top of page

Babil Filmi İncelemesi 2. Bölüm Fas-Susan

Babil filmi incelemesine devam ediyorum. İlk yazıda Fas'ta yaşanan olayların Abdullah ve ailesi tarafını ele almıştım. Aslında bu yazı da ilk yazı olabilirdi ama ben yönetmeninn filme başlama tercihini takip etmek istedim. O Hasan'ın çölde yürümesi ile açıyordu sahneyi ben de bu yazı serisini o bölümle açmış oldum.

İlk yazının bağlantısı burada: "Babil Filmi İncelemesi 1. Bölüm Fas-Silah"

Dört bölümde incelediğim filmin Richard ve Susan'ın başına gelenleri incelediğim kısmı ile devam ediyorum. İlk yazıda olduğu gibi filmi anlattığım yerler küçük puntolu benim yorumlarım ise büyük puntolu olacak.

FAS -SUSAN

İLİŞKİNİN KOPMASI- SEVGİYİ HATIRLAMAK - İNSANIN BENCİLLİĞİ VE KÖTÜLÜĞÜ - MERKEZ/ÇEVRE SEBEP/SONUÇ İLİŞKİSİ - KOYUNUN CANI KASABIN ETİ - HABER/DUYARLILIK/BİLGİ BOMBARDIMANI -BİLİŞSEL YETENEKLERİMİZ - ALGILAMA KAPASİTESİ/ALGILAYAMIYOR MUYUZ?/ALGILAMAMIŞ GİBİ Mİ DAVRANIYORUZ? - YAŞLI KADININ GERÇEKDIŞILIĞI - DUA EDEREK RAHATLAMA - NEDEN YAŞIYORUZ? - TÜM BATILILAR MI BÖYLE? - ÇOCUK SAHİBİ OLMAK - ÇOCUK ALGISI- ÇOCUĞUN ÖLÜMSÜZLÜKLE İLİŞKİSİ - SEVDİĞİN ZAMAN - BAŞIMIZA GELEN KÖTÜLÜKLERE VERDİĞİMİZ TEPKİ - UNUTMAK DEVAM ETMEK İÇİN ZORUNLU - YAŞAMAK İÇİN SEBEP


FAS- Susan -1

Sahne değiştiğinde karşımıza bir deveye binmeye çalışan, başında şapkası olan bir kadın çıkıyor. Bir çölde başlayan film, lüks bir Amerikan evinde devam ettikten sonra tekrar deveye binilen bir yere sıçramasıyla izleyeni şaşırtıyor. Bir grup turist çadır benzeri bir mekanda yemek sipariş ediyorlar. Kadının yağsız yiyecek ve diyet kola siparişi dikkat çekiyor. Yani yediğine dikkat eden ve zayıf kalmaya çalışan güzel bir kadın izlenimi alıyoruz. 

Kadın eline krem sürerken, uzun süre adamı süzdükten sonra “Richard neden buraya geldik” diye soruyor. Adam "baş başa kalmak için" diye cevap veriyor. Kadın içinde bulundukları şartlardan hiç memnun değil. Sipariş ettikleri kolalar gelince adam içinde buz olan bardağa kolasını dökünce kadın buzu atmasını söylüyor. Çünkü kaynağını bilmediklerinden hastalık kapabileceklerini düşünüyor ve çantasından çatal bıçak çıkarıyor. Adam kadına rahatlamasını söylüyor ve kadın bunu denediğini söylüyor. Adam “beni affetmeyeceksin değil mi” diye soruyor. Kadın adamın kaçtığını ima eden bir şey söylüyor. Ve diyalog böyle bitiyor.

Bu sahneden anladığımız kadarı ile önümüzde, suçlandığını düşünen bir adam, eşinin bir şeylerden kaçtığını düşünen gergin bir kadın var. Absürd bir ortamda gerçekleşen gergin bir yemek.

Sonraki sahnede çölün ortasında ilerleyen bir otobüs ve içindeki yabancı turistleri görüyoruz. Yol kenarında çarşaflı kadınlar görülüyor. Kadın cam kenarından bu çarşaflı kadınları görünce sorgulayan gözlerle çevreyi gözlerken eşinin elini sıkıca kavrıyor. Adam kadının bu hareketini beklemiyor olmalı ki biraz şaşkın kadına bakıyor ama zaten kısa bir an sonra kadın tekrar elini eşinin elinden çekiyor.


İLİŞKİNİN KOPMASI- SEVGİYİ HATIRLAMAK

Filmin 18. dakikasında çok kısa süren bu sahne üstünde durmak istiyorum. Bu kısa anın anlamı neydi? Pencereden gördüğü çarşaflı kadınlar neden kısa bir süre için de olsa eşine olan sevgisini hatırlamasına yol açtı? Kadınlığın bu şekilde de yaşanabilecek olması  ihtimalini gözler önüne seren bu sahne kadının neler düşünmesine yol açtı?

