3. Kısım - İnsanoğlunun Birleşmesi - Paranın Kokusu - 10. Yazı

Paranın hayatımızdaki yerini anlatan bir bölüme başlıyoruz. İnsanların paraya nasıl bir değer biçtiğini anlatıyor ilk sayfalarda. Söz konusu para olduğunda düşmanlıkların nasıl ortadan kalkabildiğini aktarıyor. Din, millet, ülke farketmeksizin tüm toplumlar para (altın) söz konusu olduğunda üstünde ne yazdığına bakmadan kullanabiliyorlar. Hristiyanlar üstünde Allah'tan başka ilah yoktur , Muhammet Allah'ın elçisidir yazan paraları yada Müslümanlar üstünde bakire Meryem ve İsa basılı olan paraları kullanmaktan çekinmiyorlar. Paranın çok birleştirici bir güce sahip olduğunu bu örneklerden görüyoruz.


Bunun Fiyatı Nedir?


Sayfa 179-180: “Avcı toplayıcıların parası yoktu. Tüm grup birlikte avlanır, toplayıcılık yapar ve etten ilaca, ayakkabıdan büyücülüğe gerek duyduğu her şeyi sı­fırdan kendileri yapardı. Farklı grup üyeleri bazı konularda uzmanlaş­mış olabilirlerdi, ama iyilik ve zorunluluklara dayalı bir ekonomik sistemle ürettikleri mal ve hizmetleri paylaşırlardı. Bedavaya verilmiş bir parça et, bir karşılığı olacağı beklentisiyle el değiştirirdi, bedava tıbbi yardım gibi. Grup ekonomik olarak bağımsızdı, sadece kendi bölgelerinde olmayıp nadir bulunan bazı şeyler (deniz kabukları, kökboyası, obsidiyen, vb.) yabancılardan alınmak durumundaydı. Bu da genelde takasla hallediliyordu: “Size güzel deniz kabukları vereceğiz, bunun karşılı­ğında siz de bize kaliteli çakmaktaşı verin.”


Tarım Devrimi’nin başlamasıyla bu durumda pek bir değişiklik olmadı. Çoğu insan küçük ve samimi topluluklarda yaşamaya devam etti. Tıpkı bir avcı toplayıcı grubu gibi her köyde kendi kendine yeten bir ekonomik birimdi; karşılıklı iyilik ve zorunluluklarla ve yabancılarla yapılan takaslarla idare ediliyordu. Köylülerden biri yetenekli bir ayakkabı imalatçısıyken, diğeri yara sağaltmayı biliyordu; köylüler de ayakkabı veya tedavi gerektiğinde kime gideceklerini biliyorlardı. Yine de köyler küçük, ekonomiler sınırlıydı, bu yüzden de tam zamanlı ayakkabıcı­lar veya hekimler yoktu.


Şehirlerin ve krallıkların yükselişi ulaşım altyapısındaki gelişmelerle birleşince, uzmanlaşma için yeni fırsatlar doğdu.


­Sadece kişiler değil zamanla köyler de bazı konularda uzmanlaşmaya başlıyor. Bölgesinde üzüm yetişen şarap konusunda, zeytin yetişen zeytin yağı konusunda vb. Takasla bir şeyleri alıp vermek gittikçe güçleşiyor çünkü ne kadar zeytinyağının karşılığı ne kadar şaraptır bunu belirlemek gerekiyor.


Sayfa 180: “Buna karşılık uzmanlaşma ortaya başka bir sorun çıkarmıştır. Uzmanlar arasındaki takas nasıl yönetilecektir?


İyilik ve zorunluluklara dayalı bir ekonomi, çok sayıda yabancının iş­ birliği yapmaya çalıştığı bir ortamda yürüyemez. Bir kardeşe veya kom­şuya bedava yardım etmek ayrı şeydir, iyiliğinizin karşılığını asla veremeyecek yabancılarla ilgilenmek ayrı. Takas iyi bir yöntemdir ancak sadece sınırlı sayıda ürün söz konusu olduğunda etkilidir ve karmaşık bir ekonominin temelini oluşturamaz.”


Bir kişi elma üretirken bir başkası ayakkabı üretiyor. Elma üretici ayakkabı almak için ayakkabı üreticisine gittiğinde kaç elma karşılığında ayakkabı alacak bir dert, ayrıca ya ayakkabı satıcısı elma sevmiyorsa ne olacak.


