İlyada Destanı Üstüne Notlar


Musalar Üstüne


Nerede bu Musalar'ı görsem aklıma hep atmayı seven avcının durumu geliyor. Hikayeyi anlatan aslında hava atmak için abarttığını bilir. Aslında dinleyen de bilir ama abartı olmadan da hikaye keyifli olmadığından ortada sorun edecek bir durum da yoktur. O yüzden anlatanla, dinleyen arasında adı konulmamış bir mutabakat vardır. Avcı “dün domuz avlamaya gittik. Pusuya yattım, tam domuz önümden geçerken vurdum. İşte bu da domuz.” dese çok sönük olur değil mi? Hikayeyi bu şekilde anlatınca hiç çekiciliği yok ama içine biraz abartı, biraz süsleme katınca dinleyicide de bir heyecan oluşturuyor.


Her ne olursa olsun, hikaye anlatan hikayeyi dinleyenin anlattığı şeylere inanmasını ister. Hikaye anlatanların ortak korkusu anlattığı hikayede uydurduğu yerlerin dinleyici tarafından fark edilmesi değil midir? Uydurduğu, abarttığı, salladığı yerler yüzüne vurulmasın diye destanda anlatıcı önlemini önceden alıyor. Bakın, söylediklerime itiraz etmeyin, bana bunları Musalar söyletiyor. Böylece uydurduğu şeyleri doğaüstü bir güce dayadığı zaman güvenirliği de sarsılmamış oluyor.


İlyada’nın yazıldığı, anlatıldığı dönemi bilmiyorum. Kendilerine göre bir tarzları var. Neden sadece hikaye anlatmak yetmiyor? Yani neden söylediklerinin illa ki doğru olması gerekiyor? Yani neden bunları ben sizi eğlendirmek için uydurdum diyemiyor? Dinleyenlerin gözünde yalancı durumuna düşmek doğru değil belli ki. Dinleyenler boş laflar dinlemek istemiyorlar anlaşılan. Kardeşim sen bunları anlatıyorsun ama sakın sallayayım deme, bize ne olduysa öylece söyle, kendinden bir şey katma. Bak beni çocuk yerine koyma. Bizim boş laflara karnımız tok. Eğer beni aptal yerine koyup da kendi uydurduğun şeyleri anlatırsan seni dinlemem. Acaba bu tarz bir yaklaşım mı vardı ki anlatıcılar Musalar'ı öne sürmek zorunda kalıyorlardı?


Bizim bugün sanat eseri olarak gördüğümüz bu metinler anlatıldığı dönemde hiç de öyle algılanmıyordu anlaşılan.


2. Kitapta, çok uzun bir kısım Gemi Sayılarına ayrılmış. Bu nasıl bir liste? Hikaye anlatıcısı, anlattığı şeylerin abartılı, uydurma olmadığının ispatı olarak Musalar’ı öne sürüyordu ya burada görüyoruz onu. 1186 gemi ve yaklaşık 120 bin asker. Bu sayıların gerçekci olma ihtimali ne kadar? Tam da az önce yazdığım avcı gibi Homeros'un da üfürdüğü çok belli değil mi? Bu kadar adamın bir arada olması, sevk ve idare edilmesi, lojistik destek, yiyecek içecek ihtiyacı vs nasıl çözülmüş olabilir ki? Bu kadar adam nerede yatıp kalktı? 9 yıl boyunca ne yedi içti? Eminim sadece benim dikkatimi çekmemiştir bu durum.


Thersites'in konuşması ile de bağlantılı olarak. Bu kadar adamı nasıl, neyle ikna etmiş olabilir krallar? Tamam krallar, şefler ganimeti aldılar, kadınları aldılar da savaşanlara ne düşüyor bu işten? Bizim ne işimiz var burada diyenler illa ki olmuştur aralarında. Gerçi ölünce cennete gideceksin, şehit olacaksın vb. türden gaza getirmeler birebir yoktu herhalde ama benzer gazı verecek duygular/erdemler/beklentiler de yok değildi. Savaşmanın, savaşçı olmanın onuru, savaşırken ölmenin onuru vs. gibi.