Aralarındaki ilişki sebebini henüz bilmiyoruz ama bir şekilde sarsıntı geçiriyor. Bir zamanlar çok sevdiğin bir kişiyi bir süre sonra sevememek çok acı. Hayatının önemli yıllarını birisine kendini adayarak geçiriyorsun. Severek geçirdiğin o yıllar sanki hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyorsun ama gerçekte öyle olmuyor. Ne yaparsan yap biten bir şey tekrar başlayamıyor. Boşalan bir kap tekrar dolmuyor. Aslında sevdiğin adam veya kadın hala orada ama artık sana yetmiyor. Sen değişiyorsun, eşin değişiyor, hayat değişiyor ve ipin ucu bir kez kaçtı mı tekrar geri dönüş olmuyor.

Kadın adamın elini tutunca adam şaşırıyor. Belki çok uzun süredir birbirlerine temas bile etmiyorlardı. Bu temas anlık gelişiyor ve aynı hızla kadın elini çekiyor.


Filmin 19:14 dakikasında yaşanan o an. Filmin başında Yusuf’un ateşlediği o silahın neticesini görüyoruz. Otobüsle ateş talimi yapan Yusuf Susan’ı bu şekilde vuruyor. Adam şoke olmuş şekilde ne olduğunu anlamaya çalışırken otobüstekilerin çığlıkları duyuluyor. Tam anlamıyla bir çarpılma anı yaşıyoruz ve sahne değişiyor.

FAS-2

Filmin 36. dakikası içindeyiz. Kadın yaralı ve acil hastaneye gitmesi gerekiyor ama en yakın hastane gittikleri istikamette 4 saat uzaklıkta, geldikleri yönde ise 1,5 saatlik mesafede bir yer var. Fakat bazı turistler tekrar geldikleri yöne doğru gitmek istemiyorlar, otobüsün yoluna devam etmesini istiyorlar. Kadının durumu ciddi olduğu için kocası acil bir çözüm arıyor. Turist rehberinin köyünde bir doktor olduğunu öğreniyorlar ve otobüs o köye doğru yönünü çeviriyor.

Vardıkları köy çok bakımsız. Zaten mekanın ağaçsız, yeşilliksiz  olması, çöl benzeri bir ortamda yol almaları yeterince iç karartıcı iken bir de kerpiç duvarlı bir köy iyice hazin bir görüntü sergiliyor. Bu çeşit köylerin ülkemizde de olduğunu biliyoruz. Aynen Meksika'da çekilen sahnelerin bir benzerinin ülkemizde yansıması olduğu gibi bu köyün de öyle.

Bu köyde bir doktor olduğuna inanmak çok zor. Kadın kan revan içinde kocası koşar adımlarla onu taşıyor. Bir süre yürüdükten sonra bir eve varıyorlar. Yaşlı bir kadına karısını emanet edip telefonla elçiliği aramak için karısını yalnız bırakıyor. Diğer turistlerle Richard’ın yanına geliyorlar ve durumu anlamaya çalışıyorlar. Burada geçen diyalog çok manidar. Hemen buradan gidelim diyor birisi, 30 Almanın Mısır'da buna benzer bir kasaba boğazlarını kestiler diyor. Bir başkası otobüs çok sıcak burada kalamayız diyor, bir başkası biz gidelim sen başının çaresine bak diyor. 

İNSANIN BENCİLLİĞİ VE KÖTÜLÜĞÜ

Bu diyaloglara inanasım gelmiyor. Gerçekten mi diyorum, gerçekten mi bu kadar bencilsiniz. Hatta aptallık derecesinde duyarsızsınız. Madem böyle korkularınız vardı ne diye buraya geldiniz? Madem otobüsün sıcağına bile dayanamıyorsun bu çöllerde ne işin var? Ölüm kalım savaşı veren birisi varken yaşanan bu bencilliğe anlam vermem mümkün değil. Çocuğunu bırakacak bir arkadaşın olmaması durumunun bir benzeri de burada yaşanıyor.  Bu insanların neyi var demek zorunda kalıyorsun. Bu noktaya nasıl geldiler diyorsun. Nasıl bu kadar acımasız, bu kadar aptal, bu kadar bencil olabilirler diyorsun. 

Ölüm korkusunu anlıyorum. Kimse pisi pisine ölmek istemez ama çok şoke edici bir durum yaşanıyor. Yani istisnai durumlarda bulunan çözümlerde istisnai olur. Sanki her şey yolundaymış gibi günlük hayatına devam edemezsin.

Neden geldiniz bu çölün ortasına? Buradan beklentiniz neydi? Bu kadar çok korktuğunuz insanları neden ziyaret ediyorsunuz?   O çölün ortasında ne yaşamayı umuyordunuz? Geldiğin yere nefretle bakıyorsun ve insanları aşağılıyorsun üstüne üstlük kendini üstün görüyorsun.

Seninle aynı sınıftan olan benzer statüdeki bir kişinin ölüm tehlikesi var ve senin tek düşünebildiğin kendi canın. Tabi ki kendini düşün ama öncelik sıralamasında ölümle yüzleşen bir kadın mı var yada riskinin ne derece yüksek olduğunu bilmediğin kendi canın mı var? Soğukkanlılığı kaybetmek bu kadar kolay mı? Bu neyin şımarıklığı. Beni çok rahatsız eden bir acımasızlık gördüm o sahnelerde ve öfkelenmemek çok zor. 