Sayfa 181: “Takas ekonomisinde her gün ayakkabıcı ve çiftçi onlarca farklı ürünün birbirlerine göre fiyatını yeniden öğrenmek zorundadır. Eğer pazarda yüz farklı ürünün ticareti yapılıyorsa, alıcılar ve satıcılar toplamda 4.950 farklı değişim oranını bilmek durumundalar. Eğer bin adet ürün piyasadaysa bu sefer 499.500 farklı değişim oranıyla baş etmeliler! Bunun içinden nasıl çıkılır?”


Bu tür göze sokan verileri çok seviyorum. Bu tür verileri gördüğümüzde aslında ne kadar karmaşık bir düzen yarattığımızı da görmüş oluyoruz. Daha önce de 36. sayfada 50 kişilik bir grupta 1250 çeşit birebir ilişki olduğu bilgisini görmüştük. Kitabın farklı yerlerinde buna benzer verilerle karşılaşıyoruz. Bu bize nerede çokluk orada bokluk lafının doğruluğunu kanıtlamalı. Şunu artık çok net biliyorum ki bizler aslında kalabalık gruplar halinde yaşamak için evrimimizi tamamlayamadık. Bütün bunlar bizlere çok fazla geliyor.


Harari sonraki paragrafta Sovyetler Birliğine bu konu bağlamında farklı bir bakış sunuyor.


Sayfa 181-182: “Bazı toplumlar bu durumu merkezi bir takas sistemi geliştirerek çözdüler. Bu sistemde çiftçilerin ve zanaatkarların ürünleri toplanarak ürünler ihtiyacı olanlara dağıtılırdı. Bu tür bir deneyin en büyük ölçeklisi ve en ünlüsü Sovyetler Birliği’nde denendi ve fiyaskoyla sonuçlandı. “Herkes yeteneğine göre çalışacak ve ihtiyacına göre ürün alacak” fikri pratikte “herkes olabildiğince az çalışacak ve eline geçirebildiği kadar fazlasını alacak” fikrine dönüşmüştü. Daha orta ölçekli ve başarılı denemeler de gerçekleşmişti ve bunların en ünlülerinden biri de İnka İmparatorluğu’ndaydı. Yine de çoğu toplum, çok sayıda uzmanı birbirine bağlamanın daha kolay bir yolunu buldu: parayı icat ettiler.


Komünizmle ilgili kafa yorduğunda bu işin ancak kommün hayatı ile mümkün olduğunu anlıyorsun yani çok küçük bir grupla bu işi becerebilirsin. Belki 100 en fazla 150 kişi ile. Kendi kendine yetebilen bir toplum oluşturmanın yolu az sayıda insanla mümkün. Ülke, şehir hatta kasaba ölçeğinde bile bir arada üretim yapıp, eşit şekilde paylaşarak bir arada yaşamak mümkün değil. İnsan olarak tanımadığımız kişilere güvenemiyoruz. Güvensek bile aramızdan birisi bizim amacımızın dışında bir amaca sahip olduğunda onu kontrol edemiyoruz. Eşit paylaşım, kimsenin kimseden üstün olmadığı bir hayat ideal gibi gözükse de gerçekten de öyle mi? Bireyselliğin ortadan kalkmasına gerçekten razı olabilir misin?


Komünizmin insanın evrimine uygun olmadığını düşünüyorum. Gençlik yıllarımda bunun ulaşılabilecek bir ütopya olduğunu düşünürdüm ama uzun zamandır bu fikrimden vazgeçtim. İnsanların eşit doğmadığını, eşit yeteneklerle daha da önemlisi eşit potansiyelle dünyaya gelmediğini düşünüyorum. Bu sebeple herkesin eşit yaşadığı bir hayat ancak zorlama ile mümkün olabilir. Devletlerin varlık amaçlarının doğuştan dezavantajlı olarak dünyaya gelenlerin haklarının korunması olduğunu düşünüyorum. Önümüzdeki gerçekle yüzleşmeliyiz. Birileri birilerinden daha üstün yeteneklerle dünyaya geliyor. birileri daha zeki, daha dirençli, dayanıklı vs. Bu insanlar ilerlememizi, gelişmemizi, gerçekleri bulmamızı sağlıyorlar. Çan eğrisinin %10 luk bir kısmı diyelim bunlara. %30-40 lık bir kesimde bu daha yetenekli, potansiyeli fazla insanlara yardımcı oluyorlar. Ama daha büyük çoğunluk olan en az %50 lik grup ise sadece yaşamı seyrediyorlar. Otomatik pilotta yaşıyorlar. Ezbere yaşıyorlar. Bu gerçeği önümüze koyarak hayatımızı yönlendirmeliyiz.


