Kendini Savunan İnsan, Hümanist Etik Sorunları, İnsancıl (Hümanistic) Vicdan 14.Yazı

B. “İnsancıl (Hümanistic) Vicdan” Devam


Önceki yazı o kadar uzun oldu ki alt başlık bitmeden ben bittim. İnsancıl Etik alt başlığının henüz 3. sayfasını geride bırakmadan bir önceki yazıyı bitirmiştim. Kendini tanımanın zorluğundan, vicdanın sesinin kısıklığından bahsetmiştik. Şimdi vicdanın ses kısıklığının yol açtığı suçluluk duyguları ve ölüm korkuları ile devam ediyoruz.


Page 161-162: “Listening to the feeble and indistinct voice of our conscience is difficult also because it does not speak to us directly but indirectly and because we are often not aware that it is our conscience which disturbs us. We may feel only anxious (or even sick) for a number of reasons which have no apparent connection with our conscience. Perhaps the most frequent indirect reaction of our conscience to being neglected is a vague and unspecific feeling of guilt and uneasiness, or simply a feeling of tiredness or listlessness. Sometimes such feelings are rationalized as guilt feelings for not having done this or that, when actually the omissions one feels guilty about do not constitute genuine moral problems. But if the genuine though unconscious feeling of guilt has become too strong to be silenced by superficial rationalizations, it finds expression in deeper and more intense anxieties and even in physical or mental sickness.


One form of this anxiety is the fear of death; not the normal fear of having to die which every human being experiences in the contemplation of death, but a horror of dying by which people can be possessed constantly. This irrational fear of death results from the failure of having lived; it is the expression of our guilty conscience for having wasted our life and missed the chance of productive use of our capacities. To die is poignantly bitter, but the idea of having to die without having lived is unbearable. Related to the irrational fear of death is the fear of growing old by which even more people in our culture are haunted. Here, too, we find a reasonable and normal apprehension of old age which, however, is very different in quality and intensity from the nightmarish dread of "being too old. …….. The unproductive person, however, indeed deteriorates in his whole personality when his physical vigor, which had been the main spring of his activities, dries up. The decay of the personality in old age is a symptom: it is the proof of the failure of having lived productively. 1be fear of getting old is an expression of the feeling-often unconscious-of living unproductively; it is a reaction of our conscience to the mutilation of our selves."


Sayfa 183:Vicdanımızın cılız ve belirsiz sesini dinlemek, bizimle doğrudan değil dolaylı olarak konuştuğu ve çoğu zaman bizi rahatsız edenin vicdanımız olduğunun farkında olmadığımız için de zordur. Vicdanımızla görünürde hiçbir bağlantısı olmayan bir dizi nedenden ötürü kendimizi yalnızca endişeli (hatta hasta) hissedebiliriz. Belki de ihmal edilmeye karşı vicdanımızın en sık verdiği dolaylı tepki, belirsiz ve spesifik olmayan bir suçluluk ve huzursuzluk hissi ya da sadece yorgunluk veya halsizlik hissidir. Bazen bu tür duygular şunu ya da bunu yapmadığımız için duyduğumuz suçluluk duygusu olarak rasyonalize edilir, oysa kişinin kendini suçlu hissettiği ihmaller gerçek ahlaki sorunlar teşkil etmez. Ancak bilinçdışı da olsa gerçek suçluluk duygusu yüzeysel rasyonalizasyonlarla susturulamayacak kadar güçlü hale gelmişse, daha derin ve daha yoğun kaygılarda ve hatta fiziksel veya zihinsel hastalıklarda ifade bulur.


Bu kaygının bir biçimi ölüm korkusudur; her insanın ölümü düşünürken yaşadığı normal ölmek zorunda kalma korkusu değil, insanların sürekli olarak ele geçirilebileceği bir ölüm korkusu. Bu irrasyonel ölüm korkusu, yaşayamamaktan kaynaklanır; hayatımızı boşa harcadığımız ve kapasitelerimizi verimli bir şekilde kullanma şansını kaçırdığımız için suçlu vicdanımızın ifadesidir. Ölmek çok acıdır ama yaşamadan ölmek fikri dayanılmazdır. Mantıksız ölüm korkusuyla bağlantılı olarak, kültürümüzde daha da fazla insanın musallat olduğu yaşlanma korkusu vardır. Burada da, makul ve normal bir yaşlılık algısı buluyoruz, ancak bu, kabus gibi "çok yaşlı olma" korkusundan nitelik ve yoğunluk bakımından çok farklı. ....... Bununla birlikte, üretken olmayan kişi, faaliyetlerinin ana kaynağı olan fiziksel gücü kuruduğunda gerçekten de tüm kişiliğinde bozulmaya uğrar. Yaşlılıkta kişiliğin bozulması bir semptomdur: üretken bir şekilde yaşamış olmanın başarısızlığının kanıtıdır. Yaşlanma korkusu, üretken olmayan bir şekilde yaşama duygusunun -genellikle bilinçsizce- bir ifadesidir; benliğimizin sakatlanmasına karşı vicdanımızın bir tepkisidir.


