7. Engin Geçtan / İnsan Olmak / Sorumluluktan Kaçış

Bir önceki bölümü (Kaygı) çok önemsemiş ve iki ayrı kısımda yazmıştım. Kaygılı olan insanın nasıl kendini keşfetme ve hayatını yaşama konusunda sıkıntı yaşayacağının üstünde durmuştum. Kendini tanımak her şeyin başı. Şimdi de bu bölümle insanın nasıl kendisini ortaya koyamadığını, neden değişim zor olduğunu göreceğiz. Buraya kadar iğneyi ana-babalarımıza batırmıştık. Şimdi biraz da çuvaldızı kendimize batırma zamanı.




Sorumluluk denince çoğu insanın aklına, ailesi, çalıştığı kurum ve dostlarına karşı «görevleri» gelir, ama kişinin kendisine karşı görevi olan «iyi yaşama sorumluluğu» ndan pek söz edilmez.
Örneğin çocuk, ihtiyaçlarını bir görev yaparcasına karşılayan ana-babadan çok, kendisini dürüstçe «yaşama» ve yaşama doğrudan «katılma» yürekliliği gösterebilen bir ana-babayı yeğler.
Nasıl yaşanacağını bilemeyen ana-babaların çocuklarına verdikleri öğütler ve uyguladıkları kurallar çocuğun ileriki yaşamı için gerekli olan rehberliği sağlayacak nitelikte olamaz. Buna karşılık, iniş ve çıkışlarıyla yaşamı olduğu gibi kabul edebilen, duygusal tepkilerini gizlemeyen ve çevresindeki olaylara yüreklice katılabilen ana-babaların çocukları, yaşama etkin bir biçimde katılmayı ürkütücü bir durum olarak algılamazlar.

İyi yaşama, yaşama doğrudan katılma, nasıl yaşanacağını bilme, çevresindeki olaylara yüreklice katılma... Zaten bu algı kapasitesine sahip anne babalarımız olsaydı biz böyle olur muyduk? Zaten onların anne babası sağlıklı olsalardı onlar böyle olur muydu? Bu işin iğne kısmı. Tamam, iyi örneklere sahip olmadığımızı artık biliyoruz. Tamam, ana-babalarımız bize yol gösteremediler kabul ediyoruz. Sonra? Kitaba devam edelim.


Dost acı söyler: geçmişimizin kötü anılarından sıyrılarak kendi sorumluğumuzu üstlenmekte zorlanıyoruz. Bunun çok zor olduğunun farkındayım. Benim için 10 yıldan fazla sürdü. Hala da tam anlamıyla ne geçmişimle ne de ailemle barışığım ama geçmişe kıyasla çok yol katettim. Önceki yazılarımda bahsetmiştim. Ailenizle aranızdaki bağı koparmadıkça yani onları suçlamaya devam ettikçe bir adım bile ilerleyemeyeceksiniz. Tek yol onları yok saymak. Emin olun bu bir oyunsa bu oyunu ancak bu şekilde kazanabilirsiniz. Onların gölgesinden çıkıp yaşama sorumluluğunu elinize almak zorundasınız.


Başkalarını suçlayarak yaşamanın çok garip bir zevki var. İnsan bu duyguya yada bakış açısına bağımlı oluyor. Nasıl bir alkolik içki içemeden duramazsa yaşama sorumluluğunu başkalarına atmak da o derece bağımlı bir hareket. Bu uyuşturucu etkisindeymiş gibi yaşamanıza sebep oluyor. O kadar kolaylaşıyor ki her şey. Kendi başarısızlıkların sorumluluğunu başkasına atınca sanki kötü yaşamamış gibi oluyoruz. Sanki boktan hayatımızı biz değil de onlar yaşıyormuş gibi. HAYIR, bu boktan hayat bizim ve bunu düzeltmek de sadece bizim elimizde. Ana-baban senin böyle olmandan dolayı suçlu ve cezayı sen çekiyorsun onlar değil. Bir mahkum olduğunu düşün, hapistesin, hapisten kaçma şansın var ama sen kaçmak yerine sürekli haksız yere hapse atıldım diye ağlayıp durmaktan hapisten kaçma şansını göremiyorsun. Haklısın haksız yere hapse tıkılmış durumdasın ama buna ağlayarak geçirdiğin her vakit senin yaşamanı engelliyor. YAPMA. VAZGEÇ ARTIK. Cezayı sen çekiyorsun başkası değil. Bu şekilde yaşamaya devam ederek sadece sen zarar görüyorsun başkası değil. Kendine itiraf et. Nasıl alkolizmle mücadele insanın alkolik olduğunu kabul etmesiyle başlıyor, sen da itiraf et: BEN KENDİ SORUMLULUĞUMU ÜSTLENMİYORUM. YAŞAMAKTAN KAÇIYORUM.