Susan yaralı şekilde odada yaşlı kadınla baş başa kalmışken Richard bir telefon buluyor. Susan’ın kız kardeşi Rachel’i arıyor. Elçiliği aramasını söylüyor ve Mark’a haber vermesini söylüyor. Tazarine’de Erfoud’un 3 saat güneybatısında oldukları bilgisini veriyor.

Hemen internetten araştırıyorum ve burasının Fas’da bir yer olduğunu buluyorum. Böylece benim acaba burası bir Arap ülkesi mi Kuzey Afrika ülkesi mi bilmecem de çözülmüş oluyor. 

Bir sonraki sahnede Richard’ın  Susan’ın yanına dönmüş olduğunu görüyoruz. Doktor da yanlarına geliyor. Kurşunun belkemiğine gelmediğini ama bu şekilde devam ederse kan kaybından öleceğini söylüyor. Yarasının dikilmesi gerektiğini söylüyor ve bir iğnenin ucunu çakmakla yakmaya başlıyor. Richard ve Susan çaresizler. Doktor uyuşturmadan olduğu gibi kadının yarasını dikmek için iğneyi batırıyor. Susan çırpınırken kocası ve rehber onu ellerinden geldiği kadar zaptetmeye çalışırken sahne değişiyor ve yine Japonya’ya gidiyoruz.

FAS-3

Susan’ın başına gelen olay ülke ve dünya çapında bir olaya dönmüş buluyoruz. Televizyonda konuyla ilgili haberler yayınlanıyor ve Fas’ın hükümet yetkilisi konunun terörle ilgili olamayacağını, bunun bir haydutluk meselesi olabileceğini duyuruyor. Yaşanan olayın ekonomilerini yada imajlarını kötü etkilemeyeceğini de bildiriyor bu arada. Manidar bir açıklama. Yani herkesin kendine göre bir derdi var. Fas nasıl bir ülkedir, nasıl bir imajı vardır, ekonomisi nelere bağlıdır? Fas'ta bir turistin ölmesinin anlamı nedir?

MERKEZ-ÇEVRE ve SEBEP/SONUÇ İLİŞKİSİ

Bu kadar saçma bir olay dünyanın başka neresinde yaşanabilir? Yani 13-15 yaşında ergenlerin kolayca uzun menzilli silah taşıması ve bu silahı düşüncesizce kullanma ihtimali dünyanın hangi coğrafyalarında mümkün olabilir?

Konu kültür ve coğrafya olunca yine merkez/çevre açısından ele almak gerekiyor. Merkez ve çevre olma durumu sadece ekonomi ile ilgili bir konu mu? Sadece kapitalist dünya düzeni ve sömürülen sömüren ilişki düzeyi ile mi sınırlı? Sebep sonuç ilişkisini görmemiz açısından bu noktaya kesinlikle dikkat etmek gerekiyor. Merkez olan ülkenin neden merkezde olduğu, çevre olan ülkelerin neden çevrede olduklarının arka planında ne var? Medeniyet nedir, kural nedir, yasa nedir, hukuk nedir, norm nedir, değer nedir? Bir coğrafyayı diğerinden ayıran şeylerin arka planında neler vardır? 

Dünya sisteminin sömüren ve sömürülen şeklinde ayrılmış olmasının arkasında sadece bir şey olamaz. Bir çok şeyin bir karması. Her yerde kısır döngüler mevcut. Fakir olduğu için geri kalmış, geri kalmış olduğu için fakir; dindar düşünce yüzünden atılım yapamıyor, atılım yapamadığı için dindar düşünceden sıyrılamıyor; sömürüldüğü için gelişemiyor, gelişemediği için sömürülmeye devam ediyor. Sonuç olarak geçmişindeki birikim ülkelerin bugün bunları yaşamasına yol açıyor. Her toplum evrimsel bir dönüşüm yaşıyor. Merkez ülkelerin izlediği bir patika var, ve o patika bugün onları bu noktaya getirmiş durumda. Aynen çevre ülkelerin izlediği kendi patikaları gibi. 



KOYUNUN CANI, KASABIN ETİ

Adi bir haydutluk olayı olarak görülen o şey. Haberlerde duyduğumuz o şey, ekonomi yada imaj meselesi olarak gördüğümüz o şey aslında birisinin ölüm kalım mücadelesi. Her gün haberlerde onlarca buna benzer haber duyuyoruz ve bizim için konu o an kapanıyor. Artık böyle bir dünyadayız. Yani bir yerlerde yaşayan için çok önemli ama izleyenler için sadece haber olan şeyler çağındayız. 

HABER/DUYARLILIK/BİLGİ BOMBARDIMANI

Eskiden de dünya üzerinde binlerce şey oluyor ama bizlerin haberi olmuyordu. Şimdi haberimiz olduğu için sanki kendimizi sorumlu hissetmek zorundaymışız gibi düşünüyoruz ama bu yanlış bir bakış açısı. Her gün binlerce, milyonlarca olay oluyor ve biz bunların sadece çok sansasyonel, farklı yada büyük olanlarını duyuyoruz. Duyduklarımız duymadıklarımızın yanında devede kulak. Zaten duyduğumuz haberler de kendi hayat gailemiz içinde yok olup gitmeye mahkumlar. Çünkü duyduğumuz herhangi bir haber üzerinde bir etkide bulunma olanağımız hemen hemen hiç yok. Sadece bazılarımız daha empatik ve haberlerden daha çok etkileniyor. Ama eninde sonunda haber duyarsızlığını yaşamamız kaçınılmaz. Bu kadar bilgi bombardımanını absorbe edebilecek bir zihin yapımız yok. 

