Sayfa 42:Aynı şekilde bir çocuk uysal ve itaatkârsa iyi olarak adlandırılabilir. "İyi" çocuk korkmuş ve güvensiz olabilir, sadece ebeveynlerinin isteklerine boyun eğerek onları memnun etmek isterken, "kötü" çocuk kendi iradesine ve gerçek çıkarlarına sahip olabilir, ancak bunlar ebeveynlerini memnun etmez."


Çocuk anne babası tarafından “iyi” olarak görülmek için itaatkar olmayı öğreniyor. Ne pahasına,? Korkak, sinik. özgüvensiz olma pahasına. Kendi isteklerine göre davranan çocuk nasıl adlandırılıyor: “kötü”. Kendisi gibi olmak demek kötü olmak demek. Kendini her ortaya koyduğunda kafasına vurulan çocuk bir süre sona vazgeçiyor. Koyun gibi olursa aşağılanmayacağını, dövülmeyeceğini öğreniyor. İleride de göreceğimiz gibi bir kere bu noktaya geldiğinde artık geri dönüşü de çok zor olan bir yola girmiş oluyor. Anne babasının gözüne girebilmek için kendisini feda etmek zorunda kalıyor.


Sayfa 12: “Obviously, the formal and material aspects of authoritarian ethics are inseparable. Unless the authority wanted to exploit the subject, it would not need to rule by virtue of awe and emotional submissiveness; it could encourage rational judgment and criticism -thus taking the risk of being found incompetent. But because its own interests are at stake the authority ordains obedience to be the main virtue and disobedience to be the main sin.”


Sayfa 42: “Açıkçası, otoriter etiğin biçimsel ve maddi yönleri birbirinden ayrılamaz. Otorite özneyi sömürmek istemediği sürece, huşu ve duygusal itaatkârlık yoluyla hükmetmek zorunda değildir; rasyonel yargılama ve eleştiriyi teşvik edebilir - böylece yetersiz bulunma riskini göze alabilir. Ancak kendi çıkarları söz konusu olduğu için otorite itaati başlıca erdem, itaatsizliği ise başlıca günah olarak belirler."


Buradan otorite olan açısından muhatabına söz geçirememesi onun yetersiz olması riskini ortaya çıkarır. Yani diyelim anne çocuğuna söz geçiremezse, ona itaat ettiremezse bu annenin yetersiz olduğu izlenimi doğuracaktır. Bu ihtimali ortadan kaldırmak için itaat etmeyi yüceltiyor ve itaat etmeyi erdem olarak algılatıyor.


Sayfa 12-13: “Humanistic ethics, in contrast to authoritarian ethics, may likewise be distinguished by formal and material criteria. Formally, it is based on the principle that only man himself can determine the criterion for virtue and sin and not an authority transcending him. Materially, it is based on the principle that "good" is what is good for man and "evil" what is detrimental to man; the sole criterion of ethical value being man's welfare.”


Sayfa 42-43: “İnsancıl etik, otoriter etiğin aksine, aynı şekilde resmi ve maddi kriterlerle ayırt edilebilir. Biçimsel olarak, erdem ve günahın ölçütü, onu aşan bir otoritenin değil, yalnızca insanın kendisinin belirleyebileceği ilkesine dayanır. Maddi olarak "iyi"nin insan için iyi, "kötü"nün ise insan için zararlı olduğu ilkesine dayanır; etik değerin tek ölçütü insanın refahıdır.


Rönesans ve aydınlanmanın insanlara en büyük armağanı belki de insanın aklını kullanması idi. İnsanlık olarak bu aşamaya gelebildik. Evrimsel olarak bu noktaya ulaştık ama tüm insanların bunu hayata geçirdiğini söylemek safdillik olur. Artık iyi ve doğrunun ne olduğunu bir birey olarak ben belirleyebiliyorum, Teorik olarak bu bilgiye haizim. Bir otorite kaynağı olarak ebeveyn, çocuk yetiştirirken kendi zaaflarının tutsağı olmamalı. Ülkemizde ve diğer doğu toplumlarında ilerleme olmamasının ve ilerde de olmayacak olmasının sebebi bu. Çünkü bir türlü erdemlerin ve günahların insanlar tarafından belirlenebileceğine ikna olmuyoruz. İçimizdeki korkular o kadar derinlere inmiş ki bunlardan sıyrılıp sağduyulu bir şekilde düşünemiyoruz.