Ben böyle çok insan tanıyorum, yani sürekli şikayet eden, sürekli iç çeken, sürekli yakınan, sürekli ya fiziki ya da psikolojik bir derdi olduğunu söyleyen. Vicdanının sesi kısık olanların bu özelliklere sahip olduğu tespiti ilginç. Belki kendisi de farkında değil ama içinde taşıdığı bir suçluluk hissi var. O his onu hasta ediyor.


Yukarıdaki alıntıda asıl çok önemsediğim kısım ölüm ve yaşlanma korkusu ile olan kısım. Hayatını boşa geçirmiş kişinin ömrünün son günlerini yaşaması ile doya doya yaşamış, anlamlı bir hayat geçirmiş kişinin son günleri elbette bir olmayacak. Bu satırları okuyan en az bir kişinin bile şu gerçeği görmesini sağlarsam iyi bir iş yapmış olacağım. Geçmişte her ne yaşadıysan yaşa, kendini sevmene, kabul etmene engel olan her ne yaşadıysan yaşa hala umut var. Yeter ki samimi ol ve gerçekten anlamlı bir hayat yaşamaya karar ver.


Biliyorum yaşanmamış bir hayatın yükü çok ağır. Biliyorum her şey zamanında yaşanırsa güzel, Biliyorum geçen zaman geri gelmiyor ama eğer doğru şeyler yapmaya başlamazsan gerçekten bomboş bir hayatı tüketeceksin. Ölüm de bir gün gelecek, yaşın da ilerlemeye devam edecek. Biliyorum 20'li yaşlarda yaşanması gerekenler 40'lı yaşlarda yaşanmıyor. (Ben 40’lı yaşlarımı yaşadığım için bu yaşları örnek olarak veriyorum. Bu satırları okuyanların yaşını bilmiyorum. Tek tahminim arayış içinde olduğun, kendini yalnız ve çaresiz hissettiğin. Bir şeyleri değiştirmek istiyorsun ama nasıl yapacağını bilemiyorsun. Kişisel gelişim kitapları okuyorsun, psikologların, psikiyatrların kitaplarını okuyorsun… kendini sevmek, anlamlı bir hayat yaşamak istiyorsun. Yaşını bilmiyorum ama nasıl bir insan olduğunu biliyorum. Ben kendim gibi insanları biliyorum. Üç aşağı beş yukarı benzer yollardan geçtik. Senin çıkış kapın belki bu yazılar, belki de ilerde okuyacağın, duyacağın, öğreneceğin başka bir şey. Hazır olmayan bir algıya dışarıdan verilen bilgiler boş sesler olarak gelir. Yani eğer hazırsan alacaksın değilsen hazırlanmaya devam. Pes etme. Çevrendeki insanların hataları yüzünden buradasın ama maalesef o insanlarla bağlantın kesilmeden yol alman mümkün değil. Yaşın çok küçükse, henüz ayaklarının üstünde duracak maddi olanaklardan yoksunsan ilk hedefin bir an önce kendini geçindirecek ve ekonomik bağımsızlığına kavuşturacak bir işin olması. Yeteneklerini keşfetme, potansiyelini ortaya çıkarma işi ikinci planda. İlk iş ekonomik özgürlük. Kimseye muhtaç olmadığın bir hayat kurduktan sonra yeteneklerine odaklan ve potansiyelini hayata geçirmek için ne yapman gerekiyorsa yap. Gerekirse kurslara git, gerekirse dersler al… Yaşın ileriyse zaten para kazanıyorsan ama ne yaptığın işi ne de yaşadığın hayatı seviyorsan benimle aynı yerdesin demektir o zaman sana verebileceğim tek tavsiye kendi yaşadıklarım. Şu an yaşama bakışım birkaç yıl öncesinden çok farklı. Şu ana geçirdiği her sağlıklı andan maksimum zevk almak istiyorum ve en küçük anımın boşa gitmesini istemiyorum. Mükemmel olmasa da elimden geldiğince bunu da hayata geçirmeye çalışıyorum. Bu nasıl parantez oldu. Koptum yine. ) Her şey yaşında daha zevkli doğru ama eğer yola çıkmazsan geçtim 40, 50, 60 yaşını hiçbir zaman yapamayacaksın.


