Demir Kafes Kimin Elinde

Weber modern bürokrasiyi bireylerin özgürlüğünü ve özerkliğini yok eden yönetmeliklerden ve kurallardan oluşan ‘demir kafes’e benzetir. Sizce Türkiye’de kamu bürokrasisi bu özellikleri taşımakta mıdır?


Devletin yönetilmesi, idare edilebilmesi için bir organa ihtiyaç var. Bu organ en basit haliyle bir hiyerarşi içinde çalışan memurlardan oluşan yapı. Devletin işlemesi için zorunlu bir örgütlenme biçimi. Üstelik ister geleneksel olsun ister modern, ister batı toplumu olsun ister doğu fark etmiyor. Nüfusun çokluğu organizasyonun büyümesine ve düzenin devam ettirilebilmesi için de devleti temsil eden görevlileri ihtiyaç duyuluyor.


Modern toplumlarda devlet temel olarak iki organın birlikte çalışması ile idare ediliyor. Bunlardan ilki bürokrasi dediğimiz atanmışlar ve hükümet dediğimiz seçilmişler. Belki seçilmişler dediğimiz grup farklı ülkelerde farklı yöntemlerle seçiliyor, kendilerine ait siyasi parti yasaları mevcut, belki farklı yönetim sistemleri var, parlamenter olabilir, başkanlık olabilir vs. ama sonuç olarak bir devlet yönetilecekse esas itibari ile bu seçilmişler tarafından yönetiliyor. Bürokrasi ise hükümetler değişse de sabit kalıyor. Ya da ideal olarak öyle olması gerekiyor.


Gelelim Max Weber’in bürokrasi ve demir kafes derken ne kastettiğine.


Bürokrasi, Weber’e göre; “iş bölümü, otorite, hiyerarşi, yazılı kurallar, dosyalama, gayrişahsilik, disipline olmuş bir yapı ve resmi pozisyonlardan oluşan bir örgüt, bürokrasinin yapı taşlarındandır. Bu açıdan bakıldığında bürokrasi, rasyonel bir yönetim biçimidir. Kurallar önceden belirlendiğinden istikrar ve düzen öne çıkmaktadır,“


Demir kafes metaforu, Max Weber’in bürokrasi modelinde olumsuz bir anlama sahiptir. Weber, bürokratik yapının, memur sınıfının gücünü arttıracağını ve bu gücün demokrasiye karşı bir tehlike olacağını dile getirirken bu metaforu kullanmıştır. Demir kafesi, bireysel inisiyatif ve yaratıcılığı baskı altına alan, bir tür çelik kurallar ve düzenlemeler kafesine tıkılmış, yukarıdan gelen emirlere mecburen uyan ruhsuz uzmanlar yaratan bir hiyerarşik kontrol tehlikesini ifade etmek için kullanmıştır.


Türkiye’nin tarihi, atanmışlarla seçilmişlerin kavgasının da tarihidir diyebiliriz. Hatta Osmanlı bile esasında bir krallık düzeni olduğu halde o zamanın bürokrasisi de özellikle merkezin zayıflaması ile birlikte ülkenin idaresinde etkili olmaya çalışmışlardır.


Türkiye’nin kuruluş aşamalarında halkın fakirliği, burjuvazinin olmaması, sermaye eksikliği, Osmanlıdan kalan borçlar vs. birikerek güçlü bir bürokrasi kurulmasını mecbur kılmıştı. Hatta ilk 25-30 yıl seçim dahi yapılamamıştı. İşin ekonomik yönü bir yana felsefi olarak da hazır bir toplum yoktu. Batı’nın 300-400 yıl önce geçirdiği evrimi bizler bir doğu toplumu olarak geçirmemiştik. Ne aydınlanma dönemi, ne bilim devrimi ne de sanayi devrimini yaşamıştık. Üst yapı olarak devlet olsun, bürokrasi olsun bu ön hazırlığı yaşamamıştı ayrıca halk da belki bilinçli olarak cahil bırakılmıştı. Şu kesindi ki eğitimsiz kitleleri yönetmek bilinçli toplumu yönetmekten daha kolaydır. Sonuçta Cumhuriyet kurulduğunda geri kalmış olmanın sebebinin aydınlanmanın yaşanmamış olması, bilim devrimi, sanayi devriminin yapılmamış olması olarak tespit edilmiş ve ülkeye bu doğrultuda hedef konulmuştu.