 BİLİŞSEL YETENEKLERİMİZ - ALGILAMA KAPASİTESİ

Homo sapiens son 1 milyon yılının 990 bin yılını 50 - 100 bilemedin 150 kişilik gruplar halinde yaşayarak geçirdi. Yani sahip olduğumuz tüm bilişsel yeteneklerimiz, kapasitemiz bu şartlara uygun şekilde evrimleşti. Belli bir sayının üstünde insanla iletişime geçemeyecek şekilde geliştik. Sonuç olarak bir noktadan sonra limit aşımına uğruyoruz. Eğer her duyduğumuza sanki çocuğumuzun, eşimizin, akrabamızın başına gelmiş gibi tepki vermeye kalksak bu bizi abandone eder. Bunu belki bilinçli olarak yapamıyoruz ama bir şekilde duyduğumuz şeyi kısa süreliğine algılayıp belki 5-10 dakika, boyutuna göre 1-2 saat dert ediniyoruz ve hayatımıza devam ediyoruz. Bir deprem oluyor on binlerce insan ölüyor bu durumda bile gücümüz en fazla bir kaç hafta konuya angaje olarak geçirmemize yetecek kadar işliyor. Eğer takıntılı şekilde her duyduğumuzu dert edinirsek zaten çok kısa sürede tükeniriz.

ALGILAYAMIYOR MUYUZ - ALGILAMAMIŞ GİBİ Mİ DAVRANIYORUZ?

Ben televizyonlardan verilen haberleri bu şekilde yorumladığımda yadırgamıyorum ama içimde bir yerlerde gösterdiğim duyarsızlık da beni rahatsız ediyor. Kendimi suçlu hissediyorum ama en fazla 10 dakika sonra ilgimi çeken bir başka bir haber, film, dizi, instagram fotosu, oğlumun seslenişi, karnımın acıkması, uykumun gelmesi beni kendi hayatımı yaşamaya çekiyor. Peki ama duyduğum ve geri plana attığım o haber ve haberin geriye attığım etkisi ortadan kalkıyor mu? Hayır. Azar azar birikiyor, çoğalıyor ve bir yerde patlak veriyor. Belki hiç olmadık bir yerde birisine kızarken buluyorum kendimi ya da normalde yapmayacağım şeyleri yaparken yada normalde vermeyeceğim tepkileri verirken buluyorum kendimi. Yani baş edemediğin şey senin olduğun gibi olmanı da engelleyebiliyor. Yaşam kaliteni etkileyen bir şey haline geliyor. 

Bir başka bakış açısı da şu olabilir. Belki de duyduğum haberlerin gerçek olmadığını aslında ekranda yansıyan bir filmden farksız olduğunu düşünüyorum. Bunu bilinçli olarak yapmasam da eğer TV de ise sanaldır gibi bir sonuca götürüyor aklım beni. Aslında bilinçli düzeyde belki bunu itiraf etmiyorum ama bilinç dışımda buna benzer bir sistem işliyor olabilir. Tüm mesele bilinçli yada bilinçsiz akıl sağlığını korumak. Aşırı yükleme yaşamaktan kendini korumak.

Nasıl ki elektrik üretim santrallerinden gelen milyonlarca voltluk şehir elektriği trafolarda 320 volta indirilir ve kullanılabilir hale sokulur bizler de algılama kapasitemizi aşan milyonlarca veriyi algılayabilir hale getirmek için uğraşıyoruz.

Sonraki sahnede Susan’ı bıraktığımız köy evinde buluyoruz. Doktor işini bitirmiş ve evden çıkıyor. Susan yerde kıvranırken Richard onu teskin etmeye çalışıyor. Kadın ısrarla çocukları ile telefonla görüşmek istediğini söylüyor. Ve bu sırada yine yönetmen ters köşe yapıyor. Odada bulunan yaşlı kadın ekrana geliyor. Elinde bir sigaralık var ve onu yakıp Susan’a tutuyor. Belli ki esrar benzeri bir madde sarmış. Susan dumanı içine çekiyor ve sakinleşiyor.


Bütün bu telaş ve panik sırasında yaşlı kadının sükunetini koruması çok ilginç. Bana pek gerçekçi gelmese de yönetmen bu kadına böyle bir görev biçmiş. Belki de benim çevremde böyle bir durumda bu şekilde soğukkanlı kalacak kimse olmadığı için gerçekçi bulamıyorum. 