Yapılması gerekeni yapmak yerine, sürekli kendini lanetlemek de bir uyuşturucu olarak kullanılabilir.
Yüzyıllar boyu kahır ve üzüntüden doyum sağlamayı bir yaşam biçimi olarak benimseyip, bunu türkülerine, şarkılarına ve edebiyatına yansıtmış olan bir toplumun bireyleri, çağdaş dünyanın farklı beklentilerinin kendilerini uyanmaya ve etkin olmaya zorlamasını kızgınlıkla karşılayabilirler.
insanın kendisinden kaçabilmesini sağlayan ve yaşamını sürdürebilmesi için zorunlu olan uyuşturucu bir madde gibi kullanılan üzüntü ve umutsuzluk, çevredeki insanlara istediklerini kabul ettirebilmek için de kullanılabilir.
Kahır ve üzüntü, insanın kendi varoluş alanını daraltabilmesini ve dolayısıyla sorumluluklarını azaltabilmesini sağlar.

Bir yerde durdurmam gerekiyor kendimi. Daha önce de söylemiştim, bu kitabın her bir kelimesi alıntı yapmaya, altını çizmeye, yüksek sesle okumaya değer. Belki bir cümlesi size hitap etmiyor olabilir ama eminim bir sonraki cümle tam de sizi tarif ediyor olacak.


Bir kaç alıntı yaptım. İnsanın kendisine acıması, kendisine üzülmesi, kendisini lanetlemesi, mağdur olması... bunların hepsi içten içe zevk veriyor. Başkalarının da size acımasını, size hak vermesini, yaşadığınız kötü çocukluk yüzünden böyle olduğunuzu bilmesini istiyorsunuz. Ben başarısızım ama ana-babam yüzünden, ben utangacım ama... ben içine kapanığım ama... ben kimseye hayır diyemem ama... hep onlar yüzünden. Onlar beni bu hale getirdi. Yoksa ben çok becerikli, çok çalışkan, çok iş bilir, çok tuttuğunu koparan, çok azimli, çok hırslı, çok sabırlı, çok, çok ,çok... birisiyim.


Lütfen bu bağımlı halden kurtulun. Kendinizi fark edin. (Tekrara düşmeyeyim. Kendi sözlerine aşık olan belagat ustalarına dönüyorum)



Belki sizde belki de çevrenizdeki kişilerde bu durum vardır. Yada her zaman değil ama bazen yaşıyorsunuzdur. Altı çizilmesi gereken kısım: yetişkin yaşam için gereken yetenekleri geliştirememiş insan... Ne diyorsunuz? Doğru değil mi? Daha önceki yazımda donanıma sahip olmak şeklinde anlatmıştım bu durumu. Tekrar etmeyeyim. Ama ne kadar önemli olduğunu görmeniz şart. Şunu kabul etmek gerekiyor: gereken yeteneklere sahip değiliz. O yüzden yaşamla baş edemiyoruz, o yüzden kaçıyoruz. Savaşabilecek gücümüz olsa zaten kaçmamıza da gerek kalmayacak. Önemli olan bunu bir an önce tespit etmek. Ne kadar durumun ciddiyetini fark edersek o kadar çabuk önlem alabiliriz. Yetenek eksikliği konusunda ayrı bir yazı yazmak gerek belki de.


Gerekli desteği bulamayıp, aşırı korununca ne oluyor? Senin için sorunları ana-babanız çözmüş oluyor ve çözüm bulma yeteneği geliştiremiyorsunuz.

Sık kullanılan kaçış mekanizmalarından biri de, kişinin sorumluluklarını kendisi dışındaki kişilere ya da durumlara aitmiş gibi algılaması biçiminde görülür.