Komunizm bu gerçeği görmezden geliyor. Liberalizm (kapitalizm) ise tam tersini yapıyor ve çoğunluk olan bu potansiyeli ve yeteneği düşük kesimi köle gibi kullanıyor. Doğuştan yetenekli, zeki, akıllı, olan daha azınlıkta bir grup ve daha acımasız gerçek olan ailesinden aldığı sermaye ile aslında yetenekli, zeki, akıllı olmadığı halde tamamen şansına bu servetin içine doğmuş olan çoğunluk şu anda dünyayı yönetiyor. İdeal devlet durumun bu şekilde olmasını bir olgu olarak ele alıp pozisyonunu buna göre ayarlamalı. Yani sırf birileri şansına çoklu sermaye ile dünyada diye dezavantajlı olanları sömürememeli.


Sosyal demokrasiye bu yüzden inanıyorum. Devletin kompanze etme kabiliyetini kullanması gerektiğini düşündüğüm için. Eğer ipleri insanlara, şirketlere, doğuştan şanslı olan sermaye (ekonomik, kültürel, sosyal, beşeri) sahiplerine bırakırsan onlar doğal olarak bu durumlarını devam ettirmek yönünde inisiyatif alacaklar. Devletlerin bu ayrıcalıklı durumu en aza indirmek yönünde devreye girmesi gerekiyor.


Çok dağıldım. Kitaba dönüyorum. Paranın icat edilmesinin sebebini görmüştük. Para icat edildikten sonra ne oldu ona bakalım.

Deniz Kabuğu ve Sigara


Sayfa 182:Para pek çok yerde ve farklı zamanlarda icat edildi. Paranın icadı teknolojik bir dönüm noktası değil, zihinsel bir devrimdi. Bu devrim, sadece insanların ortak hayal gücünde yaşayan yeni bir gerçekliğin yaratılmasında gizliydi.


Para, madeni metaller veya banknotlar demek değildir; mal ve hizmet takasını gerçekleştirmek amacıyla diğer ürünlerin değerini sistemli olarak belirleyebilmek için insanların kullanmaya razı oldukları şeydir. …… Madeni para basımı icat edilmeden çok önceleri de mevcut olan para, çeşitli kültürlerde farklı eşyalar kullanı­larak gelişti: deniz kabuğu, hayvan derisi, tuz, tohum, boncuk, kumaş ve taahhütname.”


Sayfa 183: Herkes her an para ister çünkü geri kalan herkes de her an para istemektedir, dolayısıyla parayı istediğiniz veya ihtiyacınız olan her şeyi edinmek için kullanabilirsiniz.


…… Seksin kurtuluşa dönmesi bile mümkündür. 15. yüzyıldaki hayat kadınlarının erkeklerle para için yatıp, kazandıkları parayı da Katolik Kilisesi’nden endüljans satın alırken yaptıkları gibi.”


Bizim ülkemizde de “eğer şu siyasal partiye oy verirseniz cennete gidersiniz” diyorlar. Bizde de parayla değil oyunla satın alıyorsun cennetten tapuyu. Neyse ki bu safsataya inanarak oy verenlerin oranı %20’yi geçmiyor (...dur umarım).


Sayfa 184: “Birikimi kullanabilmek için depolamak yetmez, çoğunlukla bir yerden bir yere de taşıyabilmek gerekir.

….

Para birikimleri kolay ve ucuz biçimde dönüştürebildiği, depolayabildiği ve taşıyabildiği için dinamik piyasaların ve karmaşık ticari ağların oluşumuna hayati derecede katkı yapmıştır. Para olmadan ticari ağ­lar ve piyasalar büyüklük, karmaşıklık ve dinamizm bakımından çok sı­nırlı kalırlardı.


Para Nasıl Çalışır?


Sayfa 184-185: “Deniz kabukları ve dolarların sadece hayal gücümüzde belli bir değeri vardır. Paranın değeri kabukların veya kağıdın kimyasal yapısında, renginde ya da şeklinde değildir. Başka bir deyişle, para bir eşya değildir, psikolojik bir kurgudur ve fiziksel olanı zihinsel olana çevirerek çalışır.