YAŞLI KADININ GERÇEKDIŞILIĞI

O yaşlı kadının yerine kendimizi koyunca ne görüyoruz? Evinde sessiz sessiz otururken bir anda kucağında yaralı bir kadınla bir adam evine dalıyorlar, Üstelik bu kişiler yabancı. Belki bu yaşlı kadın ömrü boyunca hiç yabancı birisini görmemiştir ve şimdi bir adamla kadın evine dalmış durumda. Dilini anlamadığın bu insanlara yardım ediyorsun. Seninle iletişim halinde olan adam bir şeyler deyip seni yaralı kadınla baş başa bırakıyor. Ve sen bu inanılmaz derecede absürd olayı olduğu gibi kabul ediyorsun ve istifini bozmadan hayatına devam ediyorsun. Bana pek gerçekçi gelmedi ama yönetmenin gözünde demek ki böyle sakinliğini koruyabilecek türde bir insan hayali, varmış ki o kişiyi o şekilde filmine almış. 

DUA EDEREK RAHATLAMA

Esrarı çekip rahatlayan Susan’ın başında yaşlı kadın saçını okşarken Fatiha okumaya başlıyor. İşte bunu biliyorum. Herhalde küçükken bunu yaşamamış olan yoktur. Hastalanan çocukların (yada yetişkinlerin de olur) başını okşarken dua okuyan yaşlı teyze imgesi gözümün önündedir. Bir şekilde dua ederek hastalıklara şifa bulma düşüncesi binlerce yıldır kültürümüzün bir parçası olmuş.

Yönetmenin yaşlı kadına biçtiği rol aslında belli. Otobüstekilerin paniğinin ve soğukkanlılıktan kopmuş olmalarına tezat bir şekilde hayat önüne ne getirirse onu olduğu gibi kabul eden kamil bir kadın imgesi. Burada doğulu kaderciliğini görüyoruz. Yaşanması gereken yaşamıyor. Sen sadece sana verilen görevi ifa ediyorsun. Yönetmen bu kadını kullanarak telaş içinde yaşanan hayatın alternatifini sokuyor gözümüze.

Başın okşanırken iç rahatlatıcı mırıldanmalar duymak kimin hoşuna gitmez. Doğunun hekimi değil mi bu kadın? Batının teknoloji ile gelişirken unuttuğu şey değil mi? Aslında hepimiz başımızın okşanmasını ve içimizi rahatlatacak mırıldanmaları duymak istemiyor muyuz? İşte bu kadın bu telaş içindeki sükuneti ile bu görevi yerine getiriyor. Kendi telaş içindeki hayatımızla bu durumu anlayıp gereken değeri verebilir miyiz bilemiyorum.

Bu sırada otobüsteki diğer turistler sıcaktan dolayı “fenalık!” geçiriyorlar. Dangalaklar otobüsten inip gölge bir yerde dinlenmek varken arabadan inmediklerinden çöl sıcağında arabanın içinde pişiyorlar. Bunu yapanlar arasında Fransızca konuşanlar var. Yani bu turistler sadece Amerikalı değil. Yani bu otobüs her çeşit sömürenle!!! dolu. Otobüsten bir dangalak kendisine görev edinip Richard’a gidiyor ve 30 dakika içinde ambulans gelmezse onları orada bırakıp gideceklerini söylüyor. 

NEDEN YAŞIYORUZ?

Otobüsteki diğer yolcularla ilgili söylemek istediğim şey şu: onları her gördüğümde tüylerim diken diken oluyor. Bu insan türü nefret ettiğim her şeyi simgeliyor. Eğer insan olmanın az da olsa bir anlamı varsa işte bu tipler bu anlamın tam zıttı durumundalar. Yani eğer zor durumda olduğumuzda bile birbirimize yardım etmeyeceksen gerçekten soruyorum: “neden yaşıyoruz?

TÜM BATILILAR MI BÖYLE?

Bu insanların tavırlarını doğru buluyor musunuz? Siz bu insanların yerinde olsanız onlar gibi mi davranırdınız? Bu ve buna benzer sorularla bir anket çalışması yapılsa sonuç ne çıkardı acaba. Cevapların bunlar gibi davranırdım diyenleri dünyanın hangi coğrafyasından ve hangi toplumsal sınıftan çıkardı çok merak ediyorum. Ben sanırım bu tiplere gıcık olduğuma göre (eğer bunları tipik bir batılı olarak ele alırsak) sanırım doğulu bir zihniyete sahibim. Ama kimseye de haksızlık etmemek lazım. Bu tavrın tüm batı ülkelerine yansıtılması doğru olmayabilir. Neticede tüm film yönetmenin bakış açısı doğrultusunda işliyor. Yani sırf bu filme bakarak, batılılar şöyle, doğulular böyle demek yanlış olur.

FAS -4

Filmin 1:30 dakikasına geldiğimizde sahne tekrar Fas’a geçiyor. Ezan sesi duyuluyor ve turist rehberinin namaz kıldığını görüyoruz. Brad Pitt’in oynadığı Richard baygın şekilde yatan karısının başucunda oturuyor. 



Sonraki sahnede bir kız çocuğu odaya çay olduğunu düşündüğüm bir içecek getiriyor. Bu kız rehberin 5 çocuğundan 3. sü imiş. Bu andan itibaren konu çocuk sahibi olmaya geliyor. Richard iki çocuğu olduğunu söylüyor ve rehber daha çok yapmalısın diyor. Richard senin kaç eşin var diye soruyor ve rehber sadece birine bakabiliyorum diyor.