Ölüm korkusu ve/veya yaşlanma korkusu varsa bil ki yeteneklerini bulamamışsın ve potansiyelini boşa harcıyorsun. Ne yapıp edip bu kısır döngüyü kırmak senin elinde. Bunları okuyorsan hala bir umut var demektir. Devam edelim.


Page 164: “The fear of disapproval, though less dramatic than the irrational fear of death and of old age, is a hardly less significant expression of unconscious guilt feeling. Here also we find the irrational distortion of a normal attitude: man naturally wants to be accepted by his fellows; but modern man wants to be accepted by everybody and therefore is afraid to deviate, in thinking, feeling, and acting, from the cultural pattern. One reason among others for this irrational fear of disapproval is an unconscious guilt feeling. If man cannot approve of himself because he fails in the task of living productively, he has to substitute approval by others for approval by himself. This craving for approval can be fully understood only if we recognize it as a moral problem, as the expression of the all-pervasive though unconscious guilt feeling.”


Sayfa 185:Onaylanmama (kınanma) korkusu, irrasyonel ölüm ve yaşlılık korkusundan daha az dramatik olsa da, bilinçdışı suçluluk duygusunun pek de daha az önemli bir ifadesidir. Burada ayrıca normal bir tutumun mantıksız çarpıklığını da buluruz: insan doğal olarak hemcinsleri tarafından kabul edilmek ister; ancak modern insan herkes tarafından kabul edilmek ister ve bu nedenle düşünme, hissetme ve hareket etmede kültürel kalıptan sapmaktan korkar. Bu irrasyonel onaylanmama korkusunun diğer nedenlerinin yanı sıra bir nedeni de bilinçdışı suçluluk duygusudur. Eğer insan üretken bir şekilde yaşama görevinde başarısız olduğu için kendini onaylayamıyorsa, başkalarının onayını kendi onayının yerine koymak zorundadır. Bu onaylanma arzusu ancak ahlaki bir sorun olarak, bilinçdışı da olsa her yere yayılmış suçluluk duygusunun bir ifadesi olarak kabul edilirse tam olarak anlaşılabilir.”


İçine doğduğun kültür eğer seni yargılıyorsa yada şöyle diyelim sen kendin olarak yaşadığında yargılanacaksan bu senin sen olmanı engelleyen bir durum. Güncel bir örmek olarak LGBTİ'lerin yaşadıkları yada açık saçık giyindiği için eleştirilen şarkıcılar yada daha basiti dekolte giyindiği için toplu taşıma araçlarında taciz edilen kadınlar vs... Yani kültürel kalıp sana uymuyorsa mecburen içinden geldiği gibi yaşayamıyorsun. Hakim kültür neyi nasıl algılıyorsa sen de o şekilde yaşamak zorunda kalıyorsun. Bu da kendinle barışık yaşamanı engelliyor. Dinin başka bir çok zararının yanında belki de en büyük zararı kendi önerdiği hayat biçimini zorla insanlara dayatması. Dinin emirleri de öyle bir yüce mevkiiden gelir ki sorgulanması bile yasaklanmıştır. Sen nasıl olur da küçücük beyninle evreni yaratan bir varlığın hükümlerine karşı çıkarsın. Bu denklem aslında nasıl da temelsiz bir varsayıma dayalı farkında mısınız. Din denilen şeyin insan uydurması olduğunu gördüğünüz anda az önce yazdığım dayatmanın aslında erkek egemen bir dünya algısı dayatması olduğunu görürsünüz ve bir anda matrixteki mavi hapı seçen adamın aydınlanmasını yaşarsınız. Yahu söylenen herşey saçma, kurulan düzen tamamen akla aykırı, bu senaryo gerçek değil. Bir yalanı bana gerçek gibi dayatıyorlar nasıl olur da bu kadar aptalca şeyleri gerçekmiş gibi kabul ederim. Olmayan şeyler üzerine tek sahip olduğum hayatı (sahip olduğum en önemli şey), sahip olduğum tek hayatı, (bu hayatı sadece bir kez yaşayacağım) nasıl inşa ederim.