—----------

Burada Athen gidip de Truvalı’lardan birisi kışkırtıp Menelaos'un öldürmesi için gaza getirdiğinde aslında insani açıdan olay şu değil mi? İnsanlar savaşıyorlar ama bu savaşın anlamlı olabilmesi için bir kutsallık perdesi arkasına sığınıyorlar. Yani işin içine tanrıları sokuyorlar ki yaptıkları şeyin saf kötülük olmadığı, cinayet olmadığı ortaya çıksın. İşin içine "onurlar", "gururlar", "erdemler" sokuyorlar ki aslında gerçekte yaptıkları şeyin birbirlerinin karısını kaçırmak, birbirlerinin malına çökmek gibi bayağı şeyler olduğu düşünülmesin. Aslında o savaş meydanındaki herkes de biliyor ki asıl dertleri hak etmedikleri o malların üstüne konmak, O güzel kadınları kaçırmak. Gerçekle, uydurdukları arasındaki bu fark bazen açığa çıkıyor. Onurları için savaşan iki erkekten birisi kaçıyor. Hooop bütün sihir bozuldu. Hani bu savaşı onurları için yapıyorlardı nasıl olur da bu yazıya geçirilmemiş kanunu bozarsın. Bozduğuna göre demek ki tanrılar öyle istedi. İşte formül bu. Önce sen yaptığın kötülüğü makul hale getirmek için yine uyduruk yöntemler bul. Sonra (neticede insanız) bu uyduruk yöntem içine sinmeyen birisi bu yöntemi uygulamasın. Zaten çok ince ve kırılgan olan zemin kırılınca bunu kompanze etmek gerek. Kompanzasyon geliyor, “Aslıda adam korkak değil tanrılar öyle istedi.”


Fakat örf, adet, gelenek bunlar bizlerin ürünü, yani dün dündür bugün bugündür dediğinde hiç bir şey kaybetmiyorsun. Normalde bu bir onursuzluk değil mi. Yani adamın karısını kaçırmışsın. adam karısını almak için sana savaş açmış, savaş bir türlü bitmiyor, zaten savaşa gelenlerin bir kısmı biz neden buradayız yahu diye sorgulamaya başlamışlar. Bu işi çözmek ve onurlu bir şekilde bitirmek için düello en güzeli. Fakat adamın karısını kaçırdığın yetmiyormuş gibi bir de düellodan kaçıyorsun. Bir onursuzluk daha. Normalde ne beklenir? “Ya tamam, alın gidin şu kadını yeter bu rezillik” denmez mi? Şimdi de “tanrılar” bir sonraki onursuz hareketin yerini yapıyorlar! Adam düelloyu kazanmış ama bir de utanmadan tuzak kurup öldürmeye çalışıyorlar.


Uzun lafın kısası, insanoğlu böyle işte. Hem yaptığı yağmayı gerekçelendirmek için çabalıyor hem de bu aslında ahlaksız olan durumu ahlaklıymış gibi gösterip sonra o ahlaksızlığı başka bir ahlaksızlıkla giderip bunu da tanrılara atfediyor. Yani aslında insan masum. Aslında konuyu insana bıraksan sorun yok. Sorun tanrılarda. Oyunu bozan onlar. İnsan ki onuru için yaşar değil mi, bunu onursuz biri söylüyor oysa.


—----------

Onur Üstüne

İnsanların aslında hiç de onurlu olmayan şeyleri sanki onurluymuşçasına yaptıklarından dem vurmuştum. 5. kitaptaki Diomedes ilginç bir karakter. Bu Diomedes sanırım hala o çocuksu "onur" saflığına sahip olanlardan. Aslında bu "onur" meselesi durup dururken çıkmış değil, olamaz da zaten. Neticede insanoğlunun sahip olduğu şeylerden (erdemlerden) birisi. Var yani. Varlığının tarihsel, evrimsel kökenleri de mutlaka var. Bir önceki paragrafta insanların aslında onursuz olduğunu ama yaptıkları onursuzlukları onurluymuş gibi gösterme kabiliyetleri olduğunu söylemiştim. Burada onurun ne faydası var onu tartışmak gerek diye düşünüyorum.


Bir grup insanın tamamı "onur" dediğimiz şeye sahip olmasa o grup nasıl doğru şeyleri yapacak? Hayatın akışını sıradan insana (onursuz, erdemsiz vs) bırakacak olsak o "insan" kendi erdemsiz, ahlaksız bakışıyla mümkün değil hayatta kalamaz. Birilerinin de (çoğu zaman toplumun yarısından fazlası herhalde) bazı şeylere sahip olması gerekir. O şeyler insanın içgüdüsünü bastıran, birlikte yaşamasını sağlayan, sadece kendisini değil de içinde bulunduğu grubun çıkarını düşünmesini sağlayan şeyler. Eğer bu tarz bir bakış yaratmış olmayı başaramasa idik devam edemezdik (soyumuz tükenirdi).

Bir bakışa göre birisinin onurlu dediği davranış diğer bir bakışa göre aptalca olabilir. Çok açık, birisi sırf onuru için ölümü göze almaktan çekinmez ve bir başkasının kendisini kullanıyor olması pahasına gözü kapalı dalabilir savaşa. İşte bu Diomedes. İşte bu Diomedesler sayesinde (çünkü senin halkının Diomedes'i varsa illa ki karşıdakinin de var, neticede onlar da insan) hayat devam ediyor. Bir çeşit dengeye ulaşıyor sistem. Hayat aslında çok entropik. Bu Diomedesler sayesinde Entropinin sürekli artışı dengeleniyor. Onuru öne sürerek yaşayan insanlar bu kaosa düzen gelmesini sağlıyorlar. Herkesin bir onur sınırı var. Birileri mutlaka “yok kardeşim, bana ne yiyin birbirinizi” dese de bir noktaya kadar bunu diyebilir. Bir noktadan sonra yahu bu şekilde devam edemem ben de üstüne düşeni yapmalıyım demek zorunda.