ÇOCUK SAHİBİ OLMAK - ÇOCUK ALGISI- ÇOCUĞUN ÖLÜMSÜZLÜKLE İLİŞKİSİ

Çocuk sahibi olmak ve çocuk algısı zamanla değişen bir şey. Bütün dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de bu değişim yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Çocuk sahibi olmaya yüklediğimiz anlam değişiyor. Bu filmde de arka planda çocuklar var. Richard ile Susan’ın çocukları, Amelia'nın evlenen oğlu, Japonya'daki kız ve Abdullah’ın çocukları (Yusuf, Ahmet ve Zehra). 

Belki de toplumların değişimi çocuk algısı ve/veya ihtiyacı tarafından şekilleniyor. Belki de tüm kültürler insanların çocuklarını hayatta tutabilmek için bulunan yöntemlerle gelişti. Çocuk sayısı yada çocuklara gösterilen ilginin niteliği, çocukların ne tür görevleri olduğu, çocuklardan beklentiler, tüm bunlar bir aile kurulması ve kurulan ailenin varlığının sebepleri için parametreler. Hayata tutunabilmek ve çocukların varlığı, bu iki olguyu birbirinden ayırmak mümkün değil. Bu iki olgu ayrılmaz bir bütünlük oluşturuyor. Belki zamanla ve/veya coğrafyaya göre çocuğa yüklediğimiz anlam değişiyor ama değişmeyen şey insanlar için çocukların bir şekilde yaşama sebebi yaratması. Ölümsüzlük arayışında olan insanın tek gerçek ölümsüzlük yolu çocuk sahibi olmak. Çocuktan başka her şey bir şekilde geçici, uçucu ama çocuk öyle değil. 

Çocuğa yüklenen anlamlar değişse de değeri değişmiyor. Bir yerde fazla sayıda olması önemsenirken, bir yerde erkek olması önemseniyor. Bir yerde çocuklar işgücü olarak görülürken, bir yerde sevilecek bir eşya gibi görülüyor. Bir yerde sahip olunan bir malmış gibi görülürken bir yerde baş tacı edilen en değerli varlık gibi görülüyor. Bütün bu çocuk algıları da kültürün nasıl ilerlediğini ortaya koyuyor.  

Sonraki sahnede bir polis geliyor ve ambulans bulamadıklarını söylüyor. Richard bu duruma çıldırıyor ve polise bağırmaya başlıyor. Bana hemen bir ambulans bulun diyor ama bunu şu şekilde söylüyor: “find me fucking ambulance”. Elçiliğiniz ilgilenecekmiş diyor polis ve Richard burası sizin ülkeniz benim elçiliğim ne yapabilir ki, sizin bir şey yapmanız gerek diyor. Ambulansı Amerikalılar durdurmuş ve helikopter göndermek istemişler ama bir sorun çıkmış. Polis politik bir sorundan bahsediyor. Richard bu durum ateş püskürüyor ve küfrederek yürümeye başlıyor. Bu sırada karşısına otobüsle ayrılmak istediklerini söyleyen şişman Amerikalı çıkıyor ve yine tekrarlıyor, hava kararmak üzere ve biz burada daha fazla kalamayız deyince Richard adamın üstüne yürüyüp on yere yatırıp tartaklıyor. Diğerleri araya girip ayırıyorlar ve Richard eğer buradan ayrılırsanız seni öldürürüm diyerek bağırıyor Amerikalıya.

Richard sonraki sahnede telefon görüşmesi yapıyor. Hemen ambulans gerektiğini söylüyor ve karşıdaki kişi uğraştıklarını ama bazı politik sorunlar olduğunu söylüyor. Elimden geleni yapıyorum, olay haberlere çıktı diyor. Bu sırada dışarıdan motor sesi duyunca hemen telefonu atıp koşmaya başlıyor ve görüyoruz ki otobüs gidiyor. 


Belki aynı konu üstünde çok durdum ve kendimi tekrar ediyorum ama şimdi araya girmek ve hissettiklerimi yazmak istiyorum. Ben bu bencilliği anlayamıyorum. Bu sadece bencillik değil aynı zamanda kötülük. Ölmek üzere olan bir kişiye yardım etmeye çalışmadılar bile. İnsanlar kendi dertlerine düşmüş durumdalar. Bu gerçek olabilir mi? Aynı durumda ben kalsam başına böyle bir dert gelmiş kişileri terk eder miyim? Kesinlikle hayır. Bunun insan olmanın bir gereği olduğunu düşünüyorum. Bunun ahlaksız bir tutum olduğunu düşünüyorum.  Yönetmen otobüs yolcularının bunu yapacağını bize hissettirmişti. Onları batının kötülüğünün simgesi olarak kullandığı çok açık.



Richard çaresiz ve yıkılmış şekilde bakakalıyor otobüsün arkasından. (Abdullah’ın daha önce bir çaresiz bakışı vardı bu da ikincisi oldu.)

FAS - 5

1:53’de Fas’a dönüyoruz. Richard karısının başında. Susan kocasına ölürsem çocuklarla sen ilgilen diyor, özellikle sen ve Mike diyor. Bir daha asla onları bırakma diyor. Bu sırada çok insani bir şey yaşanıyor. Susan altına çiş yapıyor. Richard yakınında duran rehberden bir tava istiyor. 