Onay konusuna dönersek. Başkasından onay bekliyorsanız ya da çevrenizde böyle insanlar varsa “yaşama görevinde başarısız” bir kişi ile karşı karşıyasınız demektir. Normalde herkes onaylanmak ister ama onaylanmak için yaşamaz. Bazı insanlar var yaptıkları herşeyi başkaları takdir etsin diye yapıyor çünkü kınanmaktan korkuyor. Çocuklarda da bu var. Sırf anne babası mutlu olsun diye onlar yaptığını onaylasın diye kültürel kalıba uygun şeyler yapıyor. Kınanmamak için kendisini yansıtmayan işleri zevk alıyormuş gibi yapıyorsun.


Page 164: “It would seem that man can successfully shut himself off against hearing the voice of his conscience. But there is one state of existence in which this attempt fails, and that is sleep. Here he is shut off from the noise hammering at him in the daytime and receptive only to his inner experience, which is made up of many irrational strivings as well as value judgments and insights. Sleep is often the only occasion in which man cannot silence his conscience; but the tragedy of it is that when we do hear our conscience speak in sleep we cannot act, and that, when able to act, we forget what we knew in our dream.”


Sayfa 185: “Görünüşe göre insan vicdanının sesini duymaya karşı kendini başarılı bir şekilde kapatabilir. Ancak bu girişimin başarısız olduğu bir varoluş durumu vardır, o da uykudur. Burada insan, gündüz kendisine vuran gürültüden uzaktır ve yalnızca, değer yargıları ve içgörüler kadar pek çok mantıksız çabadan oluşan içsel deneyimine açıktır. Uyku çoğu zaman insanın vicdanını susturamadığı tek durumdur; ancak işin trajedisi, uykuda vicdanımızın konuştuğunu duyduğumuzda harekete geçemememiz ve harekete geçebildiğimizde de rüyamızda bildiklerimizi unutmamızdır.”


Page 165: “In our discussion of conscience I have examined the authoritarian and humanistic conscience separately in order to show their characteristic qualities; but they are, of course, not separated in reality and not mutually exclusive in any one person. On the contrary, actually everybody has both "consciences." The problem is to distinguish their respective strength and their interrelation.


Often guilt feelings are consciously experienced in terms of the authoritarian conscience while, dynamically, they are rooted in the humanistic conscience; in this case the authoritarian conscience is a rationalization, as it were, of the humanistic conscience. A person may feel consciously guilty for not pleasing authorities, while unconsciously he feels guilty for not living up to his own expectations of himself.”


Sayfa 186: “Vicdan tartışmamızda, karakteristik niteliklerini göstermek için otoriter ve hümanist vicdanı ayrı ayrı inceledim; ancak bunlar elbette gerçekte ayrı değildir ve herhangi bir kişide birbirini dışlamaz. Aksine, aslında herkes her iki "vicdana" da sahiptir. Sorun bunların güçlerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini ayırt etmektir.


Çoğu zaman suçluluk duyguları bilinçli olarak otoriter vicdan açısından yaşanırken, dinamik olarak hümanist vicdanda kök salmaktadır; bu durumda otoriter vicdan hümanist vicdanın rasyonelleştirilmesidir. Bir kişi bilinçli olarak otoriteleri memnun edemediği için kendini suçlu hissederken, bilinçsiz olarak da kendi beklentilerini karşılayamadığı için kendini suçlu hissedebilir.


Hayatını boşa geçiriyor olma hissi o kadar yaygın ki. Şimdiye kadar yaşadığı hayattan memnun olan bir kişi bile tanımadım. Sadece Televizyonda Mehmet Ali Erbil’in şunu dediğini hatırlıyorum. Mükemmel bir işim var. Ben bu işi yapmaktan zevk alıyorum bir de bana bu yaptıklarım için para veriyorlar. Kendisi için yaşayan insanlara (man for himself) bir örnekti sanırım bu. (Bu arada M. A. Erbil'i hiç sevemedim o da ayrı mesele)


Page 166: “....... according to them it makes sense to feel guilty for disappointing one's father, but it makes little sense to feel guilty for neglecting one's self. Another reason is the fear that by becoming aware of his real guilt, he would be forced to emancipate himself and to take his life seriously instead of oscillating between the fear of his angry father and the attempts to satisfy him.