Diomedes'i onurun bir sembolü olarak görmek mümkün tabii ki ama bu onun doğru olduğu anlamına gelir mi? Sanırım insanoğlu hayatta kalmak için ne gerekiyorsa onu yapıyor ve yapmaya devam edecek. Birileri, birilerini malını mülkünü çalmak isteyecek, birileri birilerinin kadınına göz dikecek ama bir diğeri de kendi malını korumaya, kadınını korumaya devam edecek. Çünkü insanız. Çünkü aramız da Parisler de var, Diomedesler de var, Hektorlar da var, Akhileuslar da... Hepimiz bu bütünün bir parçası olarak kendimize yakışanı yapıp yaşamaya devam ediyoruz. Kendimize karaktersizliği de yakıştırıyoruz, kahramanlığı da. Çünkü insan bahane üretme şampiyonudur. İnsan bahane üretebilen tek canlı belki de.


Normalde “onuru yaşayan” bir canlı türü olsak hiç Paris’ler olmamalı değil mi? Peki ama Menealos’lar olmalı mı, Hangisi iyi, hangisi doğru? Kendimize göre kurallar koyuyoruz. Bir zaman ahlaksızlık olan bir sonra olmayabiliyor, bir topluma göre onursuzluk olan bir topluma göre olmayabiliyor. Aynı olay kanunların geçerli olduğu, batılı bir toplumda bugün yaşansa ne olurdu? Yani bir partiye davet edilen bir adam parti sahibinin karısını beğense ve hadi benimle gel dese kadın da iyi madem ben de sıkılmıştım bu ilişkiden deyip partiye gelen adamla gitse ne olur? Bir şey olmaz değil mi? Gerçi bu senaryo Urfa'da yaşansa Vay misafir adamla, kocasını bırakan kadını haline. Yani aynı olay bundan 2500 sene önce yaşanırken neler yaşanıyorsa bugün de yaşanabilir. Yada yaşanmayabilir. Olayın nerede geçtiğine göre değişir durum.


Bugün de bir savaş sırasında düşmanlardan birisi birebir dövüşten kaçarsa silah arkadaşları tarafından onursuzlukla suçlanır. Çünkü yapması gerekeni yapmamıştır. Çünkü bir askerin işi rakibini öldürmektir. Hamama giren terler. Sen önce karşındakini gel kozlarımızı paylaşalım diye dövüşe çağır sonra yenileceğini anlayınca kaç. Bu hangi dönem nerede yaşanırsa yaşansın onur kırıcı bir durum. Denilebilir ki ben dövüşmek istemiyorum, ben kavga sevmiyorum, ben sorunların konuşularak çözülebileceğini düşünüyorum. Güzel, bir sorun yok ama bunu rakibini düelloya davet etmeden önce düşünecektin. Yani sen yaptığın seçimlerden sorumlusun. Eğer Urfa'da bir adamın evine davet edilip de o evden karısı ile birlikte çıkarsan o kültürün seni vuracağını bileceksin. (Bütün Urfalılar böyle yapar diye demiyorum ama genel olarak doğu kültüründeki bir durumu ifade etmek için örnek olarak kullanıyorum)


Ne yapayım ister Urfa olsun, ister İstanbul ben bana dayatılan hayatı yaşamak istemiyorum diyebilirsin (Açıkcası ben de diyorum). Bu durumda yaşayacağın şey kendini evinde hissetmeme durumu olur. Bizim ülkemizde birden çok kültür aynı anda yaşanıyor. Bazılarımızın onur anlayışı 2500 yıl öncesinden kalma iken, bazılarımız oldukça modern. Yani kadın erkek ilişkileri açısından bakarsak kendini nerede evinde hissedeceğin içinde bulunduğun kültüre uyumunla ilgili. Şimdi modern bir bakış açısına sahip kadınla, geleneksel bakış açısına sahip bir adamın birlikteliğinden ne sonuç çıkar? Yaşıyoruz zaten. Kadın Helen gibi yaşamak isterken adam Meneloas gibi yaşıyor. Sonuç ise hiç de doğru değil. Kime göre doğru değil? Batılı zihniyete göre. Kime göre yaşanılanlar çok doğru doğulu zihniyete göre. Bu kültür çatışması bir yerde biter ama nerede, ne zaman, nasıl?


Savaşçı Diomedes onuru için savaşaıyordu. Karşısana çıkan herkesi acımasızca öldürüyordu. Musalar hikaye anlatıcısına bilgiler veriyor, bu sayede hikayelerde geçen bilgilerin doğru olduğuna inanmamız bekleniyor.
Savaşçı Diomedes ve Musalar