Suçu başkasına atmak kadar kolay bir şey yok. Belki bazen yaşadığımız sorunlarda gerçekten suçlu başkası olabiliyor ama eğer gerçekleri görmek istemezsek suçlunun aslında kendimiz olduğunu itiraf edemiyoruz.



Kendini ortadan kaldırırsan acı da çekmezsin. Bu strateji işe yararmış gibi gözükse de "cesurlar yaşar, korkaklar hayatta kalır" mottosunu hatırlatan bir duruma sokarız kendimizi. Özerk olmak ne demek? Kendi kendini yönetebilmek. Bir insan nasıl kendisini yönetir. İlk koşul önce başkaları tarafından yönetildiğini anlamak gerekir. Eğer bir kukla gibi yaşadığını görmezsen nasıl kendi ayaklarının üstünde durabilirsin ki? Hayatın Anlamı yazımda bahsetmiştim (Sürekli yazdığım yazılara atıfta bulunuyorum ama aynı şeyleri tekrar etmemek için. Bütün konular birbiri ile bağlantılı)


Özerk olmak için ilk adım ben kendi hayatımı kendim yaşayacağım demek. Diyelim 20'li yaşlarınızın başındasınız ve şu ana kadar hep sizin için kararlar alındı. Kimsiniz, nesiniz, sizi siz yapan ne, nelerden hoşlanırsınız, tutkularınız neler bilmiyorsunuz. Bir plan yapın. Kendinize bir süre tanıyın. Eksiklerinizi tamamlamak için bir süreye ihtiyacınız var. Özerk olmak için yapılması gerekenler var. Hazırlıksız bir şekilde hayata atılamazsınız. Kendinizi hazırlamanız için de hem paraya hem zamana ihtiyacınız var. Sanırım bunun için de ayrı bir yazı yazmak gerekecek. Şimdilik burada bırakıyorum. Kitaba devam edelim.



Bazı insanlar ise bireyleşmekten vazgeçerek derinlikten yoksun bir yaşam sürdürürler. Böyle bir kişi, toplum kurallarına ve inançlarına sarılarak kendisinden kaçmaya çalışır ve toplumun uzantısı olan bir robot durumuna gelir. Bu tür insanlar kendilerini yaşamama karşılığında çevreden saygı görürler.

Kendisi olmak zor geldiğinden yada özerk olmaktan vazgeçtiğinden insan bir grubun parçası olarak yaşamaya devam edebilir. Bunda ilk etapta sorun yok gibi dursa da aslında kendisi olarak yaşamaktan vazgeçen kişi sadece hayatta kalmayı tercih etmiş demektir. Kendi içindeki eksikliği dinde aramak ve yaşamamayı tercih etmek çok sık görülen bir karar gibi duruyor. Kolay yolu seçmek, toplumun saygın bir üyesi olmak adına birey olmaktan vazgeçmek. Başka türlü bir hayat yaşayabilecekken yaşamamayı seçmek.


Yaşamaktan kaçmanın onlarca yolu var, bazısı akşamları evlerine gelmeyip kahvelere, barlara giderken bazıları kumar oynamaya giderler. Ortak nokta kendilerine tahammül edemezler. Yalnız kaldıklarında ne yapacağını bilemezler.


Çocukken geceleri uykuya dalmakta zorlandığımı hatırlıyorum. Anne babam hemen her akşam ya bir misafir ağırlarlardı yada bir komşuya misafirliğe giderlerdi. Ben ise odamda karanlıkta uykuya dalmaya çalışırdım. Nefret ederdim. Birisi başımı okşasın isterdim. Şimdilerde oğlumu her gece kitap okuyarak ve başını okşayarak uyutuyorum. Çocukken yaşadığım huzursuzluğu yaşasın istemiyorum. Birbirini sevmemek karı koca baş başa kalmaktan öyle korkuyorlarmış ki yalnız kalmamak için ellerinden geleni yapıyorlarmış. Bu arada beni sevdiklerini söyledikleri halde neden umursamıyorlardı. Neden beni huzurlu bir şekilde uyutmuyorlardı. Sadece cehalet mi? Bu duyarsızlık, bu umursamazlık neden? Madem bir çocuğa bakamayacaksınız niye doğuruyorsunuz? Bu yazdıklarımı hala geçmişi ile barışamamış diye algılamayın. Bunları belki anne baba olduğu halde benzer şeyleri yapanlar varsa yapmasınlar diye yazıyorum.