SEVDİĞİN ZAMAN

Bu andan sonra yaşanan sahne o kadar etkileyici ki. İki kişi arasında yaşanabilecek en mahrem an. (tam olarak durumu ifade edecek kelime bulamıyorum) Bir kişinin koşulsuz bir başka kişiye gönülden yardımcı olması. Normalde utanılacak bir hareketin en masum olduğu an. Normal şartlar altında kimse böyle bir duruma düşmek istemez. Kimse bu kadar yardıma muhtaç olmak istemez. Ama hayat böyle bir şey işte. Sevdiğin insan için ne gerekiyorsa yaparsın. Yaptığın şeyin ne olduğunun önemi yoktur. Yapman gerekeni sorgulamadan yaparsın.   

DUYGU PATLAMASI - SIÇRAMASI

Susan kocasının yardımı ile işeyebilince tam bir rahatlama yaşıyor. Richard ona o kadar şefkatli ki o an. Onu öpüyor, saçını okşuyor. Bu sırada garip bir duygu geçişi yaşıyorlar. Sevgi dolu şefkatli öpücüklerin şehvetli bir öpüşmeye dönüşmesi anında gerçekleşiyor. Şaşırtıcı bir an. Bu durumda bu kadar ateşli öpüşmelere şahitlik etmek biraz yadırgatıcı. Ve ardından bir duygu geçişi daha. Kadın hıçkırarak ağlamaya başlıyor.

Daha önce Susan'ın Richar'ın elini tuttuğu sahnede uzun süredir belki de birbirlerine temas bile etmediklerini düşündüğümü yazmıştım. Bu yakınlaşmanın abartılılığının arkasında bu olabilir. Yani o kadar uzun süredir aralarında bir etkileşim yok ki bu anormal anda temas açlıkları ortaya saçılıveriyor.



Aslında burada ne yaşandığını anlamak yada çözmek bizi biraz aşıyor. Çok fazla duygu var orada. Korku, üzüntü, kaygı, pişmanlık, çaresizlik… O kadar yoğun ve fazla ki (hem nitelik hem nicelik olarak) insanın normal olması mümkün değil. Zaten bir sonraki an Richard'ın sözleri konunun ne kadar derin olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor.


BAŞIMIZA GELEN KÖTÜLÜKLERE VERDİĞİMİZ TEPKİ

Sammy’nin ölen üçüncü çocukları olduğunu filmin başında görmüştük. Bu ölüm Susan’la Richard'ın dengesini bozmuş. Kendilerine, eşlerine kızmaları, kırılmaları aralarının bozulması ve yaşadıkları acıdan kaçma ihtiyaçları... Sorumlu aramak, suçluyu bulmak... İşler yolunda gitmeyince illa ki bir cevap bulmak istiyoruz. Yaşadığımız o sıkıntının bir sorumlusu olmalı. Belki ben hatalıyım, belki karşımdaki ama mutlaka bir muhatap olmalı. Boşlukta asılı şekilde duramaz. Yaşadığımız üzüntü verici şeyleri sadece başımıza geldi deyip geçiştiremiyoruz. Acaba bebek uyurken annesi onu emziriyordu ve Susan farkına varmadan nefessiz kalmasına ve bebeğin ölmesine mi yol açtı? Bu durumda insan kaçınılmaz olarak kendisini suçlar. Peki ya eşinin durumu. O kadar can sıkıcı bir durum ki.

Bir şekilde Susan Ve Richard da buna benzer durumlar yaşamışlar. O çiş yapma arkasından sarılma ve öpüşmenin arkasında bu duygular ve düşünceler var. Birbirlerini ne kadar sevdiklerini hatırlatan bir an yaşamış oldular. 

UNUTMAK DEVAM ETMEK İÇİN ZORUNLU

Richard bu iç dökme ve/veya hesaplaşma anından sonra “yüzünü yavaş yavaş unutuyorum” diyor. Aslında insan olmanın yada hayatımıza devam edebilmemizin yolu da bu değil mi? Yaşadığımız şey ne kadar üzücü olursa olsun bir süre sonra bunu unutacağımızı biliyoruz. Bu insanın kendisini suçlu hissetmesine yol açıyor. Ben ne kadar kötü bir insanım ki bu kadar acı verici bir olaya gereken değeri veremiyorum diyor insan. Nasıl bir insanım ki bu kadar önemli bir olayı unutabiliyorum. Evet acı ama gerçek (belki de ne kadar duygusuz gibi gözükse de,) (neyse ki) biz böyleyiz. Bu sayede yaşamaya devam edebiliyoruz. Ne kadar görmezden gelsek de ölüm her an bizimle. Bu bazen en sevdiklerimiz de olabiliyor.

Filmin en etkileyici sahnelerinden birisi olan bu anı geride bırakıyoruz. Richard’a telefonda bilgi veren birinin sesini duyuyoruz. Politik bir şeylerden bahsediyor ve Richard çıldırıyor. Onun için şöyleymiş, böyleymiş bir önemi yok. Bu konuşma esnasında arka planda tahtadan bir sedyeyi taşıyan iki kişi gözüküyor. Sonra Susan bu sedyede taşınırken görüyoruz. Bu esnada telefondaki sesin resmi bir şeyler söylediğin duymaya devam ediyoruz. Daracık sokaklardan sedye taşınırken ve telefondaki adam yapması gereken resmi konuşmayı yaparken görüntü değişiyor.