….. Güven tüm para türlerinin hammaddesidir. ….. para karşılıklı güven sistemidir, ama sıradan bir güven sistemi de­ğil: Para şu ana kadar yaratılmış en evrensel ve en etkili karşılıklı güven sistemidir.


Bu güveni yaratansa çok karmaşık ve uzun vadeli bir politik, toplumsal, ekonomik ilişkiler ağıdır. Neden deniz kabuğuna, altın paraya veya dolar banknotuna inanıyorum? Çünkü komşularım da bunlara inanı­yor. Komşularım da ben inandığım için bunlara inanıyor ve biz bunlara inanıyoruz çünkü kralımız da bunlara inanıyor ve vergi olarak bunlardan istiyor, ayrıca rahiplerimiz de buna inanıyor ve kilise vergisi olarak onlar da bunlardan istiyor. ……. Güvenin kritik rolü, neden finansal sistemlerimizin politik, toplumsal ve ideolojik sistemlerimize bu kadar bağlı olduğunu, finansal krizlerin genellikle politik gelişmeler sonucu tetiklendiğini ve borsanın bir günde nasıl hisse alıp satanların ruh hâllerine bağ­lı olarak inip çıkabildiğini açıklar.”


Bu durumu ülkemizde son 5-6 yıldır birebir yaşıyoruz. Güven vermeyen bir hükümet ve sebebi anlaşılamayan, akılcı olmayan kararlar yüzünden bir bataklığa çekilmiş durumdayız. Küçük bir grup kısa yoldan para kazanmanın yolunu bulmuş durumdalar. Hukuk tamamen kıskaç altına alınmış durumda. Saçma sapan bir düzen kuruldu ve birileri bu düzenden onlarca nesilleri boyunca çalışmadan yaşayabilecekleri servetleri ediniyorlar. Az önceki alıntıda belirttiğim gibi bir grup vatandaş da büyülenmiş şekilde iktidardakiler ne derse sorgusuz kabul ediyorlar. Yurt içinde bir grup sorgusuz güven duyarken dünya piyasaları ve ülkenin bir diğer grup insanı da güven duymuyorlar.


Harari, MÖ 3000 de ilk paranın (gümüş şekel) Mezopotamya’da çıktığını söylüyor. Bu para 8,33 gr’lık gümüş içeriyor. Daha önce para olarak kullanılan arpanın kendisini yenilip içilebilir bir şey olması ama gümüşün direkt tüketilen bir şey olmamasını anlatıyor Harari.


Sayfa 187-188: “Metallerden yapılmış ağırlıklar zamanla madeni paraların doğması­nı sağladı. Tarihteki ilk madeni para MÖ 640 yılında Lidya Kralı Alyattes tarafından Anadolu’nun batısında basıldı. Bu madeni paraların altın veya gümüş cinsinden standart bir ağırlığı vardı ve tanımlanabilmeleri için de işaretler basılıydı. Bu işaret iki şeyi gösterirdi: İçerdiği değerli metalin miktarını ve parayı basıp içeriğini garanti eden otoriteyi. Gü­nümüzde kullanılan neredeyse tüm madeni paralar Lidya paralarının soyundan gelir.

…….

İşaretin biçimi ve büyüklüğü tarih boyunca çok değişti, ama mesaj

aynıydı: “Ben, şuranın veya buranın kralı, size kendi sözümü veririm ki, bu metal yuvarlak tam olarak beş gram altın içermektedir. …… Sahte para basmak sadece hile yapmak değil, bir egemenli­ği çiğnemek, gücü, ayrıcalıkları ve kralın şahsiyetini tahrip etmeye cesaret etmek demektir. Bununla ilgili yasal terim “lese majeste” (majestelerini ihlal etmek) idi ve genellikle işkence ve ölümle cezalandırılırdı. İnsanlar kralın gücüne ve bütünlüğüne inandıkları müddetçe parasına da inanırlardı. Yabancılar Roma parası denarius’un değerine kolayca inanırlardı, çünkü paraya adını ve resmini basan Roma imparatorunun gücüne ve sarsılmazlığına güvenleri tamdı.


Buna karşılık, imparatorun gücü de denarius’a dayanıyordu.”


Paran kadar güçlüsün. Bu devletler için de böyle. Parana duyulan güven azsa iktidarının da değeri az demektir. İtibarın az demektir.