Sayfa 187: “...... onlara göre birinin babasını hayal kırıklığına uğrattığı için kendini suçlu hissetmesi mantıklı, ama kendini ihmal ettiği için kendini suçlu hissetmesi pek mantıklı değil. Diğer bir neden de, öfkeli babasının korkusu ile onu tatmin etme çabaları arasında gidip gelmek yerine, gerçek suçluluğunun farkına vararak kendini özgürleştirmeye ve hayatını ciddiye almaya zorlanacağı korkusudur.”


İnsan neden özgürleşmekten korkar? Neden hayatını ciddiye almaktan korkar? Sanırım konfor alanından çıkmaktan duyulan korku bu. O kadar alışmıssındır ki aynı şeyleri yapmaya başka şeyler yapmak artık senin için çok zor hale gelmiştir. Özgür olmak demek kendi kararlarını kendin vermek demek yani kimse sana yol göstermeyecek ama o kadar uzun yıllar başkalarının sana dediklerini yapmışsındır ki kendi başına kaldığında kafası kopmuş tavuk gibi ortada kalakalırsın. Bir yanın kendi hayatını yaşamak ister ama bir yanın da bildiği, öğrendiğin, sana dayatılanı devam ettirmen konusunda dürter. Neticede kolay olan bildiğini yapmak, yanlış olsa da. Hayatını ciddiye aldığında sorumlulukların da doğar. Artık yaptığın şeylerden başkasını suçlayamazsın. İyisi ile kötüsü ile bu hayat senin işte bu güçlü olmayı gerektiriyor. Antremansız bir futbolcunun 90 dakika maç çıkarması mümkün değil. Kendini hazırlamadan bir stadyum dolusu seyircinin önüne çıkarsan rezil olursun, o zaman sabırla, yavaş yavaş, düzenli şekilde gitgide dozunu artırarak antreman yapman gerek. Bu sayede bir süre sonra maça çıkabilirsin. Belki hiç bir zaman Messi olmazsın ama en azından Takoz Recep olabilirsin.


Page 167: “If the conscience is based upon rigid and unassailable irrational authority, the development of humanistic conscience can be almost entirely suppressed. Man, then, becomes completely dependent on powers outside himself and ceases to care or to feel responsible for his own existence. All that matters to him is the approval or disapproval by these powers, which can be the state, a leader, or a no less powerful public opinion. Even the most unethical behavior-in the humanistic sense-can be experienced as "duty" in the authoritarian sense. The feeling of "oughtness," common to both, is so deceptive a factor because it can refer to the worst as well as to the best in man."


Sayfa 188: “Vicdan, katı ve tartışılmaz irrasyonel otoriteye dayanıyorsa, hümanist vicdanın gelişimi neredeyse tamamen bastırılabilir. O zaman insan, tamamen kendi dışındaki güçlere bağımlı hale gelir ve kendi varoluşunu umursamayı veya kendini sorumlu hissetmeyi bırakır. Onun için önemli olan, devlet, lider veya daha az güçlü olmayan bir kamuoyu olabilen bu güçlerin onaylanması veya onaylanmamasıdır. İnsancıl anlamda en etik olmayan davranış bile otoriter anlamda “görev” olarak deneyimlenebilir. Her ikisinde de ortak olan "gereklilik" duygusu çok aldatıcı bir faktördür çünkü insandaki en iyiye olduğu kadar en kötüye de işaret edebilir.”