Sayfa 13: “The difference between humanistic and authoritarian ethics is illustrated in the different meanings attached to the word "virtue." Aristotle uses "virtue" to mean "excellence"-excellence of the activity by which the potentialities peculiar to man are realized.”


Sayfa 43: “Hümanist ve otoriter etik arasındaki fark, "erdem" kelimesine yüklenen farklı anlamlarda gösterilmektedir. Aristoteles "erdem"i "mükemmellik" anlamında kullanır - insana özgü potansiyellerin gerçekleştirildiği faaliyetin mükemmelliği.


“İnsana özgü potansiyellerin gerçekleştirildiği”, bu kitabın çevresinde dolandığı konu budur. Size göre "erdem" nedir? Çevrenizdekiler için "erdem"li olan şeyler neler? Size dayatılan "erdem"ler neler?


Sayfa 13: “Humanistic ethics is anthropocentric; not, of course, in the sense that man is the center of the universe but in the sense that his value judgments, like all other judgments and even perceptions, are rooted in the peculiarities of his existence and are meaningful only with reference to it; man, indeed, is the "measure of all things." The humanistic position is that there is nothing higher and nothing more dignified than human existence.


Sayfa 43:Hümanist etik insan merkezlidir; elbette, insanın evrenin merkezi olduğu anlamında değil, tüm diğer yargılar ve hatta algılar gibi değer yargılarının, varoluşunun özelliklerine dayandığı ve yalnızca ona referansla anlamlı olduğu anlamında; insan gerçekten de "her şeyin ölçüsüdür". Hümanist görüşe göre insan varlığından daha yüksek ve daha onurlu bir şey yoktur.


İnsan yoksa başka hiç bir şeyin anlamı yok. Bilinç sahibi bir canlı olarak sahip olduğumuz değerlerin ne olduğu çok önemli. Kendimizi nasıl algılıyoruz, kendimize insan olmanın gereğine göre davranıyor muyuz? Çocukken yere düşen bir ekmek parçası gördüğümüzde yerden alıp, öper gibi yapıp, yüksek bir yere koyardık. Neden? Çünkü Allah'ın verdiği nimeti yerden almak sevaptı. Üstüne birisi basabilirdi. Şimdi düşünüyorum da sadece buğdaydan öğütülmüş bir unun, su, tuz, yağ vs. ile karıştırlmasında elde edilmiş bir yiyecek o kadar. En ufak bir kutsallığı yok. Yada evdeki kurana abdest almadan dokundurtulmazdı. Evin yüksek bir yerinde durup dururdu. Galiba zaten içinde Türkçe yazı da yoktu. Sorana evde kuran var derdik ama kimse içini açıp bakmazdı bile. Neden? Çünkü o çok kutsal bir nesne idi, öyle olup olmadık zaman eline alıp da bakamazdın bile. Aklımızı öyle saçma şeylerle dolduruyorlar ki. Sen de daha küçüklükten itibaren bu saçma şeylerle büyüdüğün için bir süre sonra ne kadar saçma olduğunu anlayamaz hale geliyorsun.


Otoriter ahlak, hümanist ahlak karşılaşmasından ne öğrendik? Bu hayatı kendimiz olarak mı yaşayacağız bir başkasının (otoritelerin, anne/babaların) beceremediği hayatın zavallı bir müsveddesi olarak mı yaşayacağız. Çocukken muhatap olduğumuz yanlış tutumları görmeli ve suyun akış yönünü değiştirmeliyiz. Yoksa boşa geçmiş hayatların oluşturduğu o koca dağa bir hayat daha eklenmiş olacak.


Sonraki alt başlık, “Öznelci Etiğe Karşı Nesnelci Etik” . Şu ana kadar kendimi zor tuttum. Neredeyse tüm kitabı alacaktım. 7 sayfalık bu kısa bölümün belki 3 sayfasını çizmişim, notlar almışım. Alıntılarla ilgili bir şeyler yazmak istiyorum ama yapamıyorum. Erich Fromm anlatmak istediğini öyle güzel anlatıyor ki ne diyeceğimi bilemiyorum. Bir sonraki bölümde ne yapacağım bilemiyorum. Bugünlük bu kadar yeter.


Yaptığımız Seçimler Bizim mi Başkalarının mı?
Yaptığımız Seçimler Bizim mi Başkalarının mı?