Altının Müjdesi


Sayfa 188: ““Denarius” tüm madeni paralar için kullanılan bir isme dönüştü ve halifeler de bunu Arapçaya çevirerek “dinar”ı bastılar. Dinar hâlâ Ürdün, Irak, Sırbistan, Makedonya, Tunus ve pek çok başka ülkenin resmi para birimidir.”


Sayfa 189:İnsanlar birbirlerinin anlamadığı dilleri konuşmaya, farklı hükümdarlara itaat etmeye ve farklı tanrılara tapmaya devam ettiler; ancak hepsi altına, gümüşe ve altın-gümüş paralara inanıyorlardı. Bu ortak inanç olmadan küresel ticaret ağlarının ortaya çıkması imkansız olurdu.”


Tek vatan, tek bayrak, tek millet söylemi çok da doğru değil yani. Aslında doğrusu “tek para”.


Sayfa 189: Ticaret iki noktayı birleştirdiğinde, arz ve talep taşınabilir malların fiyatını eşitler.


Harari bir malın değerinin nasıl ortaya çıktığını güzel bir örnekle anlatıyor. Altın bir yerde değersiz bir yerde değerliyse bir süre nasıl değersiz olan yerde de değerli hale geldiğini anlatıyor.


Sayfa 190: “ Dini inançlar konusunda anlaşamayan Hıristiyanlar ve Müslümanlar paraya inançta anlaşıyordu, çünkü din bir şeye inanmamızı isterken, para başkalarının da bir şeye inandığına inanmamızı ister.


….. Para insanlar tarafından yaratılmış ve neredeyse tüm kültürel farkları aşabilen tek güven sistemidir, ayrıca din, cinsiyet, ırk, yaş ve cinsel yönelim üzerinden ayrımcılık da yapmaz. Para sayesinde birbirini hiç tanımayan ve güvenmeyen insanlar etkin işbirlikleri yapabilirler.”


Demek ki paraya gösterdiğimiz saygının temellerini keşfedip de bunu her şeye yayarsak çok barışçıl bir dünyaya kavuşabiliriz. “Para başkalarının da bir şeye inandığına inanmamızı ister.” Başkaları da ırkçılığa inanmıyorum yani insanların ırksal anlamda birbirinden üstün olmadığına inanıyorum o zaman sen de benim inandığım gibi ırklar arasında ayrım olmadığına inandığına inanmak istiyorum. Cinsiyetler arasında fark olmadığına inandığına inanmak istiyorum. Sen de benim gibi cinsiyetler yada ırklar arasında bir üstünlük ilişkisi olmadığına inandığıma inanıyorsan sorun yok.


Birisinin inandığına inanmak nasıl olur? Karşılıklı güven ile. Eğer evrimsel olarak değişimimiz bu doğrultuda olursa ulaşacağımız yer nasıl para birleştirici bir güç ise diğer ayrıştırıcı konular da bizi birleştirebilir. Ben ve sen aynı konu üstünde mutabık kalmalıyız. Ben senin, sen de benim inandığıma inanmamız gerek. İnanışmak diye bir fiil yok ama bu kavramı ortaya atabiliriz. Bizi huzura inanışmak ulaştıracak.


Paranın Ederi


Sayfa 190: “Para iki evrensel ilke üzerine kuruludur:


a. Evrensel dönüşebilme: Para bir simyacı gibi toprağı sadakate, adaleti sağlığa, şiddeti bilgiye çevirebilir.

b. Evrensel güven: Herhangi iki insan, paranın aracılığı sayesinde herhangi bir konuda işbirliği yapabilir.


Bu ilkeler tarih boyunca milyonlarca yabancının ticarette ve sanayide etkin işbirliği yapabilmesini sağladı. Bununla birlikte, bu görünürde zararsız ilkelerin, bir de karanlık yüzü var. Her şey dönüşebilir ve güven standart madeni paralara ve deniz kabuklarına bağlı olduğunda, yerel gelenekler, samimi ilişkiler ve insan değerleri erozyona uğrayarak, bunların yerine arz ve talebin soğuk gerçekliği geçmeye başlıyor.


İnsan toplulukları ve aileler en baştan beri onur, sadakat, ahlak ve sevgi gibi “paha biçilemez” inançlar üzerine kurulmuştur. Bu şeyler piyasa alanının dışındadır ve parayla alınıp satılamamalıdır.”