Toplumumuzun özellikle aydın kesiminde gözlemlenen bir diğer kaçış mekanizması ise, duygu, sezgi ve duyarlık gibi içsel yaşantıların yerini düşüncenin almasıdır. Yaşamak, yaşantı üretmeyi, yaşama katılmayı, yorum yapmak yerine duygusal tepkiler verebilmeyi ve içsel yaşantılarımızı algılamaya çalışarak o doğrultuda hareket edebilmeyi içerir. Ama bu, düşünmeden yaşamak anlamına de gelmez. Çünkü ancak ilkel toplumların üyeleri, olgunlaşmamış yetişkinler ve çocuklar düşünce ve mantığı gereğince kullanamazlar. Yoksa düşünce, benliğimizin ayrılmaz bir parçasıdır.

Bu durumu üniversite yıllarında yaşadım. Haftada 2-3 kitap okuduğu bu dönem sanki kendimi edebiyata, sanata, felsefeye adamışım gibi davrandığım ama aslında yaşamayı beceremediğim için kaçtığım dönemdi. Üniversiteye girmiştim ama adapte olamamıştım. ODTÜ'de okuyordum ama Antalya'da bir devlet lisesinden mezun olmuştum. Utangaç, sıkılgan, içine kapanık bir kişiydim. İçimde fırtınalar kopuyor ama kendimi ortaya koymaktan da deli gibi korkuyordum. Çözümü kitaplara kaçarak buldum. Madem ki yaşayamıyordum o zaman sanki çok erdemli, ulvi bir şey yapıyormuş gibi davranmalıydım. Okuyabildiğim, ilgi alanıma giren her şeyi okuyordum. Entellektüel olarak gelişiyordum ama içimdeki çocuk büyümüyordu.

Çevremizde, yaşayacağı yerde nasıl yaşanması gerektiğini sürekli tartışan insanların sayısı hiç de az değildir. Ama gün boyunca yalnızca tartışan bir insan ne yaşamış, kendine ve çevresine ne katmış olabilir ki?

Evet aynen öyle.

Ama genelde, yaşantıya dönüşmemiş bilgi gerçek bilgi değildir. Ya da Konfiçyüs'ün deyişiyle, «Bilmek uygulamaktır!»
Yapıcı ve yaratıcı düşünce yeni yaşantılara açılmanın hazırlığıdır. Eleştirici düşünce ise geçmişte yapılmış olan hataları yinelememeyi sağlar. Oysa, günümüzde pek çok insan soyut kavramlar içinde kendilerini yitirerek gerçek benlikleriyle yüzleşmekten kaçınmaya çalışmaktadır. Duygusal yakınlıktan ürken bu kişiler, incinme olasılığını azaltmak için düşünce aracılığıyla ilişkiye geçerler.
Bir düşünce tartışmasının üstesinden gelememek, duygusal bir yaşantı sonucu zedelenmekten daha az acı verir. Üstelik, mantık ve yorumlama öznel bir biçimde kullanılabilir. Çünkü, bir olaya nasıl bakarsak bize öyle görünür. Bu nedenle, yaşanan olaylara ilişkin gerçek duyguları seçerek gerekli tepkileri vermek yerine, olayları yorumlama ve bazen de yargılama yolu yeğlenir. Aslında bunu herkes arada bir yaparsa da, süreklilik kazandığı zaman insanın kendisine giderek yabancılaşmasına neden olur.

Yine neresini kırpacağımı bilemediğim bir bölüm daha. Eleştirile eleştirile eleştirmeyi öğreniyoruz. Asıl bakış açısı yaratıcı ve yapıcı olmalıyken biz kısır döngü içinde yuvarlanıyoruz. Entellektüel faaliyetlerle ilgilenince kendimizi havalı hissediyoruz. Okumayan insanları hor görmemiz de kolaylaşıyor.Onlara cahil gözüyle bakıp kendimizi bir üst konuma yerleştiriyoruz. Duygusal açıdan o kadar hassasız ki birisinin bizi üzmesinden o kadar korkuyoruz ki kendimizi düşünce evrenine hapsedip duygusal ilişkilerden uzak tutarak yıpranmaktan da kaçmış oluyoruz.