FAS - 6 

Hemen arkasından bir helikopter geliyor ekrana. Susan tahta sedyede. Helikopter köyü tozu dumana katarak iniyor. Köylülerin şaşkın bakışları arasında sedyeyi helikoptere taşıyorlar. Richard rehbere sarılıyor ve cüzdanından bir tutam para çıkarıp ona uzatıyor. Ama rehber bunu kabul etmiyor. (İşte adına ne dersek diyelim ister doğu batı, ister çevre merkez. Hayata ve insana bakış farkı bu sahnede o kadar çarpıcı şekilde gözüküyor ki.) 



Rehberden ayrılırken Richard’ın bakışı. Kendisini terk eden bir otobüs adam ve hiç çıkar gözetmeksizin ona yardım eden köylüler. Bunun sebebi kapitalizm mi, din mi, kültür mü ya da hepsi mi bilmiyorum ama fark ortada. Sadece bu durum üstüne bile tez yazılabilir. Yani kırsal kültürde yetişen insanların insan ilişkilerine bakışı ile şehirli insanların sosyal ilişkileri. İster Fas, ister Meksika yada Japonya olsun gördüğümüz şey bu. İçine doğduğumuz coğrafya nasıl insanlar olacağımızı belirliyor.  

Helikopter havalanıyor ve köylülerin bakışları arasında uzaklaşıyor. Fas’ın büyük bir şehrindeki bir hastanenin helikopter pistine iniyor. Hava kararmış durumda. Takım elbiseli kişiler, haber sunan muhabirler görülüyor. Susan bir sedyeye alınıyor. Bir basın ordusunu yararak hastanenin içine giriyorlar.

Richard ameliyathane önünde beklerken hekim geliyor. Karınızı acilen ameliyat etmemiz gerekiyor, kolunun durumu ciddi diyor. Kangren riski var diyor ve ameliyathaneye dönüyor.

Sonraki sahnede Richard ve Amelia’nın telefon konuşmasını görüyoruz. Sanırım bu konuşma filmin başında şahit olduğumuz görüşme. Çocuklara bakacak birini bulmak için Rachel’in yardım edeceği bilgisinin verildiği görüşme. Sen izinlisin dediği görüşme bu. Sonra Mike’la yani oğluyla görüşmek istiyor. Mike okulda olanları anlatmaya başlıyor hemen. Bir yengecin elini ısırdığını söylüyor. Ve Richard ağlamamak için zor tutuyor kendini. Sonra kendisi için çok önemli olan olayları sırasıyla anlatırken artık Richard tutamıyor kendini. Oğlu safiyane bir şekilde konuşmaya devam ederken sahne değişiyor.



Bu görüntü Fas-Susan bölümünün son görüntüsü. Daha sonra Japonya bölümünde Richard ve Susan'ı hastaneden taburcu edilirken göreceğiz ama bizim kısmımız burada bitiyor.

YAŞAMAK İÇİN SEBEP

Bebeklerinin ölümünün baskısına dayanamayıp yaşadıkları hayattan kaçmaya çalışan bir çift öyle bir olay yaşıyorlar ki gerçekte neyin önemli olduğunu sorusunu sormamıza yol açıyor. Kendilerinden, yaşamaktan, birbirlerinden bıkan bir çift var ortada. O kadar dengeleri bozulmuş ki saçma sapan bir yere tatil için gelmişler. İki çocuklarını bir bakıcıya emanet etmişler.

Bazen insanın içinden hiç bir şey yapmak gelmez. Bazen neden yaşadığımızın hiç bir önemi olmaz. Sadece nefes alıp vermektir bazen yaşamak. Öyle sarsıcı bir olay ki yaşadıkları... Karı koca olarak ne yapmaları gerekiyordu? Böyle zamanlarda insan ne yapmalı? Başımıza gelen acı olaylardan sonra bile aslında yaşamaya devam etmek zorunda olduğumuz gerçeği ortada duruyor. İnsanın çocuğunun ölmesi ile yarışabilecek acı çok azdır. İnsanların yaşadıkları acı deneyimlerle baş edemeyip intihar ettiklerini biliyoruz. Zaten bir şekilde bu filmin Japonya bağlantısında intihar eden birisinin olması (gerçi neden intihar ettiğine dair ipucumuz yok) intiharın da hayatın bizi zorladığı anlarda yapılan alternatif bir seçim olduğunu hatırlatıyor.

Richard ve Susan çok acı bir deneyimin ardından kendilerine bir mola vermek için Fas'a geliyorlar ama burada ölümle yüzleşiyorlar. Ve eğer ölürse arkada bırakacağı iki çocuklarının olduğu gerçeğini görmelerini sağlıyor bu saçma kaza. Aslında filmin ana fikirlerinden birisi bu. Yani başımıza ne gelirse gelin yaşamak için bir sebebimiz her zaman vardır.

bottom of page