Bu konu ile ilgili olarak Erich Fromm'un Kendini Savunan İnsan (Man For Himself) kitabında çok üstünde durulmuştu. Yazdığım değerlendirme yazılarında çok fazla fikrimi beyan ettim. Günümüzde değerli olan şeylerin maddi şeyler olması, insanın kendisini tanıması ve kendisini geliştirmesi gibi konuların geride tutulması çok büyük bir problem. Başarıya ulaşmak için piyasanın talep ettiği özelliklerle donanmaya çalışmak bizi asıl değerli olan şeylerden uzaklaştırıyor.


Özellikle ülkemizde son yıllarda gözlemlediğim şey onur, ahlak gibi konular kesinlikle mevzuu değil. Yeter ki para kazansınlar, yeter ki kendilerinden gördükleri kişiler zengin olsunlar bu zenginliğe nasıl ulaştıkları kesinlikle önemli değil. Uyuşturucu mu kaçırmışlar, devletin malını mı iç etmişler, silah kaçakçılığı mı yapmışlar, birilerinin, bir grup insanın ölmesine mi sebep olmuşlar en ufak umurlarında değil. Yeter ki hak ettiklerini düşündükleri paraya ve zenginliğe ulaşsınlar. Para en önemli değer olduğunda geri kalan her şey göz ardı edilebilir hale geliyor. Bu para onlara iktidar, güç, saygınlık kazandırıyor ya gerisi önemli değil.


Sayfa 191: Para toplulukların, dinlerin ve devletlerin duvarlarını yıktıkça, dünyanın kocaman ve ruhsuz bir pazara dönüşme tehlikesi artmaktadır.


Bu yüzden insanlığın ekonomik tarihi narin bir danstır. İnsanlar yabancılarla işbirliği yapmak için paraya güvenirler, ama bir yandan da bunun insani değerleri ve yakın ilişkileri erozyona uğratacağından ürkerler.


…. Günümüzde piyasanın her zaman galip geleceğine ve krallar, rahipler ve toplumlar tarafından inşa edilen duvarların paranın akışına çok uzun süre dayanamayacağına ilişkin yaygın bir kanı var. Bu çok naif bir bakış. Acımasız savaşçılar, aşırı dinci fanatikler ve endişeli vatandaşlar defalarca kez bu para peşinde koşan tüccarları cezalandırmış, hatta ekonomiyi baştan yapılandırmıştır. Dolayısıyla insanlığın bir araya gelişini sadece ekonomik bir süreç olarak ele almak imkansızdır. Zaman içinde binlerce farklı kültürün birleşerek bugünkü küresel köyü nasıl meydana getirdiğini anlamak için altın ve gümüşün rolünü anlamalıyız, ama çeliğin de en az o kadar önemli olan rolünü göz ardı edemeyiz.”


Para konusu da bitti. İnsanın serüveninde ne kadar önemli bir yer tuttuğunu yadsıyamayız. Para bizim kendimizi tanımlarken kullanacağımız bir değer haline niye geldi? Neden parası çok olanlar sanki daha daha üstünmüş gibi bir algımız var? Nasıl oluyor da kendi yarattığımız bir şeyin bu kadar kölesi oluyoruz. Para bulunmadan önceki alışveriş yöntemini hatırlayalım. Takas yapıyorduk değil mi? Takas yapacağın bir değere sahip olmalısın. Bu ürettiğin bir mal olur yada sahip olduğun bilgi. Asıl değerli olan aslında bu. Biz üretmeden yaşayan canlılar olduk. İnsanların çok az bir kısmı üretebildiğinin, üretme yeteneğine sahip olduğunun farkında. Kimsenin yapamadığını yapabilmek eskiden kolaydı. Az insan vardı ve bu az insan arasından sıyrılmak daha kolaydı. Şimdi ise o kadar çoğuz ki. Bu kadar insan arasından değerli bir şeyler üreterek sıyrılmak artık çok güç.


İnsan olarak, birey olarak bir şeyler yaşıyoruz, bir şeylerin içindeyiz ama ne yaşadığımızı tam olarak algılamakta ve anlamlandırmakta çok zorlanıyoruz ve çoğumuz bunu beceremiyor da.


Bir zamanlar deniz kabukları para olarak kullanılıyordu
Bir zamanlar deniz kabukları para olarak kullanılıyordu