Bürokrasi çeyrek yüz yıl bu doğrultuda yetiştirildi ve halkın da bu yönde hareket etmesi istendi. Devlet idaresinin ilk ayağı olan atanmışların motivasyonu bu idi. Demokrasinin, hedeflenmiş olan batı medeniyetinin, gereği olarak seçimler yapılmalıydı. Yapıldı da. Ama bürokrasinin hedefi ile halkın hedefinin aynı olmadığı ilk seçimlerdi ortaya çıktı. Gelişmiş ülke olma hayalinin önünde çok büyük bir engel vardı o da eğitimsiz halk.


Seçimlerin sonucunda ideal şekilde devlet yönetimi hükümetin eline geçiyordu. Neticede hedefimiz olan batı medeniyetinde olduğu gibi seçimler yapılıyor ve halk kendi kendisini yönetme hakkını elde ediyordu. Peki sorun ne idi? Bürokrasinin hedefi ile hükümetin hedefi aynı değildi. Bu süreç kimi zaman bürokrasinin, kimi zaman seçilmişlerin öne geçtiği bir ip çekme yarışına dönüştü. Aslında ipin bir ucunda bürokrasi diğer ucunda halk vardı.


Günümüzde bu ip çekme yarışını bürokrasi kaybetmiş durumda. Halk ısrarla, defalarca kendi seçtiği insanları devleti yönetsin diye seçti ama bürokrasinin güçlü olduğu dönemlerde bu engellendi.


Bu özetin arkasından şimdi Weber’in demir kafesine bir kez daha bakalım. Bürokrasi demokrasinin önünde bir engel oldu mu? Evet. Bireysel inisiyatif ve yaratıcılığı baskı altına aldı mı? Evet. Toplumdaki bireyleri bir çeşit çelikten kurallar ve düzenlemeler kafesine tıktı mı? Evet.


Weber’in kastettiği demir kafesten kurtulduk mu peki? Son 20 yıldır değişmeyen ve bürokrasiyi elinin içine almış bir seçilmiş hükümetimiz var. Bürokrasinin gücünü hissetmiyor muyuz? Yada demir kafes olduğu yerde duruyor da sadece kafesin kapısındaki kilidin anahtarını tutan mı değişti.


Şu anda devleti idare eden iki ayaktan birisi olan seçilmişler, atanmışlarla kavgalı değil. Türkiye’nin tarihi boyunca görmediğimiz bir ip çekme yarışı olmayan dönemdeyiz ama demir kafes eskisi kadar belki de eskisinden de fazla gücünü hissettiriyor. Aynı soruları tekrar sorsak verilen cevaplar değişir mi?


Neydi sorularımız:

Bürokrasi demokrasinin önünde bir engel oluyor mu?

Bireysel inisiyatif ve yaratıcılığı baskı altına alıyor mu?

Toplumdaki bireyleri bir çeşit çelikten kurallar ve düzenlemeler kafesine tıkıyor mu?

Demek ki sebebi ister batı medeniyetine ulaşmak olsun ister ülkeyi yönetenlerin bazı pis işlere gömülmüş olması olsun fark etmiyor. Bürokrasi eskiden de ülkeye demir kafeslik yapıyordu şimdi de yapıyor. Çünkü bürokrasi demir kafes olarak işleme yeteneğine haiz ve bu özelliğinin ortaya çıkmasını engelleyecek mekanizmalar az.


Weber’in demir kafes kavramını üretmesinin üstünden çok değil 15-20 yıl geçmeden modern batı toplumlarında (!) yaşanan nazizm, faşizm dönemleri tesadüf müydü? Bizim ülkemizi kuran bürokrat ağırlıklı düşüncenin hedeflediği muassır medeniyetlerin düştüğü durum ironik değil miydi? Evet, birçok batı toplumu da demir kafesin alasını yaşadı ama sonuçta bir çoğu bu kafesi kırabildi de. Belki hala demirden olmasa da kafesleri mevcut ama yaşadıkları tecrübeden ders çıkarmış gibi duruyorlar.


Bürokrasi yada hükümet baskının kaynağının ne olduğu fark etmez. Bazı ülkelerin insanları daha özgürlükçü bir ortamda yaşayabilirken, bazıları daha baskıcı ortamda yaşıyorlar. Eğer özgürlük ile baskı açısından dünya devletleri incelenirse bir çok Avrupa ülkesinin bu listelerde üst sıralarda olması tesadüf olmamalı. Amerika'yı yeniden keşfetmek gerekmiyor.


Darısı başımıza.



Demir Kafesin insanların yaşam alanını daralttığına dair
Demir Kafes İnsanları Bunaltıyor