Türkiye’nin son yıllardaki fotoğrafı gibi bu alıntı. Bir otoriteye boyun eğen kitleler yaptıkları doğru mu yanlış mı düşünmeden zombi gibi hareket ediyorlar. Sırf saygı gösterdikleri otorite figürü öyle diyor diye en saçma şey bile sorgulanmadan hayata geçirilebilir durumda. Mesleği, statüsü, rolü her ne olursa olsun durum değişmiyor. Bu kişiler, hakim, savcı, hekim, öğretmen, öğretim görevlisi, gazeteci, vali, kaymakam, emniyet amiri, oda başkanı, sendikacı hiç farketmiyor. Otorite figürü ne derse o. Doğru mu yanlış mı umurlarında değil. Çünkü ahlaken yanlış olabilir ama bu “görev” olarak algılandığında kendi sorumluluğunu üstünden attığı için en saçma şey bile yerine getirildiğinde sorun olmuyor. Bunun en acımasız, akıl almaz olanı Hitler Almanya’sındaki nazi kampları değil mi;? Milyonlarca insanı bu “görev” kafası ile öldürmediler mi? Sorduklarında ben işimi yapıyordum demediler mi? Bizim ülkemizde de son yıllarda yaşananlar bu saçmalığın bir benzeri değil mi* Bizlere ne kadar aşağılık olsa da otoritenin dediğin yapanlar için sıradan şeyler bu işler. Ha bir de kazandıkları paraları söylemesek olmaz. Sadece görev bilinci ile değil bir yandan da ceplerini doldurma bilinci ile(!?) yaptıklarını unutmamak gerekiyor.


Page 171-172: “It needs to be emphasized that the difference between humanistic and authoritarian conscience is not that the latter is molded by the cultural tradition, while the former develops independently. On the contrary, it is similar in this respect to our capacities of speech and thought, which, though intrinsic human potentialities, develop only in a social and cultural context. The human race, in the last five or six thousand years of its cultural development, has formulated ethical norms in its religious and philosophical systems toward which the conscience of every individual must be orientated, if he is not to start from the beginning. But because of the interests vested in each system their representatives have tended to emphasize the differences more than the common core. Yet, from the standpoint of man, the common elements in these teachings are more important than their differences. If the limitations and distortions of these teachings are understood as being the outcome of the particular historical, socioeconomic, and cultural situation in which they grew, we find an amazing agreement among all thinkers whose aim was the growth and happiness of man."


Sayfa 192: “Hümanist ve otoriter vicdan arasındaki farkın, ikincisinin kültürel gelenek tarafından şekillendirilmesi, birincisinin ise bağımsız olarak gelişmesi olmadığını vurgulamak gerekir. Aksine, bu açıdan konuşma ve düşünme kapasitelerimize benzer; bu kapasiteler insanın özünde var olan potansiyeller olmakla birlikte, yalnızca sosyal ve kültürel bir bağlamda gelişir. İnsan ırkı, kültürel gelişiminin son beş ya da altı bin yılında, dini ve felsefi sistemlerinde, eğer en baştan başlamayacaksa, her bireyin vicdanının yönelmesi gereken etik normlar formüle etmiştir. Ancak her bir sistemdeki çıkarlar nedeniyle, temsilcileri ortak özden ziyade farklılıkları vurgulama eğiliminde olmuşlardır. Oysa insan açısından bakıldığında, bu öğretilerdeki ortak unsurlar farklılıklarından daha önemlidir. Bu öğretilerin sınırlamaları ve çarpıtmaları, içinde geliştikleri belirli tarihsel, sosyoekonomik ve kültürel durumun bir sonucu olarak anlaşılırsa, amacı insanın büyümesi ve mutluluğu olan tüm düşünürler arasında şaşırtıcı bir anlaşma buluruz.


Eğer içine doğduğun kültür: baskıcı, dayatmacı, irrasyonel, otoriter, batıl inançlarla dolu, aklını kullanmayan bir kültürse o zaman maalesef kendini bulman, keşfetmen, yeteneklerini ortaya çıkarman çok zor. Belki şanslı isen biraz bilinçli bir ailede doğmuşsan seni diğer kültürel saçmalıklardan korumuşlarsa o zaman bir ihtimal kendini keşfettiğin bir hayat yaşayabililiyorsun ama bu da milyonda bir şansdır herhalde. Eğer insancıl etik/vicdan gelişecekse o zaman insancıl kültür içinde olman gerekiyor. Otoriter, dayatmacı, baskıcı, irrasyonel bir ortamdan hümanist vicdan çıkması da çok zor.


Bu yorucu alt başlığı yani Vicdan alt başlığını bitirmiş olduk. Sonraki alt başlık “Haz ve Mutluluk”.


Kendi kalesine muhteşem bir roveşeta ile gol atan "TAKOZ" lakaplı Recep.
Kendi kalesine muhteşem bir roveşeta ile gol atan "TAKOZ" lakaplı Recep.

Not: Bu tarihi golle ilgili yorumları şuradan okuyabilirsiniz: https://eksisozluk.com/recep-cetinin-kendi-kalesine-attigi-gol--279484