Öyle zaman olur ki, sorumluluğumuzun bir başkası tarafından üstlenilmesini isteriz. Bazen ise bir diğer insanın sorumluluğunu üstlenmemiz gerekir. Bir başka deyişle, arada bir çocuk olur ya da çocuk olma ihtiyacında olan bir yakınımızın ana ya da babası oluruz. Dengeli bir biçimde olmak koşuluyla böylesi dayanışmalar yaşamın doğal bir parçasıdır. Çünkü aslında kimse kendi kendine yeterli olamaz. İnsanlara gereğinde «hayır!» diyebilmek ve bundan ötürü suçlanmamak kadar, onlardan bir şeyler isteyebilmek ve beklentilerimizi hissettirebilmek de kendimize karşı sorumluluğumuzun bir parçasıdır. İnsanlara verebilmek de öyle!
Çocukluk dönemlerinde sürekli yönetilmiş ya da gerekli rehberlikten yoksun bırakılmış olan kişiler, kendi seçimleriyle değil, tehditle güdülenirler.

kendi zamanının yönetim sorumluluğunu üstlenmeyi öğrenememiş olmaktır. Ne var ki, eyleme geçmeyi ertelerken organizmanın kullandığı enerji, eyleme geçmiş olsaydı kullanmış olacağı enerjiden çok daha fazla olduğu gibi, kişinin kendine karşı olan saygısının azalmasına da neden olur. Çünkü en sonunda eyleme geçmek «zorunda» kaldığımızda bu artık kendi seçimimiz olamaz. Kendi seçimimizin dışında sürüklenmiş olmanın bedeli ise mutsuzlukla ödenir.

Her zaman konuştuğumuz konu. Basit olanı seçiyormuşuz gibi gözüküyor ama aslında zamanımızı doğru kullanmadığımızda sürekli bir mecbur kalma durumu yaşıyoruz. Kendi seçimimizle değil de mecbur kaldığımız için yaşıyoruz. Çocuklarımıza öğretebileceğimiz en önemli şey disiplinli olmak. Çok zor olduğunu biliyorum, birebir yaşıyorum ama iyi bir yetişkin olmanın yolu bu. Sanırım burada da genetik kodlar çok rol oynuyor. Yani insanın yapısında nasıl bir eğilim var. Disiplinli olma eğilimimi baskın savsaklama mı? Eğer disiplin yapınızda ise yani doğal yetenekleriniz arasında bu varsa işiniz daha kolay.


Zamanımızın sınırlı olduğunu biliyoruz ama gereken değeri vermiyoruz. Daha önce de söyledim ben dindar değilim bu yüzden öte dünyaya da inanmıyorum. Öte dünyanın olmadığını bilerek yaşamak şöyle bir durumu algılamanızı zorunlu kılıyor. Bu içinde bulunduğum hayat benim tek hayatım. Ötesi yok. O zaman bunu maksimum düzeyde verimli geçirmeliyim. Kaybedecek zamanım yok. Yaşamımı anlamlı hale getirmek için emek harcamak, kafa yormak zorundayım. Yaşam sürekli bir keşif yolculuğu. Keşfettikçe gelişiyorsun, öğrendikçe büyüyorsun. Kaytaracak kadar lüksümüz yok. Ya doğru dürüst insan gibi yaşarız ya da bom boş bir hayat yaşar yok olur gideriz. Tercih sizin.


Sorumluluktan Kaçış konusunu çok iyi anlamak gerekiyor. Kendimizi tanımak konusunda önümüzdeki engellerden birisi ve belki de en önemlisi. Çuvaldızı kendimize batırmamız gereken kısım bu. Bu hayat bizim ve bizim yerimize kimse yaşayamaz. Aynı şeyleri tekrarlamayayım ama kimseyi suçlayarak yolumuza devam edemeyiz.


Bir sonraki bölüm Yalnızlık olacak.



#sorumluluk #ana #baba #yaşam #varoluş #yetişkin #yetenek #özerk #olgunluk #bilmek #yapıcı #yaratıcı #eleştiri #çocuk #seçim #zaman #insan